Hekim Forumu - Aralık 1998

YÖNETİM KURULU�NDAN: Yeni yıl için hekimlere belki biraz umut, ancak kendimize eleştiri
Prof. Dr. Orhan Arıoğul
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı
Yeni yıl için yazılanlar ve söylenenler, geleceğe ait umutları iletmek kadar, geçmiş yılın bir özeleştirisi de oluyor. Size bu perspektiften seslenmek istiyorum.
İstanbul Tabip Odası�nda bir dönüşümü gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Hedefimiz, ikibinli yıllarda meslektaşlarımızın �İşte, nihayet benim meslek odam� diyebilecekleri bir yapıyı oluşturmak. Bunu yaparken, geçmişte TTBve İstanbul Tabip Odası�nın tüm olumlu birikimleri temelinden hareket ederek çağdaş, güncel, ilkeli bir çizgide ilerlemek gerekiyor. Arkadaşlarımız, bu amaç için adeta gecelerini gündüzlerine katan bir çalışma yürütüyorlar. Her zaman söylendiği gibi, aşmamız gereken ilk engel, aramızdaki iletişim eksikliğini kaldırmak ve karar süreçlerine mümkün olabildiğince çok hekimin katılımını sağlamaktır. İki temel iletişim aracımız var: Biri Hekim Forumu, diğeri internetteki İstanbul Tabip Odası adresi. Her sayısının basımı ve dağıtımı için halen 2.5 milyar TL harcanan Hekim Forumu�nun; hekimlerin çoğunluğunun sorunlarını ele alacak, iletişimimize katkısı olacak ve sonuçta hekimlerin beğenisini kazanacak bir görünüme getirilmesi için yapacak çok şey olduğuna inanıyorum. Diğer iletişim aracımız olan internet adresimiz, arkadaşlarımızca sürekli geliştiriliyor. Bu şimdiden, hekimlerin görüşlerini doğrudan ifade etmesine olanak tanıyan bir sistem haline geldi. Bir süre sonra internet aboneliğini belki ücretsiz olarak sağlayabileceğiz ve �server�olarak hizmet verebileceğiz. Hekimlerin bizi buradan izlemesini, eleştirmesini istiyoruz. Yönetim kararları, programlar, komisyon çalışmaları görülebiliyor. Katılımlarınızla sürekli zenginleştirilip, �hekim tavrı�nın ifade edileceği bir dinamik yapıya kavuşma potansiyeline sahip. Ayrıca, başka yararlı �link�ler var. Gerekli olan tek şey, sizlerin ilgisi. O nedenle sizlere 1999 yılı için çağrımız, internetteki www.istabip.org.tr adresinde olanları izlemeniz ve ülkeniz, meslektaşlarınız ve mesleğiniz için paylaşılmasında değer gördüklerinizi buraya
e-posta ile göndermenizdir.
Odamızın gelecekteki görünümünü etkileyecek kimi çabalarımızı da bilmenizde yarar görmekteyim:
Asgari ücretlerin belirlenmesinde gelecek yıllarda da kullanılabilecek esasları saptayacak bir sistemin geliştirilmesine yönelik projemiz sonuna yaklaştı. İlk bilgileri kurumlara göndermeye başladık. Sistem tümüyle son şeklini aldığında, bir tıbbi hizmetin fiyatı, içindeki hekim ve kurum hakedişlerinin vazgeçilemez ve birbiri içine geçiştirilemez payı, bilimsel temele dayandırılarak belirlenmiş olacak. Özel sağlık sigortacılığının geliştirmeye çalıştığı, mümkün olan en düşük bedelle hizmet satın alma anlayışına karşı, hekim emeğini güvenceye alan bir sistemin gerekli olacağına inandığımız için bu projeye özel bir önem vermekteyiz. Kamu sağlık kuruluşlarının korunması ve geliştirilmesi konusunda SSK�nın öncelikli bir yeri var. Yönetim kademelerinde görev yapan meslektaşlarımızın ve SSK�lı hekimlerin özverili çabalarına Tabip Odası olarak tam destek vermeyi sürdüreceğiz. Tabip Odası binası içinde boşalttığımız yerleri uzmanlık derneklerine kiralayacağız. Üyeleriyle iletişimi güçlü, bilimsel kongreler yapmakta olan bazı dernekler, yeni yılla beraber Tabip Odası�nda olacaklar. Böylelikle, hekim kuruluşlarına daha yakın olacağız, etik sorunlarımızı daha rahat tartışabileceğiz, soruşturmalarımızı hızlandırabileceğiz. Tabip Odası�nın hekimler ve kuruluşları için doğru adres olduğunu savunuyoruz.
İşyeri hekimliği, birçok üyemiz için önemli bir uğraş alanı haline geldi. Bu eğitimi almak için sırada bekleyen binden fazla hekime kurs açılması için yeni modeller geliştirme çabası içindeyiz. Diğer tabip odaları ve TTB topluluğunun da ikna olmasıyla yakın gelecekte etkili, çağdaş tekniklerin kullanımıyla bu sorunun üstesinden gelmeyi planlıyoruz. Gelecek yıl bu alanda farklı iş sektörleri için B ve C tipi kurs programları düzenlenmesi planlandı. Ayrıca SSK Bölge Müdürlüğü ile yapılan ortak çalışmalar sonucunda işyerlerinin hepsinde hekim bulundurulmasını hedefliyoruz. Hekimlik uygulamalarının denetimi, Oda çalışmalarımızın önemli bir başlığını oluşturuyor. Her hafta Odamıza gelen ortalama on dosya, geçtiğimiz yıllardan kalan soruşturma dosyalarına ekleniyor. Bu konuda uzmanlık derneklerinin katkılarıyla Tabip Odası�nı; kuralları koyan, denetleyen ve gerektiğinde cezalandırabilen bir mesleki otorite haline getirmek amacındayız. �Genç Tıbbiyeliyi Destekleme Bursu�için yüzü aşkın sağlık kurumunun yöneticileriyle teker teker konuştuk ve yazılı başvurular yaptık, kesin cevapları beklemekteyiz. �Tıbbiyelilik ruhu�nun henüz yitirilmediğini bir etik değer olarak topluma anlatmak ve geleceğin hekimlerini şimdiden kucaklamak zorundayız.
Etik Kurulumuz bu dönem farklı bir çalışma tarzı benimsedi. Her ay bir konu ele alınıp sonuçları kamuoyuna yansıtılıyor. İlk konu �Hekimlikteki tanıtım ihlalleri� idi. Bunlar kategorize edildi, tüm basın kuruluşlarına ve sağlık muhabirlerine gönderildi. Diğer bir konu �Hekimler ve kurumlar arası hasta sevklerinde çıkar paylaşımı�idi. Bu çalışma devam ediyor. Önümüzdeki gündem ise �Sağlık sorunu olan hekimlerin mesleklerini sürdürmelerinde karşılaşılan etik sorunlar�.
Temsilciler Kurulumuz yeni dönemde pek çok deneyimli meslektaşlarımızı içine alarak önemli ölçüde yenilendi ve Odamızın büyütülen salonunda çalışmalarına başladı. Çok önem verdiğimiz bu Kurul�un başarılı olabilmesi ve gelecekte hekim parlamentosu niteliğine dönüşebilmesi için, seçilenlerin temsil ettikleri kurumlarla etkili ve sürekli bir iletişim içinde olmaları, birimlerindeki sorunları buraya taşımaları, gündeme aldırmaları ve çözüm önerilerini oluşturmaları gerekiyor. Odamızın hekim tabanıyla bütünleşmesinde çok önemli işlevi olabilecek bu Kurul, gündemini hepimizi zenginleştirecek tarzda yürütebilmeli ve üretken olabilmelidir. O nedenle seçilenler öncelikle kurumlarında hekimlerle kendi çalışmalarını yönlendiren, gerektiğinde eleştiren bir diyaloğu kurma sorumluluğundalar. Konuları böylesi bir süzgeçten geçirdikten sonra Temsilciler Kurulu�na taşımalılar.
Odamızın gelecekte güç kazanması, tam bir demokratik - kitle - meslek örgütü olabilmeyi başarabilmekten geçiyor.
Demokratiklik; iletişimimizi geliştirmemizle, barındırdığımız görüş ve düşünceleri ülkemizin, insanlarımızın ve meslektaşlarımızın yararına yönlendirebilmekle mümkün.
Kitle örgütü olabilmemiz; meslektaşlarımızın katılımıyla, ilgisiyle, tabandan yukarı doğru yapılandırılmış bir örgütlenmeyi etkili ve sürekli olarak canlı tutmakla sağlanabilir.
Tam anlamıyla bir meslek örgütü olmak ise; mesleğimizin tüm sorunlarına bilinçli bir şekilde sahip çıkarak, kendi kaderimizi şekillendirecek bir konuma gelmemizle mümkün.
Böylesi özlemlerle çalışmaktayız.
Geleceği kurabilmemiz için, bizlere katılmanızı istiyoruz.
