İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan Ssgss Tasarısına Karşı Uyarıyor: Çanlar Hepimiz İçin Çalıyor

 

» Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısının tekrar Meclis gündemine girmesi tartışma yarattı. Başkanı olduğunuz İstanbul Tabip Odası yıllardır bu tasarının yasalaşmasını engellemek için mücadele ediyor. Tasarının, yasalaşması halinde hayatlarımızdan neler eksilteceğini sizden dinleyebilir miyiz?

Yasa ismine ters düşecek bir şekilde ülkenin bir sosyal devlet olma özelliğine ciddi darbeler indirmekte ve işin ilginç tarafı IMF ve Dünya Bankası tarafından bize dikte ettirilen bu yasanın gelişi çok eskiye dayanıyor. 1982 Anayasası’nda “GSS kurulabilir” maddesi mevcut. Bir anayasada böyle bir ayrıntının bulunması çok ilginç tabii. Diğer yandan, hazır modellerin değişik ülkelerde uygulanmasının da büyük sorunlar yaratacağını düşünüyorum. Yasanın Sosyal Sigortalar kısmına çok girmek istemiyorum ama özetle emekli olmayı neredeyse olanaksız hale getiren bu yasada bir sağlıkçı olarak beni en çok rahatsız eden noktalardan biri annelerin emzirme tazminatına getirdiği kısıtlama. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığımız başta olmak üzere tüm sağlık kuruluşları annelerin bebeklerini en az altı ay emzirmelerini tavsiye ederken yasa bir aylık emzirmeyi yeterli saymakta. Söz konusu tasarı, bireylerin ödediği primlerin bir havuzda toplanması ve bu paranın da Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından özel ve kamu sektöründen sağlık hizmetini satın alması prensibine bağlı bir modele dayandırılıyor. İşin tercümesi ise şu; devlet sağlık hizmetlerinden tamamen çekilecek ve sağlık hizmetlerine sadece primlerini ödeyebilenler erişecek. TTB olarak yıllardır bu sistemin Türkiye’ye uygun olmadığını anlatmaya çalışıyoruz zira dediğim gibi bu sistem prim toplama üzerine kurulmuş bir sistem. Yani prim toplanamazsa sistem yürümez. Ülkede ekonominin ve çalışanların yaklaşık yarısının kayıt dışı olduğu düşünülürse bu kesimin prim yatırmayacağı ve sağlık hizmetine ulaşamayacağı ortaya çıkar. Ayrıca diğer ülkelerdeki deneyimler göstermiştir ki tarım kesiminin büyük olduğu toplumlarda da prim toplamak sorunludur. Bu konuda Bağ-Kur açık bir örnek. Bağ-Kur da zorunlu bir sigortaydı ama prim toplama oranı sadece yüzde 15’lerde kaldı. Özetle prim toplama meselesi ülkemizde çok zor; prim olmayınca havuzun da olmayacağı, dolayısıyla sağlık hizmetinin bu yolla verilemeyeceği açık. Zaten yasa “Biz sizin sağlık hizmetinizi karşılarız” da demiyor. Yasada temel teminat paketi olarak anılan bir kavram mevcut. Bu paket henüz açık değil ama her yıl bu pakete nelerin dahil olacağı belirlenecek. Kısaca havuzda ne kadar para varsa ve bu para neye yetiyorsa temel teminat paketi sadece bunları kapsayacak. Yani teminat paketi dışında kalan sağlık hizmetlerini cebimizden ödeyerek almak zorunda kalacağız. Bu nedenle gücü yetenler GSS’ye ek olarak bir de özel tamamlayıcı sigorta almak zorunda kalacaklar. Gücü yetmeyenlerse bu yasayı çıkartmaya çalışanların umurunda değil zaten. Bu son cümleyi de ben söylemiyorum yasa söylüyor, “Fakirlerin primini devlet karşılar” deniyor. Ardından gelen fakirlik tanımıysa kabul edilemez boyutta. Yasaya göre aylık geliriniz asgari ücretin üçte birinden fazlaysa fakir sayılmıyorsunuz. Yani aylık geliriniz 140 YTL’nin üzerindeyse prim ödemek zorundasınız ve ayda 70 YTL prim ödemeniz bekleniyor. Ayrıca demin belirttiğim gibi prim ödemek de sağlık hizmetini almaya yetmiyor. Temel teminat paketine ulaşmak için bir de katkı payı ödenecek ve bu katkı payının miktarı her yıl belirlenecek. Bu da yetmeyecek ayrıca hastanelere fark ücreti ödemek de gerekecek. Kısacası hükümet bu yasa tasarısıyla açık açık şunu söylüyor: Devletin elini çektiği bir sağlık alanında, herkes kendi başının çaresine bakacak, sağlık hizmetini sadece parası olanlar alabilecek.

