Pandemi neden hâlâ bitirilemiyor? Röportaj: Osman Öztürk*


  • Hekim Sözü Kasım-Aralık 2021
  • 53

Gerek dünyada gerekse Türkiye’de bütün hızıyla devam eden ve bir türlü kontrol altına alın(a)mayan COVID-19 pandemisini Toplum ve Hekim Dergisi Editörü, halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’yla konuştuk.

 

Salgın hastalıklar devri kapandı, kronik hastalıklar öne geçti, derken önce HIV sonrasında da SARS, MERS, domuz gribi, kuş gribi, şimdi de SARS-CoV-2. Neler oluyor?

70’li yılların sonuna doğru tıp literatüründe bulaşıcı hastalıkların artık sonuna geldiği söylenirken HIV’le karşılaştık ve ardından da 21. yüzyıl salgınlarla başladı demek mümkün. Niye bu kadar yoğunlaştı, ne oluyor dediğimizde, sanıyorum 1980’lerle birlikte dünyada uygulamaya giren neoliberal politikaların 21. yüzyılın başı itibarıyla, yaşamın bütün alanlarındaki eş zamanlı krizi nedeniyle oluyor. Gezegendeki hiçbir canlı kendisi olarak yaşayabilme olanağına sahip değil artık. Uygulanan ekonomik politikalar, bunun yaratmış olduğu üretim ve istihdam biçimleri, doğanın talanı ve tahribatı, çalışma yaşamına yönelik düzenlemeler, açlık ve yoksulluk, uçuruma dönüşen eşitsizlikler, sağlıkta, eğitimde reform adıyla uygulamaya soktukları, kent ve kent yaşamındaki gelişmeler. Tabii ki günümüzde iklim krizi diye adlandırdığımız aşama da bunların içinde.

Ama yaşadıklarımızı tek başına iklim krizi ile açıklamak da çok eksik olur. İklim krizi de diğer sıraladıklarımızla beraber etkili olan bir ara neden demek daha uygun, kanımca. Çünkü iklim krizine eşlik eden hem ülkeler içinde sınıflar arasında hem katmanlar arasında hem de ülkeler arasında ciddi eşitsizlikler var. Biliyorsunuz; 1980’li yıllarla birlikte kapitalist dünyada krizi aşabilmek için “Washington Konsensusu /Yapısal Uyum Politikaları” adıyla, ABD’nin hegemonyasında DB ve IMF aracılığı ile hayata geçirilen uygulamaların hedefi perifer/çevre ülkelerden merkez kapitalist ülkelere kaynak aktarılmasını sağlamaktı. Finans kapital merkez ülkelerde olacak, üretim de; hele ki gerekli olan hammaddesinin sağlanması, üretim süreçleri ve emisyonları doğaya ve insana zarar veren, yüksek enerji tüketimi gerektiren üretim alanları (örneğin, çimento ve elektrik ark ocaklı demir fabrikaları); bağımlı kapitalist, çevre ülkelerde gerçekleşecek biçimde bir düzen kuruldu. Bu düzene gönüllü olmayan ülkeler, borçları karşılığında “ikna” edildiler. Kurulan bu düzenin maskesi yirmi yıl sonra görünür olan krizlerle düşmeye başladıAçıkçası birkaç alanda çoklu kriz değişik zamanlarda görüldü; ama, günümüzde krizde olmayan bir alan saymak mümkün gözükmüyor. Kapitalizmin neoliberal politikaların uygulanmasıyla yarattığı yaşamın bütün alanlarını kapsayan bu çoklu krizini “Yaşamın Krizi” olarak adlandırmak uygun olacaktır.

O zaman bundan sonra hep salgınlarla mı yaşayacağız?