Yeni yılın başarı ve sağlık getirmesini dileriz.

***
DOKTOR RAPORU
Doktor raporu: Hepimizin tıbbi ya da sosyal endikasyonlarla yazdığı, işimizin az ya da çok parçası olan bir olgu. Konunun �bir�tarafı olan hekimler olarak, bu sayının dosyasını doktor raporlarına ayıralım dedik. Meğerse söyleyecek ne çok sözümüz, verilecek ne çok örneğimiz varmış. Bu arada tam dosya çalışmalarını tamamlıyorduk ki, gazetelerde bir haber çarptı gözümüze:İngiltere�de tutuklu bulunan eski Şili döktatürü Pinochet, yargılanmaktan kurtulmak umuduyla depresyonda olduğuna dair bir doktor raporu almıştı. Hekimliğin evrensel boyutlarını bir kez daha selamlıyor, diğer yorumları dosya yazılarına ve size bırakıyoruz.
Meydan Larousse�da rapor:�Görülenin ya da işitilenin aktarıldığı açıklama yazısı, bir sorun, bir görev için düzenlenmiş genellikle resmi nitelikteki tutanak�, rapor vermek ise �Bir konu üzerinde yapılan araştırma inceleme sonucunu ya da onunla ilgili düşünce ve saptamaları yazıyla belirtmek, bildirmek� olarak tanımlanmış ve hava tahmin raporu, deniz raporu, ekonomik ve mali rapor, askeri harekat raporu, istihbarat raporu ve tıbbi rapor gibi değişik örneklerden bahsedilmiş.
Hekim Forumu�nda rapor konusu işlendiğine göre tıbbi raporlardan ve özellikle gerçeğe aykırı tıbbi raporlardan bahsedeceğiz.
Hepimiz mesleğimizi uygularken en azından �eğer son 3 gün için doktor raporu getiremezsem oğlan sınıfta kalacakmış� ya da �şöyle önemli bir işim var, aman doktor bir hal çaresi� gibi taleplerle karşılaşmışızdır. Başvuranın öyküsünün hekime yansıyan etkileyicilik katsayısına göre de bu rapor bazen alınır, bazen alınamaz.
Meslektaşlarımız bu tür durumlara �sosyal endikasyon�derler. Vatandaşda �istirahat raporu�der. �Durum�dan yani sahte rapordan doğrudan zarar gören bir kişi olmadığı içinde büyük bir gönül ferahlığı ile bu �iyilik� yapılır.

raporlar... hekimler...
Hemen her gün gazete sayfalarına yansıyan ve hekimlik onuruyla ilgili tartışmalar yaratması gereken haberler okuyoruz.
Çete davasında yargılanan sanıklardan �X�mahkemeye gelmedi. X�in avukatı müvekkilinin hasta olduğuna dair rapor sundu.
Milletvekili �Y��nin rapor alarak askerliğini yapmadığı ortaya çıktı. Askerlik şubesi tarafından gönderildiği falan hastanede yapılan muayeneleri sonucu sağlam olduğu anlaşılan �Y�...
Meclis�teki devamsızlık rekoru kıran Afyon Milletvekili 20 günlük raporlu haliyle güneyde tatil köyünde zamparalık yaparken medyaya yakalandı. TBMMAnayasa Adalet Komisyonu Afyon Milletvekili K.U.�nun devamsızlık ve sahte sağlık raporu sunduğu gerekçesi ile milletvekilliğinin düşürülmesine karar verdi...
Sahte şaibeli doktor raporlarına dair Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan ilginç bir öyküyü de bu sayfalarda okuyacaksınız. Bu örneği aktarmamızdaki tek amaç, Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihimizden konuyla ilgili renkli bir örnek anlatabilmek. Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan başlayarak yukarıda anlatılanlara kadar, en azından zamanlaması itibarı ile çok şaibeli raporlar veren ne çok doktor örneği var. Genellikle çok zengin kişilerin, milletvekillerinin oğullarının ve bazı ünlü sanatçıların ancak askerlik muayeneleri sırasında askerlik yapmalarına engel olacak derecede ciddi rahatsızlıkları olduğunu verdikleri raporlarla saptayıveren meslektaşlarımız;
İmam hatip okullarının ya da üniversitelerin başörtüsü takmak isteyen kız öğrencilerinde sinüzit pandemisi olduğunu raporları ile ispatlayan hekimlerimiz;
TUSöncesine rastlayan aylarda, tıp doktorlarını haftalarca yataktan çıkamayacak halde bırakan benzer bir epideminin varlığını belgeleyen genç meslektaşlarımız;
Uğur Mumcu�nun belgelediği gibi, hastasının Kapıkule Gümrük Kapısı�nın coğrafi yüksekliği ile aynı rakımda çalışması gerektiğini bilimsel biçimde rapor eden meslektaşlarımız; Annesi başbakanken askerlik hizmetini ifa etmeye karar veren ve olağanüstü şansla annesinin evine en yakın askeri birliğe dağıtımı çıkan delikanlı için bu birlikte sadece sualtı komando eğitimi yapıldığı gerçeği karşısında fi tarihinde ön kol kırığı için konan platin çivilerin suya girerse paslanacağı tıbbi kanaatini yazan meslektaşlarımız; Laiklik karşıtı faaliyetleri olduğu gerekçesi ile partisi kapatılan ve eski bir başbakanımızın yine tam da mahkemeye çağrılı olduğu günlerde hastalanıverdiğini verdiği raporlarla ispatlayan korkusuz Türk hekimleri...
Hekimler bir çocuğun devamsızlıktan sınıfta kalmasını önlemek örneğinde olduğu gibi pek çok değişik taleple ya da �sosyal endikasyon� nedeniyle sahte raporlar hazırlayabilmektedir.
Sahi hekimlik her minareye kılıf hazırlama görev ve yetkisinde olan bir meslek midir?

ya adli raporlar..?
Peki toplumsal antlaşmamızın /hukukumuzun bir ürünü, bir arada barış ve adalet içinde yaşamamızın tek güvencesi mahkemelere sunulan ve �adalet�in sağlanmasına yarayacak adli bilirkişi raporları için de böyle bir endikasyon geçerli midir?
Sahte doktor raporu uygulaması özellikle adalet mekanizması içinde yaşandığında ve adaleti doğrudan yanıltmaya yöneldiğinde konunun vehameti iyice artmaktadır.
Bir adli tıp uzmanı, batına nafiz delici bir aletle yaralanan kişilerin hem adli anlamda hem de tıbbi anlamda hayati tehlikeye maruz kalmadığını ifade edecek bir rapor hazırlayabilir mi?
Bir adli tıp uzmanı, var olan tıbbi bulguları yok diye yazabilir mi; ya da tam tersi, olmayan bulguları raporuna katabilir mi? Rapor düzenlerken kişisel duygularına, politik görüşine göre davranabilir mi?Örneğin dünya görüşü laik bir Türkiye�den yana olan bir hekim, şeriatçı örgüt üyesi olduğu savıyla yargılanan bir kişinin vücudunda sanığın işkence iddiaları ile uyumlu bulgular varsa, bunları rapor etmemezlik edebilir mi?
Ya da geçtiğimiz günlerde bir anne ve kızını kaçırarak ormanda tecavüz edip genç öğretmen kızı öldüren kişiler bize muayene için getirilse ve bu kişilerde işkence izleri saptasak, sanıklara karşı bireysel duygularımız ne kadar öfke ve nefret dolu olursa olsun �yapılan muayenesinde darp ve cebir izine rastlanmadı�diyebilir miyiz?
Bir hekim, din, dil, ırk, meslek, cinsiyet, suçlu-suçsuz ayrımı yapabilir mi?
Herhangi bir gerekçe ile hastasına bilerek yanlış tedavi önerebilir mi?
Eğer böyle olabilirse, görevleri sadece mahkeme kararları uyarınca suç işlediği saptanan ve cezaevine gönderilen kişilerin sağlık sorunları ile uğraşmak olan cezaevi hekimi meslektaşlarımız ne yapacak?
Bu soruların tamamını sormak bile saçma, ama yine de hatırlatmak istedik.
Hekim, suçluyla suçsuzla ya da iyi ile kötü ile değil, insan ile uğraşır.
Ve tıp mesleğinin evrensel etik ilkelerine uymak zorundadır.

birşeyler yapılabilir mi?
Ülkemizin ihtiyacı olan hukuk reformu içinde bu türden şaibeli ya da sahte tıbbi raporların yazılımını en aza indirecek ve adli görev yapan hekimlere olası baskıları engelleyecek düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir.