» Sağlık alanında yapılmaya çalışılan düzenlemelerin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası’yla sınırlı olmadığını biliyoruz. Geçtiğimiz yasama döneminden bu yana adımları atılmaya çalışılan kimi başka tasarılar da söz konusu: Kamu Hastane Birlikleri, Tam Gün, Sosyal Güvenlik yasa tasarıları ilk elden akla gelenler. Hükümetin gündeme getirdiği bütün bu tasarılara baktığınızda vatandaşı nasıl bir gelecek bekliyor sizce?

Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısı sağlıkta dönüşüm projesinin ana fikri gibi gözüküyor. Özetle anlatırsam, bu tasarıyla Sağlık Bakanlığı hastaneleri birer işletme haline çevirmenin ve ardından da özel sektöre devretmenin planlarını ortaya koyuyor. Zaten bu yasa ilk kez taslak olarak ortaya atıldığında adı “Kamu Hastanelerini İşletmeleştirme” yasa tasarısıydı, ancak isim çok tepki çekince adı değiştirildi. Tabii içeriği aynı kaldı. Bu yasaya göre hastanelerin yönetimi bir kurula devrediliyor ve bu kurulda hekimler yok. İşletmeciler, yöneticiler, hukukçular var. Bu kurullarda Ticaret Odası temsilcileri dahi var ama Tabip Odaları ve hekimler yok. Bu kurul yönettiği hastane veya hastaneleri kapatmaya, devretmeye ve satmaya yetkili. Yani her şeyi yapabilir. Adı da işletme olunca kâr etmek zorunda zira işletmeden anladığımız bu. Bu birliklerde çalışan hekim ve diğer sağlık elemanlarının ücretleri de kazanılan paradan ödenmek durumunda. Bu sayede devlet bütçesinden hekim maaşları da çıkarılmış oluyor. Hekimlere yarın bu işletmeler kâr etmediğinde “Para yok” diyecekler. Sağlık hizmetlerinin böylesine piyasalaştırılmasının sakıncaları ortada. Böyle bir baskı altında sağlık çalışanlarının kaliteli bir sağlık hizmeti vermesi çok zor. Zira sürekli olarak masrafların kısılması, tetkik istenmemesi gibi baskılar gelecektir. Ayrıca kâr edemeyen hastaneler çok zor durumda kalacak. Gelecekte şöyle haberler duyarsak şaşırmayalım: “Kâr edemeyen Yozgat Devlet Hastanesi kapatıldı” veya “Gaziantep Devlet Hastanesi şu özel hastane grubu tarafından işletilecek.” Hekimler de bu işletmelerde sözleşmeli, iş güvencesinden yoksun çalışan, herhangi bir pazarlık gücü olmayan işletme çalışanlarına dönüştürülecekler. Hatta yasada insan haklarına uymayan şöyle bir madde de var. Diyor ki yasa, eğer işin gereği olarak mesai saati bitiminde veya tatil günlerinde çalışmak gerekiyorsa sağlık personeli çalışmaya devam eder ve bunun için de ek bir ücret ödenmez. Kısaca, insaf demek gerekiyor.

» Peki sağlık alanında böylesine ciddi bir erozyon söz konusuyken AKP’nin son seçim başarısının önemli bir ayağı olarak sağlık alanında atılan adımları göstermesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce halk atılan bu adımların yıkıcı sonuçlarıyla henüz yüzleşmedi mi?

Bence henüz yüzleşmedi. Tabip odaları olarak bugün karşılaştığımız sorunları, yaratacağı sonuçları ve toplumu bekleyen geleceği anlatmaya çalıştık ama başarılı olduğumuz söylenemez. Bunda elbette bizim yeterli çabayı gösterememiş olmamız söz konusu olabilir ama ülkemiz vatandaşlarının günü yaşamayı sevdiklerini ve gelecek için uzun vadeli planlar yapmaktan hoşlanmadıklarını biliyoruz. Tabii bir de tepkisizlik durumu var. Bu ülkede anayasa değiştirilmeye çalışılıyor ama belli kesimlerden gelen, cılız tepkiler dışında bir kıpırdanma yok.