Esasında 2019 Aralık ayında tanımlanan salgına 2020'nin Mart’ında pandemi dediler, ölçeği itibariyle. COVID-19 bir RNA virüsü, çok hızlı bir şekilde mutasyona uğrayabiliyor. Bu mutasyonlar etkenin bulaşma yolunda, hastalığın semptomlarında, hastalığın seyrinde, öldürücülüğünde vb. farklılıklar oluşturacak hale geldiğinde virüsün bu hali ilkinin varyant(lar)ı olarak adlandırılıyor. Şu anda kök virüs olan SARS-CoV-2'nin varyantları egemen hale geldi. Orijinal halinin neredeyse kaybolduğunu söyleyebiliriz. Biliyorsunuz, ilk başta Delta varyantıyla tablo değişti, şimdi ardı ardına başka varyantlar geliyor. Her bir varyantı COVID-19’dan sonra, korona virüs ailesinin yeni bir üyesi olarak da numaralandırmak mümkün. Bu yaşananların etkenin biyolojik özelliklerinin ötesinde; salgınla mücadelede yapılması gerekenlerin yapılmamasından kaynaklandığını biliyoruz. Pandemi salgının dünya genelinde varlığının tanımı adı olmasına karşın, maalesef önlemler dünya genelinde alınmayıp her ülke kendi başına, kendi zenginliğiyle ve kendi olanaklarıyla salgınla mücadele yürütüyor. Ülkeler arasındaki eşitsizlikler nedeniyle, hem yaşam koşulları hem de aşıya ulaşmadaki farklılıklar salgının farklı boyutlarda da olsa devamına neden oluyor. Bu nendenle, her bir yeni enfekte kişi yeni bir varyant riskini de beraberinde getirdiği için varyantların önü alınamayacak gibi gözüküyor şu aşamada. Bu da salgının devam edeceği anlamına geliyor.

Peki bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Aşının uygulamaya girmiş olmasının üzerinden bir yıla yakın bir sürenin geçmiş olmasına karşın, bir doz aşı olabilmiş kişilerin dünya nüfusu içindeki payı, 11 Aralık 2021 itibarıyla, yalnızca %56. Yoksul ülkelerde yaşayanlardan da ancak %7.1’i bugüne kadar bir doz aşı olabilmiş. Aynı tarihde nüfusunun yüzde 85 ve üzerine tam doz aşı uygulayan yalnızca 4 ülke var bilebildiğim; Birleşik Arap Emirlikleri, Portekiz, Malta ve Şili. Nüfusunun %80 ve üzerine tam doz aşı yapabilmiş 6 ülke daha var. Bunlar da Brunei, Singapur, Çin, Küba, Kamboçya ve İspanya. Bunları aşıyla toplumsal bağışıklığı sağlamış ülkeler olarak kabul edebiliriz. Ancak, günümüzde zengin ülkelerin nüfuslarının %76,2’si tek doz aşılıyken düşük gelirlirli-yoksul ülkelerde yaşayanların ise ancak %7,1’inin aşılı olması bile ciddi bir sorun.

En son okuduğum, bildiğim kadarıyla milyonlarca doz aşıyı önceden satın alan bazı ülkelerde 250 milyon doza yakınının miadı dolmak üzere. Yani çöpe gidecek haldeyken, dünya nüfusunda hemen çoğu yoksul ülkelerde olup aşı bekleyen, dünya nüfusunun %46'lık bir bölümü var. Bu durum bile tek başına salgının kontrol altına alınamamasının, insanları hastalandırmaya ve öldürmeye devam etmesinin nedeni olarak kabul edilebilir. Yalnızca bunu dikkate almak bile kapitalizmin akıl dışılığını, insana karşıtlığını görmemize, göstermemize yeterli olacaktır sanırım. SARS-CoV-2 kapitalizmin yarattığı koşullar nendeniyle, insana ve insandan insana bulaşabilir bir hale geldi ve yine aynı nedenle “SARS-CoV-2 nasıl davranmaya devam etmek istiyorsa” öyle devam edecek görünüyor. Bunca tarihsel birikim, bilimsel bilgi ve teknolojik olanağa rağmen insanlık bunları yaşamaya mahkum edilmiş durumda. Ama bu insanlık işte sabahın karanlığında kalkıp pandemiden önceki koşullarda işe giden, sıra bekleyen, pandemiden önceki koşullardaki tezgahında -bu tezgahı hem maden ocağı hem makine hem bilgisayar olarak değerlendirebilirsiniz- çalışmak zorunda bırakılan …

Nazım Hikmet'in “büyük insanlığı”nı tarif ediyorsunuz.