Tüm hekimlerin meslek odalarına üye olması zorunluluğu getirilmesi, Adli Kolluk gücünün kurulması, Adli Tıp Kurumu�nun özerk bir yapıya kavuşturulması, doktor raporlarının doğrudan doğruya savcıya kapalı ve mühürlü olarak gönderilmesi, mazeret belirten sağlık raporunun mahkemedeki karşı tarafın belirteceği bir hekimden alınması, kamu suçlarında adli raporun savcının belirleyeceği bir hekimden alınması, adli rapor alan ve darba maruz kaldığını beyan eden herkesin fotoğraflanması, kişilerin adli hekim muayenelerine avukatları eşliğinde gitmesi, ilk andan itibaren sanığa istediği tabip tarafından muayene edilme hakkının olduğunun bildirilmesi, adli raporların bir örneğinin savcıya, bir örneğinin sanığa ya da avukatına, bir örneğinin tabip odasına gönderilmesi gibi önlemler ve tabii ki mal praktis uygulaması içinde olan hekimlerin onur kurulları tarafından cezalandırılması ve cezaların aktif olarak izlenmesi gibi öneriler ilk ağızda sayılabilir.

işkence ve hekimler...
Devlet görevlilerinin işledikleri suçlarla ilgili adli raporlamada özellikle işkence iddialarının ortaya çıktığı tutuklu ve hükümlü muayenelerinde hekim raporları çok önem kazanmaktadır. Mesleki örgütlülüğümüzü yaygınlaştırıp ilgili kurullarımızı daha aktif ve daha verimli çalıştırmanın yollarını da yaratmalıyız.
Ülkemizde hekimlerin gerçek dışı raporlar düzenleyerek işkence suçuna ortak olmaları ile ilgili yurtiçi ve yurtdışında bazı çalışmalar yayınlanmıştır.
Özellikle İnsan Hakları İçin Hekimler (Physicians for Human Rights - PHR)tarafından yayınlanan ve başlığı Türkiye�de işkence ve hekimlerin işkenceye gönülsüz suç ortaklığı diye çevrilebilecek çalışma, bunların en önemlilerindendir. Günlük pratikte özellikle tüm işkence iddialarında rapor düzenlemekle yüzyüze kalan adli tabipler ya da adli rapor hazırlama görevini yerine getiren hekimler birçok zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Meslektaşlarımızın her düzeyde çeşitli baskılara maruz kaldığını hem basından hem yayınlanan çalışmalardan, hem de geçtiğimiz yıl bin dolayında pratisyen hekime yoğun kurs programları ile adli muayene eğitimi veren Adli Tıp Uzmanları Derneği yetkililerinin açıklamalarından biliyoruz. Ancak olağanüstü koşulların yaşandığı illerimizi bir yana bırakın, İstanbul�da bile işkence iddiaları ile ilgili muayeneler sırasında kulak zarı perforasyonunu göremediğini yazılı olarak ifade eden KBB başasistanları ya da gögüs grafisinde 3 kot kırığını birden göremeyip �akciğerde patolojik lezyon görülemedi� diye rapor hazırlayan radyoloji başasistanları, gördüğü işkence sonrası gelişen brakial pleksus zedelenmesi sonucu aylarca fizik tedavi gören, başında koca koca sütürler olan kişilerde �darp cebir izine rastlanamadı� raporları veren adli tıp uzmanları, insanı şaşırtmaya devam etmektedir.
Herşeyin hızla kirlendiği bir ortamda beyaz rengin, yani meslek onurunun, tıbbi etiğin mücadelesini veren meslek örgütümüz, bir yandan düzenlediği bilimsel toplantılarla iyi hekimliğin bilincini artırmaya çalışırken, bir yandan da somut deliller onur kurullarının önüne geldiğinde hatalı davranan hekimlere ceza vererek meslek onurunu en geçerli kural kılmaya çalışmaktadır. En son 1998 yılı Mayıs sonunda TTBYüksek Onur Kurulu tarafından sahte rapor hazırladığı gerekçesi ile hakkında İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu tarafından 6 ay meslekten men cezası verilen ve halen Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu Başkanı olan Dr. N.B. hakkındaki karar onaylandı.
Dr. N.B. olayı ile ilgili detayları da bu sayfalarda okuyacaksınız.
Ancak bu kişi Adalet Bakanlığı�na bağlı olarak çalıştığı için/halde karar hâlâ uygulanamadı.
Kaostan ve kargaşadan kurtulmamız için tek yol hukuk kurallarını ve meslek onurunu ayakta tutmak, hukuk değerlerini en üstün güç kılmaktır.
Bir portre: Dr. Nur Birgen
Robert Koleji, 1984�te de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi�ni bitiren Dr. Nur Birgen, Adli Tıp İhtisasını Adli Tıp Kurumu�nda yaptı. Bir süre Prof. Ayhan Songar ile Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi�nde çalıştı. Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürü olarak da çalışan Dr. Birgen, 1997 yılından bu yana Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu Başkanlığı�nı yapmaktadır. Halen, işkence izlerini gizlediği iddiası ile iki ayrı davada yargılanmaktadır.
Aşağıda Dr. Birgen�in ceza aldığı adli raporun ayrıntılarını bulacaksınız.
Aşağıda isimlerinin başharflerini göreceğiniz şahıslar, 13.7.1995 tarihinde Taksim İlkyardım Hastanesi�nde en az iki uzman tarafından muayene edilerek raporları düzenlenmiş. Daha sonra bu şahıslar 18.7.1995 tarihinde Beyoğlu Adli Tabibi Nur Birgen tarafından muayene edilmiş (bu raporun örneğini ayrıca göreceksiniz). Yine bu şahıslar 19.7.1995 tarihinde DGM Adli Tabibi tarafından muayene edilmiş. Her olgunun, önce Taksim İlkyardım, daha sonra da DGMAdli Tabibi tarafından verilen raporları şöyledir:
G.A., 1978 doğumlu, kadın
Taksim İlkyardım Hastanesi (TİH), 13.7.1995:Darp ifadesi ile gelen ... sol skapula üzerinde, sol kol anteriorunda, krista iliaka posteriorunda, sağ ve sol gluteusta ve sırtta multipl bant tarzında interskapüler bölgede ekimotik alanlar mevcut.
Adli Tıp Kurumu DGMŞube Müdürlüğü (ATK-DGM), 19.7.1995:... sağ üst kol arkada 6x7 cm�lik alanda, açıklığı arkaya bakan, yay şeklinde ve içinde 2x1 cm�lik sağlam cilt dokusu olan kısmen yeşil renkte ekimoz, sol omuz arkada 3x4 cm�lik alanda aynı özelliklerde, göğüs sağda meme başının iç yanında ve meme dokusu üzerinde 5x6 cm�lik alanda kısmen sarı yeşil renkte ekimoz, göğüs solda meme dokusu üzerinde memebaşının 10 cm dış yanında 1.5 cm çaplı yeşil renkte ekimoz alanı, sağ omuz ön kısmında 1.5x4 cm�lik aynı özelliklerde ekimoz, sol üst kol iç yanda 1.5 cm çaplı aynı özelliklerde ekimoz alan, sağ kalça orta dış yanda 10x13 cm�lik alanda kısmen sarı yeşil renge dönüşmüş ekimoz alan ve bu alan içerisinde 4x5 cm�lik mejetel kanama...
T.İ., 1977 doğumlu, erkek
TİH, 13.7.1995:... sağ ve sol skapuler bölgede multipl bant tarzında ekimoz-ödem, sol elde dorsal yüzde ödem.
ATK-DGM, 19.7.1995:... sol omuz arkada 0.5x1 cm çaplı üzeri kabuklu iki adet yara, sol el sırtında ödem ve subjektif ağrı.
B.A., 1977 doğumlu, erkek
TİH, 13.7.1995:... oksipitalde 4 cm çaplı hematom, sol skapula ve sol dirsekte ekimoz.
ATK-DGM, 19.7.1995:... sol kol üst iç yanda 1x7 cm�lik bir alanda ... orta kısımda 1.5 cm çaplı aynı özelliklerde sağ omuz başında iç yanda 1 cm çaplı ekimoz alanları.
M.K., 1977 doğumlu, erkek
TİH, 13.7.1995:... sol zigomatik bölgede ekimotik alan, sağ ve sol skapuler bölgede sırtta orta hatta ve belde ve sol kolda bant tarzında ekimoz.
ATK-DGM, 19.7.1995:... her iki dirsekte 1 cm çaplı, sağ üst kol arkada 0.5x2 cm�lik, sol skapula alt kısmında 2x2 cm�lik sırt ortada 1x1.5 cm�lik, torakal 12 ve lomber 3. vertebra spinoz çıkıntılarına uyan yerlerde 0.5 cm çaplı 2 adet, lumbosarkal kısımda 0.5x3 cm�lik kabuklu yaralar, sağ şakakta 1.5x1.5 cm�lik kabuğu düşmüş yara izi, sol dizde önde yanda 1 - 1.5 cm çaplarında 3 adet üzeri kabuklu yara.
A.T., 1972 doğumlu, erkek
TİH, 13.7.1995:... sağ omuzda sol skapula üstünde ve sırtta muhtelif bant tarzında ekimotik alanlar, sol üst dudak mukozasında laserasyon, sol parietalde 2 cl�lik düzensiz kenarlı kesi.