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısı bu ülkede çalışan herkesi ilgilendiriyor ama başta sendikalar olmak üzere yeterli tepki oluşturulamıyor. Bir diğer toplumsal problemimiz de bu tepkilerin bir etkisinin olup olmayacağı kuşkusu. Bu duygulardan arınıp tepkilerimizi ve isteklerimizi toplum olarak göstermeliyiz. Gün gelip de acı gerçekler ortaya çıktığında feryat etmenin faydası olmayacak. Feryatların ortaya çıkması da çok uzakta değil bence. Bakın yeni Sağlık Uygulama Tebliği tüm ilaçların ve tıbbi-cerrahi tüm malzemelerin hastaneler tarafından karşılanmasını şart koşuyor ki bu mümkün değil. Bu nedenle de İstanbul’da birçok hastanede pahalı protezlerin kullanıldığı ortopedi ve beyin cerrahisi ameliyatları yapılamıyor. Sorun artarak büyüyecektir. Problem çok net, çok açık. Şu anda sağlık hizmetinin tek alıcısı SGK. Hem kamu hastaneleri ve hem de özel hastaneler bu paraya gözünü dikmiş durumda. Ancak bu para süratle artan ve geçen yıl 30 milyar dolar olan sağlık harcamalarımızın ancak yarısını karşılayabilir durumda. Özetle diğer yarısı verebilen hastaların cebinden çıkacak, veremeyenlerse olanla yetinmek durumunda kalacak. Biz hekimleri de aynı şekilde, iç açıcı olmayan bir gelecek bekliyor. İş güvencesi ortadan kalkıyor, sendikal haklar, toplusözleşme gibi haklar olmadığı gibi ithal doktorla, tıp fakültelerinin sayısını ve kontenjanlarını artırma yoluyla hekim enflasyonu yaratıp, hekim ücretlerini düşürme ve personel giderlerini azaltma çabası var. Bu çabanın içinde olanlar sağlık hizmetinde kaliteyi ise akıllarına dahi getirmiyorlar. Bakın, veto edilen anestezi teknisyenlerine anestezi verme yetkisi işi ucuza çıkarma çabalarına sadece bir örnek.

» GSS tasarısına karşı geliştirilen muhalefet hareketinde Türk Tabipleri Birliği’nin ve İstanbul ayağında da başkanı olduğunuz İstanbul Tabip Odası’nın toparlayıcı ve belirleyici olduğunu görüyoruz.

Evet, öyle gerçekten. TTB ve İstanbul Tabip Odası’nın diğer sağlık meslek odaları ve TMMOB, DİSK, KESK gibi kuruluşlarla çok verimli ve etkili bir işbirliği var ve gerçekten de toplumsal muhalefeti bu birliktelik sürdürüyor. TTB birçok konuda belirleyici ve toparlayıcı zira hem oldukça homojen bir yapıya sahip, hem de yıllardır başarıyla, hiç ayrılmadığı bir çizgisi mevcut. Bu da TTB’ye haklı bir saygınlık kazandırıyor. Ancak yine aynı sebeplerle iktidarın tepkisini çekiyoruz. Her seçimde İstanbul Tabip Odası’nı ve TTB’yi iktidarın uzantısı haline getirme çabalarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Geçen seçimlerde de yaşadık bu durumu. 2008 Nisan’ında yapılacak seçimlerde de benzer bir durumla karşılaşacağımızı düşünüyorum. Ancak hekimlerin meslek örgütlerini, iktidar tarafından “iktidarın basit bir uzantısı” haline getirme çabalarına asla izin vermeyeceğine inanıyorum.

» Geçtiğimiz günlerde acı bir olay yaşandı. Okmeydanı Hastanesi hekimlerinden Doç. Dr. Necati Yenice silahlı saldırıya uğradı. Olayın ardından odanızca yapılan açıklamalarda hekimlere yönelik şiddette çok ciddi bir artış olduğu belirtildi. Bu artışı neye bağlıyorsunuz?

Aksayan sağlık hizmetinin tek sorumlusu olarak hekimler gösterildiği sürece bu saldırıların süreceğinden endişeliyim. Son ilaç tebliğiyle yaratılan ortam buna bir örnek. Bu son tebliğ sonrası hastalar hekimlerle karşı karşıya geldi, zira Sağlık Bakanlığı her türlü malzemenin hastaneler tarafından karşılanacağını söylüyor, bunun olamayacağını söylemek de gene hekimlere düşüyor. Sağlıkta dönüşüm projesi ve yöneticilerin bu tutumu hekim-hasta arasında olması gereken karşılıklı güven, sevgi ve saygıyı maalesef neredeyse yok etti. Sağlığı sadece parayla alınıp satılan bir meta haline getiren zihniyet görmeye alışageldiğimiz hasta-hekim ilişkisini çok zarara uğrattı. Aksayan sağlık hizmetine kızan hırsını hekimden almakta bir sakınca görmüyor. Maalesef basına yansıyanlar işin sadece görünen kısmı. Odamıza yansıyan hekime karşı şiddet olaylarının sayısında kaygı verici bir artış var.

(10 Ocak 2008 tarihli Birgün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.)