Evet, büyük insanlığı tarif etmeye çalışıyorum, pandemideki durumuyla. Olanaklar onlar için değil maalesef. Yani salgın bir süredir sınıfsal bir karakter kazandı. Toplumlar bu sınıfsal karakterin, sınıf çelişkilerinin üzerine gitmediği sürece salgının seyrinin etkenin tutumuna bağlı/mahkum olduğunu söylemek istiyorum.

Tünelin ucunda ışık gözükmüyor diye anlıyorum anlattıklarınızdan.

Şunu söyleyelim; esasında COVID-19 bitti. COVID-20-21-22’nin içindeyiz. Bir tanesi bu. Bir diğeri, COVID 19'un dünyada yaşattıklarına rağmen, hala Türkiye dâhil bütün kapitalist ülkeler, toplu taşıma araçları, fabrikalar, işyerleri, çalışma ortamları, alışveriş yapılan yerler, pandemi öncesinde ne durumdaysa pandemiden sonra da aynı durumda. Hiçbir değişikliğin toplumsal alanda yapılmadığını söyleyebiliriz. Bunlar yapılabilirse, etkenin biyolojik özellikleri bilinmesi üzerinden bunlar yapılabilirse, çok büyük bir olasılıkla, şu andaki şiddeti sırf bu önlemler aracılığıyla çok büyük ölçüde azaltılabilecektir.

COVID-20-21-22 derken neyi kastediyorsunuz?

Varyantları kastediyorum. Çünkü bulaşma biçimleri, şiddeti, semptomları farklılaştı. Orijinal etken değil artık. Zaten bu nedenle de tünelin ucunu göremeyeceğiz. Etken ne zaman özellikle insandan insana bulaşma özelliğini kaybettiği bir mutasyon yaşar, o zaman bitecek gibi gözüküyor. Çünkü yapılabilecekler ısrarla yapılmıyor. İnsan hayatı bu korunma önlemlerinin maliyetine feda ediliyor. Şu anda yaşadıklarımız o nedenle akıl dışı. Tabii ki kapitalistler için ise sistemin doğasının gereği.

Editörlüğünü yaptığınız Toplum ve Hekim dergisinde beş sayıdır yayımlanan “COVID-19 Pandemisinde Sağlık Sistemleri” dosyasında farklı ülke örnekleri ele alınıyor. Sağlık sistemleri ve COVID-19 salgını ilişkisi hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?

Dosyada toplam 44 ülke örneğini dergimizde yayımlamaya  devam ediyoruz. Makalelerin içeriğini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, akut dönemde bu ülkelerin hepsinde benzer yanıtlar verildiğini gördük. Ancak daha önce SARS salgın deneyimi olan ülkelerin büyük bir çoğunluğunun diğer ülkelerden daha az etkilendiklerini, salgınla mücadele için, sağlık sistemine karşın, ek düzenlemeler geliştirebildiklerini ve bu nedenle de ilk dönemlerde diğer ülkelere göre daha az kişinin hastalandığını ve daha az sayıda insanın yaşamını kaybettiğini öğrendik. Ancak alınan tedbirler, sağlık sistemleri ve genel anlamda da kapitalizmin insana bakışı, topluma bakışı itibarıyla, bir değişiklik yaratmadığı için şu anda tümünün benzer düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. Bu, hem orta gelirli ülkeler için hem de merkez kapitalist ülkeler için de geçerli. En azından, rayına oturtulamadı günlük yaşam. Bir özelliği bu. Bir diğeri de, her ülke kendi başına, her koyun kendi bacağından asılır yaklaşımı, bütün bilimsel bilgilerin bunu yanlışlamasına rağmen, devam ediyor. Salgın dünya genelinde olmasına karşın, mücadele, daha önce de belirttiğim gibi her bir ülke için, özel/özerk yürütülüyor. Tablo maalesef böyle. Oysa etken ülke sınırları tanımıyor. Hem turistlerle hem ticaret alanıyla hızlı buluşma sürüyor maalesef.