ATK-DGM, 19.7.1995:... saçlı deride parieto oksipital yönde 3 cm uzunluğunda üzeri sütürlü ve pansumanlı yara, sol omuz başında 1.5 cm�lik üzeri pansumanlı kabuk teşekkül etmiş yara, bu yaranın 5 cm aşağısında 5x6 cm�lik alanda sarı yeşil renkte ekimoz ve bu alan içerisinde peteşiyel kanamalar, sağ omuz başında 0.5 cm çaplı üzeri kabuklu yara, sol üst kol iç yanda 4 cm çaplı yuvarlak görünümde orta kısmı salim kısmen sarı yeşil renkte ekimoz.
B.G., 1975 doğumlu, erkek
ATK-DGM:... sol kol üst arkada 4x5 cm�lik alanda sarı yeşil renkte ekimoz, sağ omuzda subjektif ağrı, sağ omuz ve kol hareketlerinin kısıtlı olduğu sağ kolda önde subjektif ağrı tespit edildiği kesin raporun ortopedi konsültasyonu sonrası tanzim edilebileceği.
18.7.1995
Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu
Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü
Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü�ne
??.7.1995 gün ve 2044 sayılı yazınızla gönderilen F.K., B.A., G.A., T.,İ., M.K., B.G., A.T. tarafımdan yapılan muayenelerinde şuur açık koopere ve genel durum iyi olduğunu ve vücutlarında halen darp cebir izi olmadığını bildirir kati rapordur.
Dr. Nur Birgen
Sicil No 25159
***
Yukarıda görüleceği üzere şahısların hepsi 13.7.1995 tarihinde, TİH�de en az iki uzman tarafından muayene edilerek raporları yazılmış ve bu raporlardaki bulguların tamamı Dr. Nur Birgen�in muayenesinden bir gün sonra DGMAdli Tabibi tarafından detaylı biçimde tanımlanmış.
Yukarıdaki şahıslarda saptanan lezyonların 3�ü kişilerin kafasında (ikisi yüzde)... Bu raporlar üzerine ne adli tıp teknikleri açısından ne de başka bir gerekçe ile yorum yapacağız. Meslek örgütümüz gerekli yorumu yapıp, kararını bildirmiş.
Ancak yukarıda delilleri de sergilenen meslek suçunu işleyen Dr. Birgen hakkındaki ceza, 30 Mayıs 1998 tarihinde onaylanmasına ve hem Sağlık Bakanlığı, hem Adalet Bakanlığı ve Adli Tıp Kurumu Başkanlığı konu ile ilgili bilgilendirilmesine rağmen, karar hâlâ işleme konmamıştır.
Adalet Bakanlığı sanki bünyesinde çalışan Dr. Birgen�in cezai ehliyeti yokmuş gibi meslek örgütünün en yüksek kurulu tarafından verilen cezayı uygulamamakta, üstelik ülkemizdeki Adli Tıp örgütlenmesi açısından çok önemli bir yer olan Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi Başkanlığı�nda tutmaktadır.
6023 sayılı Türk Tabipleri Kanunu�nun 49 sayılı maddesi son derece açıktır. Bu yasa, ceza alan kişilerin mesleklerini icra etmelerini engeller. Bu maddeye göre ceza alan hekim devlet memurluğundan çıkarılamaz, ancak bu tür kişiler aktif olarak mesleklerini icra edemez. Geri görevlerde çalıştırılabilir.
Sağlık Bakanlığı�na bağlı hekimler ceza aldıklarında hasta muayene ettirilmemektedir. Dolayısıyla herkesi bağlayan bu kurallar Adalet Bakanlığı�nı da bağlamaktadır.
Adli Tıp Kurumu�na sahip çıkmanın yolu hukuka sahip çıkmaktan geçer. Tüm dünyanın öğrendiği gerçekleri Adalet Bakanlığı da duymalıdır.
TTB izliyor!
Mayıs 1998�de Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu tarafından, hakkında 6 ay meslekten men cezası verilen Dr. Birgen�in meslekten men cezasının uygulanması için TTB ve İstanbul Tabip Odası bir yandan ilgili tarafları bilgilendirdi. Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Adli Tıp Kurumu Başkanlıklarına yazılar yazıldı.
* TTB, 8 - 11 Temmuz tarihleri arasında Glaskow�da yapılan uluslararası kongreye Dr. Birgen�in katılacağını öğrenmesi üzerine İngiliz Tabipler Birliği ile irtibata geçti. Ve organizasyon komitesinin Dr. Birgen�in aldığı cezalardan haberdar olmasını sağladı. Ancak İngiliz Tabipler Birliği Yasası�nda Britanya dışında malpraktis nedeniyle cezalandırılan hekimlere ilişkin yazılı bir yaptırım olmadığı için Dr. Birgen�in konuşması engellenemedi.
Dir. Birgen�in toplantıya katılımı İskoç basınında yankı buldu. Ve Scatsman isimli İskoçya�nın en çok satan gazetesi konuya 2. sayfasında geniş bir yer ayırdı. TTBhalen malpraktis nedeniyle ceza alan hekimlerin izlenebilmesi için Dünya Hekimler Birliği ve çeşitli uluslararası hekim örgütleriyle görüşmeler sürdürüyor ve konuyu uluslararası tartışmaya açmayı planlıyor.
* Dr. Birgen�in, yine II. Ulusal Ani Bebek Ölümü Sendromu Panelinde konuşmacı olacağının öğrenilmesi üzerine panelin organizasyon komitesi başkanı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Özdemir İlter ile bağlantıya geçen TTBMerkez Konseyi, İlter�i yazılı ve sözlü olarak uyardı. Organizasyon komitesi, Dr. Birgen�e, ceza aldığı için konuşturulmayacağını bildirdi. Ancak toplantı sabahı, Rektörlük emriyle panel ertelendi.
vergi kaçakçısına doktor raporu!
Başhekim �oğlum seni maliyeden aradılar� dediğinde pek bir anlam veremedi. Hemen mal müdürlüğüne gitti, kendisini tanıttı. Müdür �vergi borcu olan birisine verdiğiniz rapor için sizi aradık, söz konusu kişi sizin raporunuzu gerekçe göstererek, hasta olduğu için işlerini takip edemediğini söyledi ve bu nedenle 8 milyarlık borcunu ertelemek istedi ama biz kabul etmedik ve sizinle görüşmek istedik� dedi.
Doktor olaya anlam veremedi ve raporu istedi.
Rapordaki imza kendisine aitti. Ancak rapor tarihi ile başhekimlik onay tarihi arasında tam 3 aylık bir zaman farkı vardı. Rapor verilen şahsın ismini hatırlamadı, bu bir hatır raporu olamazdı.
Hemen hastaneye koştu ve poliklinik defterini açtı. Rapor verilen tarih ve protokol numarasının karşısındaki isim doğru idi. Aynı isim protokol defteri ve raporda vardı. Ancak rapor kağıdındaki tarih 3 ay öncesine aitti. Olay, hemşire hanımın yardımıyla hatırlandı. Bir gün yoğun dahiliye polikliniği yapılırken çocuk doktoru Dr. Kleopatra içeri gelmiş ve �canım bir arkadaşıma 20 günlük rapor lazım, ben çocukçu olduğum için yazamıyorum bana bir iyilik yapar mısın� demişti.
Zavallı doktor, karşı odada poliklinik yapan bir meslektaşını kıramadı, �olur yardımcı olurum� demişti. �Senin işin başından aşkın, tanıyı yaz, imzanı at, gerisini ben hallederim� dedi Dr. Kleopatra. Teşekkürler edildi ve hayat devam etti, ta ki bu olay meydana çıkana kadar. İmzalı, matbu rapor kağıdını alan Dr. Kleopatra, raporu istediği gibi tanzim etmişti.
13 Kasım 1998 günü, Simav�da aynı apartmanın 3 dairesini paylaşan Özdemir ailesinin torunu Buse ortadan kayboldu. Kasabada yapılan yoğun aramalara rağmen o gün çocuğa dair bulgu elde edilemedi.
Ertesi sabah apartmanın yanındaki kömürlükte 2 yaşındaki Buse�nin cesedi bulundu. Polis tüm dikkatleri aile üyeleri üzerine çevirmişken gelen adli tıp raporu polislerin içini oldukça rahatlattı. Çünkü raporda Buse�nin boğulma sonucunda öldürüldüğü ve kronik livata�ya dair bulgulardan söz edilmişti. Cinayet ipuçlarına doktor raporuyla bir de tecavüz iddiası, yani �kronik livata�bulgusu eklenince, soruşturma bambaşka bir yöne dönmüştü. Polis, ailenin erkeklerini tecavüz iddiası için sorgularken, Emin Özdemir karakoldan kaçtı ve ertesi gün yüksek gerilim hattında cesedi bulundu.
Bu arada aile üyelerinin itirazı ile Bursa Adli Tıp Kurumu�nda yinelenen otopside, anüste tespit edilen bulguların post-mortem normal değişiklikler olduğu rapor edildi.
(Kaynak:Arena, 1 Aralık 1998)
koca dayağına önlem!
Kadın telaşla içeri girdi ve �Doktor bey, no�lur bana bugünlük rapor verin.� Dr. sordu:�Kardeşim ne için istiyorsun, hasta mısın?� �Arkadaşımla beraber sinemaya gittik. Eve biraz geciktim, kocam bunu öğrenince beni öldürür. Ama doktora gittim dersem, bana bir şey demez.�
Dr. Eda Güven olayı
Dr. Eda Güven (Sanık, görevini yapan hekim)
�Sanıklarla iletişim kurarak, hastalıkları hakkında detaylı bilgi aldım ve tüm bulguları rapora yazdım. Sanıklara herhangi bir telkinim olmadı. Ancak kendilerine, herhangi bir şikayette bulunmaları halinde, vereceğim raporun dayanak oluşturacağını söyledim.�
Dr. Füsun Sayek (TTBMerkez Konseyi Başkanı)
�Dr. Eda Güven bizim gözümüzde sanık değil, iyi bir hekimdir. Adli rapor yazımı, doktorların en büyük sıkıntı kaynağıdır. Böyle karar verilmiş olması, hekim camiası açısından önemlidir.�
Av. Sabri Ergül (CHPİzmir Milletvekili)
�Manisa ve İncirliova�da savcılara rağmen adalet çalışıyor. Şimdi daha da ümitlendim. İşkencenin önlenmesinde hekimlere büyük görevler düşüyor. Bu dava, hekimler açısından da sevindiricidir.�
Dosya No:1997/840
Sanığın Adı: Eda
Soyadı: Güven
Mesleği: Tıp Doktoru, Aydın İncirliova Sağlık Ocağı Hekimi
Olay:23.11.1997 Pazar günü ocak hekimine İlçe Jandarma Komutanlığı�ndan bir resmi yazıyla hırsızlık iddiası ile tutuklanmış altı kişi jandarma eşliğinde ocağa getirilir. �Darp ve cebir�açısından değerlendirilmesi istenir. Dr. Güven mesleğinin gereğini yerine getirerek, tutukluları yalnız muayene etmek ister ve jandarmayı dışarı çıkarır. Sonra tutuklulara tek tek şikayetleri olup olmadığını sorar, muayenelerini yapar, bulgularını ve kanısını da bir rapor haline getirir. Onun bu muayenesi sonucunda yazdığı raporla, bu kişilere gözaltındayken işkence ve kötü muamele yapılmış olduğu belgelenmiştir. Bu rapor jandarmalarca beğenilmemiş ve durum, �hekimin artniyetli�olduğu yolunda bir tutanakla tesbit edilmiştir.
İddia:Mesleki faaliyetleri sırasında, mesleğinin kurallarını yerine getirerek bir tutukluya gözaltında iken yapılan işkence ve kötü muameleyi belgelemek suretiyle tutuklunun haklarını aramaya teşvik ederek görevini kötüye kullanmak. Kolluk kuvvetlerini tahkir ve tezyif.
İstem ve dayanak:TCK140. Maddesi gereğince cezalandırılması.
Değerlendirme:Yukarıda anlatılan eylemler tümü ile gerçek olsa bile, görevi kötüye kullanmak suçu oluşturmaz. Sanık savunmasında belirtilen yasa ve genelgeler yanında, işkence ve kötü muamelenin önlenmesine ilişkin uluslararası anlaşmalar uyarınca da bir doktor olarak KENDİSİNEVERİLENGÖREVİYAPMIŞTIR.
...Yinelemek gerekirse işkence ve kötü muameleyi SAPTAYAN DOKTORUN BUNU BELGELEYİP BİLDİRMESİ GÖREVİNİN SONUCU OLDUĞU GİBİ, görevini yaptı diye yargılanıp ceza tehtidi altında tutulması ve bu tehdidin bir takım usuli işlemler nedeniyle uzatılması adalet duygusu yanında MANTIK VE HUKUK KURALLARIYLA BAĞDAŞMAZ.
Olayın insani boyutu açısından da GÖREVİNİ YAPAN BİR İNSANIN CEZA TEHTİDİ ALTINDA TUTULMASININ ve nihai amaca yaramayacak bir takım düşüncelerle bu tehdidin devamının ADALET DUYGUSUNU İNCİTECEĞİ AÇIKTIR.
Sonuç:Sıralanan kanıtlar ışığında, dosyanın iddianame içeriğine göre mahkememizde oluşan hukuki ve vicdani kanı doğrultusunda sanığın DERHAL BERAATİNE KARAR VERMEK GEREKMİŞTİR.
Kurtuluş Savaşımızdan bir anı*
Yozgat isyanının, Çerkes Ethem tarafından çok başarılı ve aynı derecede hızlı bastırılması, Ankara�da bayram havası estirir. Artık Ethem�e bazı kesimlerde lider gözüyle bakılır.
Çerkes Ethem ve Kuvayı Seyyare�nin prestiji zirvede iken düzgün ordu ve subayların etkisi sıfırdır. İsyanın bastırılışını, isyandan sorumluluğu görülenlerin yargılanması için Divanı Harp Mahkemeleri�nin kuruluşu izler. Divanı Harp, Ankara Valisi Yahya Galip Bey�in, Yozgat isyanının sorumlularından biri olduğu gerekçesi ile, olay yeri olan Yozgat�ta sorguya çekilmesi kararını alır. Yahya Galip Bey Ankara�dan istenir. M. Kemal; Ethem Bey�e verdiği cevapta, Yahya Galip Bey�in vazifesine Ethem�in ilk telgrafı üzerine son verildiğini, ancak kendisinin yol zorluklarına dayanamayacak derecede hasta olduğunun doktor raporu ile de anlaşılabildiğinden gönderilemeyeceğini söyler. İkinci telgrafta, Yahya Galip�in derhal sevki gerektiğinden İçişleri Bakanlığı�na emir verildiğini bildirir.
Divanı Harp Mahkemelerinin Başkanı, Ethem Bey�in kardeşi Tevfik Bey�dir. Tevfik ve Ethem Beylere göre, Yahya Galip hasta filan değildir. M. Kemal, Yahya Galip�i Yozgat�a göndermek istemez. Çünkü Divanı Harp�e verilen bilgilerden M. Kemal�in de Yahya Galip�le beraber sorumlu olduğu izlenimi vardır.
Ama şimdi esas olarak sorgu için Yahya Galip istenmektedir. M. Kemal ise Söylev�de bu olay ile ilgili şöyle der:�Ethem Bey, Ankara ve Ankara�daki hükümet üzerinde dahi nüfuz denemelerinde bulunmuştur. Güya Yozgat isyanı, Yozgat�ın tabi olduğu Ankara Valisinin kötü yönetiminden doğmuş. Bundan dolayı diğer isyan sorumluları hakkında bizzat olay yerinde uygulamaya karar vermişti. Bu ceza,asmaktı. Yozgat�a gönderilmesini istediği Ankara Valisi, milli teşebbüslerde bulunmuş, fevkalade hizmet ve fedakarlıklar göstermiş ve göstermekte olan Yahya Beyidi. Kendisi bizce takdir olunmuş idi. İşte böyle birini kendilerine idam sehpasına vermeye mecbur ederek en büyük nüfuzu kazanmış olabileceğini düşünmüş idi. Tabii Yahya Bey�i veremezdik ve vermedik.�(M. Kemal, Söylev)
Böylece M. Kemal ile Çerkes Ethem arasındaki ilk çelişki ortaya çıkmış oluyor. Hatta Çerkes Ethem�in Ankara�ya tehditler savurarak Yozgat�a gelen mebus heyeti önünde �Ankara�ya gelirsem Büyük Millet Meclisi Reisi�ni Meclis�in önünde asacağım�dediği söylenir.
Çerkes Ethem, anılarında M. Kemal�in �Söylev�de dediğine karşılık şöyle der:�Hakikaten M. Kemal Paşa iyi niyetle de olsa Yozgat ve havalisi isyanının büyümesine sebep olmuş, bunun yaratıcısı bulunmuş, Yahya Galip için doktor raporu tanzim ettirmesinde telaş ve heyecanından idi. Bunda da pek haksız değil idi.� (Anılarım, Çerkes Ethem, sayfa 78)...