Gene de ülkeler arasında özellikle sağlık sistemleri açısından farklar gözlenebiliyor mu?

Hepimiz biliyoruz; bütün salgınlarda olduğu gibi bu pandemide de yaygın testler uygulaması hedeflendi. Ancak yaygın testler normalde nüfusa ve bölgeye temelli örgütlenmiş bir birinci basamak sağlık sisteminin varlığıyla yapılabilir. Her bir apartmanda yaşayan kişi sayısı kadar ondan sorumlu hekim sayısı ya da sağlık birimi sayısı olmaması gerekir. Ülkelerin tümü bu açıdan da nerdeyse bir birinin aynısı olduğu için benzer sorunlar yaşandı. Salgının kontrol altına alınması ve sönümlendirilmesi için yapılması gerekenler hem eksik kaldı hem sürekliliği olmadı. Özetle şunu söylemek istiyorum; günümüzde hiçbir ülkede ufak tefek nüansların dışında bu pandemiyle mücadele edebilecek bir sağlık sistemi mevcut değil. Toplum ve Hekim için hazırlanan 44 ülke örneğini göz önüne aldığımızda, bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Yani aslında sağlık reformları sürecindeki birinci basamaktaki yıkımın sonuçlarını görebiliyoruz sanki pandemide?

Evet. Pandeminin sağlık sistemlerinin çöküşünün üzerindeki örtüyü kaldırdığını, çöküşü görünür hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Okuyucularımız nasıl ulaşabilirler bu dosyalara?

Türk Tabipleri Birliği’nin web sayfasında süreli yayınlar kısmında Toplum Hekim’e girip bütün yazılarımıza ulaşabilirler.

Buradan Türkiye'ye geçmek istiyorum. Türkiye'nin salgın politikasını nasıl değerlendirirsiniz?

Salgın sürecinde ne yapmak istiyorlarsa onu yaptılar aslında. Kendileri bilmiyorlar, bilgili değiller maalesef. Bilgili olanlarla da paylaşmıyorlar. Kahramanlık hikâyesi peşinde koştular, o kadar ölümleri bildikleri halde ve hiç sıkılmadan. Bir insanın bile ölümüne neden olmak ne kadar büyük azap vericidir, utanç vericidir. Maalesef önlenebilir bir hastalığın önlenmemesi, bu hastalığa bağlı olarak insanların ölmesini “taammüden ölüm” diye tanımlayabiliriz. Etkili olmadığı kanıtlanmış ilaçları dağıtmaya devam ediyorlar. Salgının kontrol altına alınabilmesi ve sonlandırılmasına yönelik olarak sahip olduğumuz bilimsel bilgi ve tarihsel deneyimler hayata geçirilmedi. Bu tercih edildi. Yoksa salgın yönetilemez diye bir şey söz konusu değil.

Türkiye'nin pandemideki en büyük hatası neydi sizce?