*(Çerkes Ethem Olayı / Ant Yayınları, 1990 / Sayfa 50, 51)
gerçekdışı adli raporlar
Dr. Murat Civaner*
�Tüm vücudum yaralar ve işkence izleriyle doluydu, ancak doktor beni muayene etmedi. Sadece uzaktan baktı ve hiçbirşey sormadı. Bana işkence yapıldığını, vücuduma bakmasını söylediğimde, önündeki kağıda kısa birşeyler yazdı. Tüm muayene 2-3 dk. sürdü.�(1)
�...Bir olguda gördüğüm bulguları rapora yazmıştım. Yanımdaki polis memuru bundan oldukça rahatsız oldu ve beni, bir daha rapor almak için hasta getirmemekle tehdit etti. Sonra yazdığım raporu alarak gitti. Ancak o raporu ne yaptığını bilmiyorum; belki de yeni bir rapor almak için başka bir yere gitmiştir.�(2)
�Gözaltına alınan kişiyi hekime muayene ettirmek, işkencenin olmadığını kanıtlama mantığına dayanır. Devlet, ellerini bize yıkatmak istiyor.�(3)
İnsan hakları ihlallerinin yoğun olarak yaşandığı ülkemizde, sağlık çalışanları her an etik açıdan kendilerini sınamak zorunda kalabilmektedirler. İşkence, açlık grevleri, silahlı çatışmalar, cezaevleri ve adli hekimlik uygulamaları pratik içinde hekimlerin net bir duruş almalarını gerektiren olgulardır. Bu olgularda hekimin sorumluluklarından biri, kendisine getirilen kişiyi tarafsız bir gözle ve tam anlamıyla muayene etmesi ve tıbbi bulguları yazılı olarak belirtmesidir. İşte bu noktada, hekimlik uygulamalarındaki en önemli tıbbi etik sorunlardan biri, �gerçekdışı adli rapor�karşımıza çıkmaktadır. Gerçekdışı adli rapor deyimiyle, kabaca kişinin bedenindeki fiziksel ve psikolojik izlerin/etkilerin adli raporda belirtilmemesini anlayabiliriz. Bunun anlamı, kişinin maruz kaldığı ya da kalacağı kötü muamele ve işkenceye bir biçimde ortak olmaktır.
Hekimin kişiyi muayene etmeden, hatta bazen görmeden rapor yazmasını, bulguları saptadığı halde belirtmemesini çeşitli nedenlere bağlayabiliriz. Hemen aklımıza gelen, hekimin o anda yaşayabileceği endişe ve korkudur.
�... Çok kötü bir durumdayım. İşkencenin açık belirtilerini görebiliyordum. Ancak raporda bunu belirtemedim. Korkunçtu. Eğer belirtseydim, ya sürülürdüm ya da faili meçhul bir cinayete kurban gidebilirdim. Bir hekim olarak kendi onurumu çiğnemiş oldum.�(4)
Hekim başına kötü birşey gelmesinden, en azından otoriteyle ters düşmekten çekinmektedir. Şimdi olmasa bile, ileride kendisine ve/veya yakınlarına olumsuz bir etkisi olabilecektir. Bu durumda sorumluluğu yerine getirmez ve �darp ve cebir izi yoktur�ifadesiyle raporu geçiştirir.
Diğer bir neden, bilgisizliktir. Adli tıp uzmanlarının sayıca yetersizliği nedeniyle, adli raporlar çoğunlukla sağlık ocaklarında ve devlet hastaneleri acil servislerinde görev yapan pratisyen hekimler tarafından verilmektedir. Tıp öğrenimi sırasında Tıbbi Etik ve Adli Tıp dersleri aracılığıyla gerekli eğitimi almayan pratisyen hekimler, adli raporlarda biçim ve içerik olarak hatalar yapabilmektedirler. Halbuki rapordaki bir cümle, kişinin hapse girmesine, sigortadan tazminat alamamasına ya da bizim olgumuzda olduğu gibi işkence görmediğinin kanıtlanmasına neden olmaktadır. Bunun anlamı zamanla anlaşılmakta, ancak pratik içinde öğrenme sürecinde yapılan hatalar birçok kişinin yaşamını etkileyebilmektedir.
Düşünmek bile istemediğimiz, ancak yaşanan örnekleriyle sık sık yüzyüze geldiğimiz başka bir neden, hekimin kötü niyetidir. Bu olguda hekim teorik olarak gayet bilgilidir, hatta konunun uzmanı olabilir. Ancak politik düşüncelerini profesyonel mesleğine karıştırır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi�ni, uluslararası sözleşmeler ve bildirgeleri (Dünya Tabipler Birliği Uluslararası Etik Kodu, Cenevre Bildirgesi, Hekimlik Ahlakı Uluslararası Yasası, Tokyo Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliği�nin İnsan Hakları Konusundaki Kararı gibi), Anayasa�yı ve diğer iç hukuk metinlerini çiğnemekten kaçınmaz. Çünkü arkasındaki devlet desteğini, hem hastayı getiren polisin gözlerinde, hem de Memurin Muhakematı Kanunu ve diğer koruyucu yasalarda elle tululur biçimde hissetmektedir.
�... Diğer doktor bayandı. Beni muayene odasına aldı. Ona göğüslerim ve vajinama elektrik verildiğini söyledim. Göğsümdeki yanık izlerine baktı ve hiçbirşey görmediğini söyledi.� (5)
Bu olgudaki hekim için karşısındaki insan bir hasta değil, terörist - anarşist - bölücü vs. ve içinde bulunduğu durumu fazlasıyla hakeden biridir. Bu bakış açısıyla, �normal�hastalara uygulanan süreç, bu olguda değiştirilebilir; �darp ve cebir izi yoktur� ifadesiyle devletin kendini korumasına yardımcı olunur!
Etyolojiyi böyle tanımladıktan sonra, korunma açısından yapılabilecekler tartışılabilir. Meslek örgütü mekanizmalarında bu tür olgular, en yüksek cezalara çarptırılabilmektedirler. Ancak bu �en yüksek�ceza, tahmin edildiği gibi hekimlik uygulamasından tamamen men değildir. 80 öncesi Türk Tabipleri Birliği (TTB) bu yetkiye sahipken; darbe sonrasının ilk icraatlarından biri bu yetkiyi kısıtlayarak, verilebilecek en yüksek cezayı altı ay men�e indirmek olmuştur. Diğer bir sorun, verilen cezaların uygulanmasıdır. Ceza verilen hekim serbest çalışıyorsa, işlettiği muayenehaneyi kapatıp kapatmadığının ya da arka sokakta yenisini açıp açmadığının denetlenmesi gerekmektedir. Eğer hekim devlet memuruysa, iş traji-komik bir hal alır:Memur hekim hastaneye gider, imzasını atar, maaşını alır, ama hasta bakmaz.
Daha kötü olasılık, hekime verilen men cezasının, bağlı bulunduğu kurum tarafından kabul edilmemesidir. Bu sorun en çok adli raporlar konusunda gündeme gelmektedir. Burada kullanılan klasik argüman, men edilen uygulamanın hasta bakmak olduğu, rapor vermeyi içermediğidir. Bunun en son örneği, İstanbul�da yaşanan olaydır. Daha önce �işkence izlerini gizlediği�gerekçesiyle İstanbul Tabip Odası tarafından altı ay meslekten men edilen bir adli tıp uzmanı, halen aktif olarak görevini sürdürmekte ve hastalığı nedeniyle görme yetisini giderek yitiren bir tutuklu için �acil müdahaleye gerek yoktur�raporu verebilmektedir. Ayrıca bu raporun altında bir göz hekiminin imzası bulunmamaktadır.
Ne yapılabilir noktasında somut bir öneri olarak, Şili örneğindeki gibi, bu tür raporları vermek zorunda kalan hekimlerin en kısa sürede yerel tabip odasını ve TTB�ni durumdan haberdar etmeleri gündeme getirilebilir. Elbette öncelikle yapılması gereken, pratisyen hekimlerin mezuniyet öncesi ve sonrası dönemlerde eğitilmesi, başvurulabilecek mekanizmalar hakkında bilgilendirilmeleridir. Böylece hekimler daha net tavır alabilecek, karar vermeleri kolaylaşacaktır.
Tabip odalarınca verilen cezaların uygulanmaması, meslek örgütünün etkinliğini ve gücünü azaltmaktadır. Yapılabilecek şeylerden belki de en önemlisi, bu isimlerin TTByayınlarıyla, hatta basın yoluyla diğer sağlık çalışanlarına ve halka duyurulmasıdır. Ayrıca, uzmanlık dernekleriyle işbirliğine gidilerek, sözkonusu hekimin bilimsel etkinliklere katılması, söz alması engellenebilir. Bu tür eylemlerin etkinliği tartışılabilir. Ancak yaşanan süreç, birtakım pratik önlemleri alma zorunluluğunu dayatmaktadır.
kaynaklar
1- �Torture in Turkey & Its Unwilling Accomplices�, A Report by Physicians for Human Rights, 1996, s. 114
2- a.g.e., s. 130 / 3- a.g.e., s. 53 / 4- a.g.e., s. 135 / 5- a.g.e., s. 61
* Dokuz Eylül Üniversitesi, Halk Sağlığı AD, Arş. Gör.
***
gerçeğe aykırı raporlar
Bilirkişilik dışında hekim, eczacı ve sağlık memurları hükümetçe güvenilecek bir belgeyi (sağlık ve istirahat raporları gibi)gerçeğe aykırı olarak hatır için, para veya menfaat karşılığında verirlerse cezalandırılırlar.
TCK 354. maddesine göre;
* Hatıra binaen rapor verilmesi:Hekim, eczacı ya da sağlık memurlarından biri hükümetçe emniyet ve itimat olunacak bir belgeyi hatır karşılığı hakikate aykırı olarak verirse 3 aydan 8 aya kadar hapis ve ... para cezasıyla cezalandırılır (354/1).
* Fazla/fahiş bir zarar oluşması:Bu gibi gerçeğe aykırı belgeye dayanılarak sinir ve akıl hastalıkları kurumlarına kabul ve orada ikamete mecbur edilmesi gerekmeyen bir kimse bu kurumlara kabul ve orada ikamete mecbur edilir veya başkaca fazladan bir zarar oluşursa failin göreceği ceza 1 yıldan 3 yıla kadar hapistir (354/2).
* Çıkar karşılığı rapor verme:Eğer 1. fıkrada yazılı eylem, failin kendine ya da başkalarına verilmiş veya vaat ve temin olunmuş para vesair çıkar karşılığında irtikap olunmuşsa (gerçekleştirilmişse)göreceği ceza 2 yıldan 4 yıla kadar hapistir (354/3).
* Eğer belgeden 2. fıkradaki yazılı bir zarar meydana gelmişse ceza 3 yıldan 5 yıla kadardır. Her halde bu cezalarla beraber ilk fıkradaki para cezası iki kat olarak hükmolunur (354/4).
Yukarıda belirtilen durumlarda (TCK282, 286, 354)oluşan durumlar için tazminat davası da söz konusudur.
***
İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu üyesi Dr. Yıldırım Gülhan: �TTB ile odaların, cezaları direkt uygulayıcı makam olması gerekir�
Tabip Odası olarak gerçekdışı raporların duyumunu aldığımızda direkt olarak müdahil olup bu tür olaylar hakkında soruşturma açabilir miyiz?
Yazılan sahte rapordan ötürü doğrudan mağdur olmasa dahi, meslek onurunun incindiğini düşünen herhangi bir hekim, tabip odasına, sahte rapor yazan meslektaşı ile ilgili suç duyurusunda bulunabilir mi?
6023 sayılı TTBYasası, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi ve hekimlere ilişkin diğer mevzuat ile TTBve tabip odaları tarafından usulüne uygun olarak çıkartılmış olan tüzük, yönetmelik, genelge vb. düzenlemelere aykırı davranılmış olması halinde; eylem sahibi hakkında soruşturma başlatılır. İhbar, şikayet vb. şekilde fiil öğrenilmiş olabileceği gibi, bunların hiçbiri mevcut olmadan Tabip Odası tarafından herhangi bir şekilde fiilin öğrenilmiş olması da soruşturma başlatılması için yeterlidir. Yani disiplin soruşturması açılabilmesi için herhangi bir şahsın başvurusu aranmamakta olup, Tabip Odası kendiliğinden soruşturma başlatabilir.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi�nin 6. maddesi �Tabip, sanat ve mesleğini icra ederken hiçbir tesir ve nüfuza kapılmaksızın, vicdani ve mesleki kanaatına göre hareket eder�, 7. maddesi�Tabip, sanat ve mesleğinin icrası dışında dahi olsa meslek ahlak ve adabı ile telif edilemeyen hareketlerden kaçınır�, 16. maddesi�Hususi bir maksatla veya hatır için rapor veya herhangi bir vesika verilemez�, 38. maddesi �Tabip, meslektaşlarını zemmedemeyeceği gibi onları küçük düşürecek diğer tavır ve hareketlerde de bulunamaz� demektedir.
Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere Tabip Odası, konuyla ilgili olarak direkt veya bir hekim tarafından suç duyurusunda bulunulması üzerine soruşturma başlatabilir.
Onur Kurulu�nun elinde bu dönemde bu tür sahte raporlarla ilgili dosya var mı?
Bu dönemde Onur Kurulu�na böyle bir nedenle, şu ana kadar bir dosya ulaşmadı.
Mart 1998�de İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu tarafından 6 ay meslekten men cezasına çarptırılan ve cezası TTBMerkez Konseyi Yüksek Onur Kurulu tarafından 30 Mayıs�da onaylanan Dr. Nur Birgen hakkındaki karar, çalıştığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından hâlâ uygulamaya konmadı. Bu konuyla ilgili gerekli yasal yazışmaların hem meslek örgütü düzeyinde, hem de Sağlık Bakanlığı düzeyinde yapıldığını biliyoruz.
Siz bundan sonra İTOOnur Kurulu kararının işleme konması için nelerin yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Sizin de belirttiğiniz gibi, Yüksek Onur Kurulu�ndan onaylanıp kesinleşen geçici meslekten men cezalarının uygulanması Sağlık Bakanlığı�nca yapılır (6023 sayılı yasa, madde 42). 6023 sayılı TTByasasının 49. maddesi �Memur olsun, serbest olsun, Yüksek Haysiyet Divanı kararı ile geçici olarak sanat icrasından men edilen üyeler, hiç bir surette sanatlarını icra edemeyecekleri gibi, hasta kabul ettikleri yerler de kapatılır. Bu karar ilgililerce bilinmek üzere sağlık vekaletince münasip görülecek yollarla ilan olunur ve tatbiki sağlanır. Sanat icrasından meni müddetince memur azaların memuriyetleri ile ilgili vazifelerine halel gelmez� demektedir. Yasadan da anlaşıldığı gibi, serbest çalışanların muayenehaneleri kapatılıyor. Pratikte de bu böyle, burada sıkıntı yaşanmıyor. Sıkıntı, sadece kamuda çalışanlardaki uygulamada yaşanıyor. Yasa, sanatlarını yapamayacaklarını, ancak memuriyetlerinin devam edeceğini söylüyor.
Bunun yorumu çok geniş. Bana göre böyle bir ceza alanın, hekimlik uygulamasında bulunamaması, bu yaptırımı Sağlık Bakanlığı�nın ilgili birim amirine uygulatma emri vermesi, uygulamayı yapmayan ilgili birim amiri hakkında görevi ihmalden soruşturma açması gerekir, diye düşünüyorum. Daha net çözüm, 6023�teki ilgili maddelerin yaptırım gücü olacak şekilde düzeltilmesi ve TTBile odaların bu cezaları direkt uygulatıcı makam olması gerekir.
Daha onurlu mesleki ortamın yaratılabilmesi için önerileriniz?
Öncelikle hekimlerin tıbbi etik kurallara uyması ve TTB ilkelerine sahip çıkması gerekiyor. Uymamanın hiçbir gerekçesi olamaz. Ancak hekimler, özlük hakları açısından farklı uygulamalara maruz kalmamalı, bu hakları garanti altına alınmalıdır. Ekonomik durumu, yaptığı görev nedeniyle rahatlatılmalı, serbest piyasa ekonomisinin getirdiği sağlıktaki rekabet ortamında ezilmemelidir. Kamusal sağlık hizmetleri desteklenmeli, tıp fakültesi sayısı ve kontenjanları kalite göz önüne alınarak yeniden gözden geçirilmelidir. Daha birçok şey sayılabilir. Çözüm yolu, hekimlerce desteklenen güçlü bir meslek örgütünden geçmektedir.

***
MANİSA MEKTUBU
Dr. Ertuğrul Demirpehlivan
Hepinizin mutlaka duyduğu, ülkemizde yaşanan pek çok şey gibi unutabildiği bir olayı anımsatacağım sizlere. Önce yıllarca cezalar alan, daha sonra beraat eden, yaşları 15 - 19 arasında değişen Manisalı gençlerin ve bu hikayede kendi payına düşeni yaşayan bir hekimin hikayesini...
1995 yılının son gününde Manisa Devlet Hastanesi�nin Acil Servisi�nde 2 hekim arkadaşımla birlikte yılbaşı gecesini de kapsayacak nöbetimizin yarılandığı saatlerde, polis, 15 kadar gençten oluşan kızlı-erkekli grubu adli rapor almak üzere getirdi. Polislerin �Hocam, bu gençleri getirdik, raporlarını verin de gidelim� üslubu ve acil servisin kendi telaşı arasında gençleri muayene odasına aldık. Polisleri odadan çıkarıp, teker teker gençlerin muayenesini üzerlerini önemli ölçüde soyarak yaptık. (Erkeklerin cinsel organlarını veya kızların memelerini incelemeden) ortamın genel olağan(!) havasının da etkisiyle �Darp ve cebir izi yoktur�içerikli raporlarımızı yazarak gençleri gönderdik. Sonrası malum. Gençlere 20 yıllara varan hapis cezaları, ardından oluşan kamuoyu baskısı ve sonrasında gelen beraat.
Olayın hekim ayağı ise, en az bilinen yönü. Ortada birbiri ile çelişen birsürü rapor. Bir yanda gençlerin gözaltına alınmalarının 2 - 3 gün sonrasına ait Manisa Devlet Hastanesi Acil Servisi�nden verdiğimiz ve sağlam olduklarını belirten raporlar; diğer yanda gözaltı süresinin ortalarında sağlık ocağından alınarak Emniyet binasına götürülen doktorlarca Emniyet binasında yapılan muayeneler sonucunda verilmiş olan sağlam raporları ve bütün bunların yanında ebatları küçük de olsa kızların göğüslerinde saptanan ekimozlar içeren ve işkence delili oluşturan, cezaevi sürecinde düzenlenmiş olan hekim raporları.