Birincisi, Sağlık Bakanlığı, perspektif olarak. Hangi sistem olursa olsun, bu Bakanlıkla, bu iktidarla bu işler yürüyemezdi. İkincisi, birinci basamak sağlık hizmetleri. Türkiye’nin en büyük zafiyeti birinci basamak. Böyle olmaz. İnsanların birinci basamak kapsamındaki sağlık hizmetlerine yaşadığı, çalıştığı, okuduğu alanda ulaşması gerekir. Çünkü insanları hastalandıran etken, onların yaşadığı alanlardadır, onların çalıştığı, eğitim aldığı alanlardadır, onların sosyal ilişkilerini yaşadıkları alanlardadır. Oraların, oralardaki koşulların da içindeki insanla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, kişiye ve çevreye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin birlikte ele alınması, sunulması gerekir. Onun için de birinci basamak sağlık hizmetleri, mahalle, işyeri vb. ayrımı yapmadan, tek çatı altında bir arada organize edilmeli ve yönetilmelidir. Bu saptamalar birinci basamak sağlık hizmetlerinin bölge temelinde örgütlenmesini gerektirir. Diğer basamaklarda olduğu gibi birinci basamak sağlık hizmetleri de ekip hizmeti olarak sunulmalıdır. Bakın birinci basamak tek başına hekimlerle yürütülmez, yürütülemez. Bizde de daha önceden de bildiğimiz birinci basamakta çevreye yönelik hizmetlerin de olduğu çevre sağlığı teknisyeni, ebe, hemşire, diş hekimi, sosyal hizmet uzmanı…

Sağlık ocaklarını tarif ediyorsunuz?

Evet, bir ölçüde. Ancak onu da aşan birinci basamak sağlık hizmetleri örgütlenmesi, ekibi ve hizmet sunumu. Özellikle, 20. yüzyılda Türkiye ve dünyadaki tarihsel deneyim bu. Bugün birinci basamakta hekimin dışındaki sağlık çalışanlarının tümünün adını Bakanlık “aile sağlığı elemanı” olarak tanımlıyor. Bir de “hekime kaç aile sağlığı elemanı vereceksin” diye konuşuluyor. Böyle bir ilişki olabilir mi? Halbuki ekip içinde herkesin iş/görev bağlamında ekip liderliği olur. Aşılamada ekip lideri ebedir, hemşiredir, hekim değildir örneğin. İşlerini birlikte planlarlar, o ekipler sokak soka, ev ev gezer.

Özellikle koruyucu hizmetler, kişiye yönelik olsun, çevreye yönelik olsun, kişilere bir bir ulaşmanız gerekir. Telefonla olmaz. Yüz yüze, göz göze ulaşacaksınız. Hizmet sunduğunuz kişi nerede yaşıyor, nasıl yaşıyor, nasıl görünüyor o anda, hepsini bilerek hizmet sunacaksınız. Çünkü sağlığı bozan faktörler, koşullar kişinin bulunduğu yaşam, çalışma, eğitim vb. alanlardadır. Hemen her bir sağlık sorunu kökenini oralardan alır. O nedenle kişiye ve çevreye yönelik sağlık hizmetini bir arada ele alan ve sunan birinci basamak sağlık örgütlenmesi gerekiyor. Tabii ki kamusal olmalı. Tabii ki standart bina gerekiyor.

Salgınla ilgili son olarak neler söylemek istersiniz?

 

Salgınla mücadele tek başına sağlık sistemiyle başarabileceğimiz bir durum değil. Memleketin geldiği hal itibariyle bugünün iktidarıyla mücadele aynı zamanda COVID-19 pandemisiyle mücadelenin bir parçasıdır. Çünkü seçim sonrası sağlık sisteminin de pandemilerle mücadele edecek bir boyutuyla yeniden inşası gerekiyor. Bütün alanların olduğu gibi biz sağlıkçılar da yeni bir sağlık sisteminin inşası için hep beraber çalışmalıyız. Bu çalışma aynı zamanda pandemiyle mücadelenin bir parçasıdır.

 

Çok teşekkür ediyoruz, bize zaman ayırdığınız ve görüşlerinizi Hekim Sözü okuyucularıyla paylaştığınız için.


Bu İÇERİĞİ Paylaş!