TTB Onur Kurulu�nun, Acil Servis�te düzenlediğimiz raporlar için 3 hekim olarak bizlere, �Emniyet�ten gelen kağıtların arkasına raporları düzenlemiş olmak ve raporları mühürlü zarfla yollamayarak yapılan usulsüzlük vb.� nedeniyle verdiği kınama cezası. Emniyet�e giderek orada �muayene yapıp rapor düzenleyen� hekimlere verilen ve benim burada tartışmadığım başka bir kategoriye giren hekimlere verilen daha ağır cezalar.
Bir anda kendini bir işkence sürecinin içinde bulan, bunun hukuki ve vicdani hesaplaşmasını yaşamak zorunda kalan bir hekim olarak, yaşanan bu olayın bu ülkede, işkencenin, işkencede hekim sorumluluğunun, bedeli ağır da olsa gözler önüne serildiği bir olay olduğunu düşünüyorum.
Demokrat, duyarlı bir kimliğe sahip olmak, daha önce tabip odasında ya da sağlık sendikasında çeşitli görevler almış olmak, bu ülkede muhalif olan herkesin gözaltında aşağı yukarı aynı �muameleye�maruz kaldığını bilmek, böyle bir durumun önüne geçmek için her zaman yeterli olamayabiliyor.
Yüzlerce hekimin günlük uygulamada yaptığını, hatta biraz daha özenerek yapmış olsan da, 5 tane gencin tüm bir dava sürecini ve yaşamını belirleyecek bir sonucun nedenlerinden biri haline gelebiliyorsun. İçinde bulunduğumuz yoğun çalışma temposunda, yaşadığımız ülkenin gerçeklerine de yabancılaşmaya başlıyoruz. Yaşadığımız ülkenin nasıl bir gözaltı - sanık - suç - suçlu ilişkisi kurduğunu unutabiliyoruz. Oysa, sadece alınması gerektiği için alındığı varsayılan bir adli rapor�un bir sürecin tamamını belirleyebileceğini sürekli ve sürekli ön planda tutmak gerekiyor. Yoksa sadece polisi odadan çıkararak, vücudu önemli ölçüde soyarak yaptığımız bir muayene ile verdiğimiz rapor daha sonra bizleri hiç ummadığımız kadar etkileyebiliyor. Sadece üzerini çıkararak yapılan bir muayene yeterli değil, bazı bölgelerdeki izleri göremeyebilirsiniz. Sadece fiziki muayene yeterli değil, 17 yaşındaki bir genci daha sonra intihara kadar sürükleyen psikolojik travmayı atlayabilirsiniz. Yani tüm bunları her an akılda tutarak davranmak, hekim olarak bir mesleki sorumluluk, insan olarak da bir insanlık görevi.
Çünkü bu ülkede işkence var! Ve hekimler (işkencelere aktif olarak katılan ya da bilinçli sağlam raporları veren hekim(!)leri bir yana bırakırsak)işkence sürecinin denetlenmesinin - yok edilmesinin önemli bir yerinde. Yalnızca anlattığım somut olaydaki mağdur gençler açısından değil, işkencenin önlenebilmesi açısından da hekimlere ciddi görevler düşüyor. Çocuklarımızın, insanlarımızın işkenceye maruz kalmasını engellemek için hekim sorumluluğunu yerine getirmek, en az trafik kazası geçiren bir hastayı yaşatmak, lösemili bir çocuğu yaşatmak kadar önemli.
TTB Onur Kurulu�nun bizlere verdiği cezaya ilişkin de bir kaç şey söylemek istiyorum. Varsın TTB Onur Kurulu, önceden benzeri olmuş davalara göre bize daha ağır bir cezayı (kınama)eksiklik ve usulsüzlük nedeniyle vermiş olsun.
Eğer bu ceza, ülkemizde hekimlerin adli rapor konusundaki duyarlılığını artıracaksa,
Eğer bu ceza, ülkemizdeki insan hakları mücadelesinde hekimin görev ve sorumluluğu konusunda eğitici olacaksa,
Eğer bu ceza, bu ülkede başka çocukların, insanların işkence görmelerini engelleyecek bir sürecin parçası olacaksa, bu cezayı çekmeye hazırım. ?
(Not:Dr. Ertuğrul Demirpehlivan�a Manisa Tabip Odası tarafından verilen cezanın gerekçeli kararını elde edemediğimiz için yayınlayamıyoruz. - Hekim Forumu)

***
HABERLER
UZMANLIK ÖĞRENCİSİ (ASİSTAN) GÖZÜYLE TIPTA UZMANLIK EĞİTİMİ, 29 KASIM 1998 / İSTANBUL, SONUÇBİLDİRGESİ
İstanbul Tabip Odası Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu tarafından 29 Kasım 1998 günü, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Oditoryumu�nda düzenlenen sempozyuma 13 eğitim kurumundan 97 hekim katılmış, aşağıdaki sonuç bildirgesi oybirliğiyle kabul edilerek kamuoyuna açıklanması ve yetkililere ulaştırılması benimsenmiştir:
1- Genel bütçeden sağlığa ve eğitime ayrılan pay artırılmalıdır.
2- Yeni tıp fakülteleri açılmamalı, mevcut tıp fakültelerinin öğrenci kapasitesi eğitim verebilecekleri sayılarla sınırlandırılmalıdır.
3- Tababet Uzmanlık Tüzüğü�nde yapılması planlanan değişiklikler bir an önce yürürlüğe konulmalıdır.
4- Eğitim hastanelerinin eğitim işlevleri artırılmalı, akademik nitelikleri geliştirilmeli, eğitim anlayışı yeniden şekillendirilmelidir.
5- Eğitim Hastaneleri-Eğitim Planlama ve Koordinasyon Kurullarının (EPKK)işlevleri arttırılmalı, yeni tüzük kabul edilinceye kadar uzmanlık eğitimindeki sorunların çözümünde EPKKve Fakülte Akademik Kurulları etkili olmaya zorlanmalıdır.
6- Özel sağlık kurumlarında uzmanlık eğitimi verilmesi, hem bu kurumlar, hem toplum sağlığı ve hem de kamu sağlık kurumları sakıncalar taşıyacağından kabul edilemez.
7- Asistan hekimlere emeklerinin karşılığını alabildikleri ve eğitim için gerekli yaşam standartlarına uygun gelir düzeyi sağlanmalıdır.
8- Asistan hekimlerin can güvenliği sağlanmalıdır.
9- Nöbetlerin karşılığı verilmeli ve nöbet ücretleri artırılmalıdır.
10- Uzmanlık eğitiminin denetiminde TTB�nin ağırlığı artırılmalıdır.
11- Çalışma koşullarının belirlenmesi ve eğitim programlarının oluşumunda asistanlar söz ve karar sahibi olmalıdır. Eğitim hastanelerinde EPKK, Tıp Fakültelerinde Akademik Kurullara asistan hekimler de katılmalıdır.
12- Eğiticilerin eğitimi yapılmalı, değerlendirilmeli ve denetlenmelidir.
13- Eğitim hastaneleri ile tıp fakülteleri arasında işbirliği ve afiliyasyon olanakları geliştirilmelidir.
14- Uzmanlık eğitiminin standardizasyonu için somut adımlar atılmalıdır.
15- Eğitim hastanelerinde de alt uzmanlık dallarının kurulması için hukuki altyapı oluşturulmalıdır.
16- Yeterlilik kurulları yoluyla eğitimin standardizasyonu ve denetimi gündeme alınmalıdır.
Kamuoyunun, tıpta uzmanlık eğitimi veren sağlık kurumlarının yöneticilerinin, başta Sağlık Bakanlığı ve YÖK olmak üzere ilgili tüm tarafların dikkatine saygıyla sunulur.
İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU / SEMPOZYUM DÜZENLEME KURULU
***
Türk Tabipleri Birliği Genel Pratisyenlik Enstitüsü kuruldu...
Türk Tabipleri Birliği Pratisyen Hekimler Kolu kanalından yürüttüğü ve olgunlaştırdığı Genel Pratisyenlik Enstitüsü kuruluş çalışmalarını Temmuz 1998�de tamamladı. 5 Kasım 1998 tarihinde düzenlediği basın toplantısı ile kamuoyuna tanıttı.
Enstitü TTB�nin 2000�li yıllarda pratisyen hekimlik alanında fiilen başlatmayı planladığı mezuniyet sonrası mesleki eğitiminin kurumsal yapısını oluşturacaktır.
Tümüyle pratisyen hekimler tarafından 10 yılı kapsayan bir sürede aşağıdan yukarı adım adım geliştirilen bir kurum olması, ilk kez bir mesleki eğitiminin meslek örgütü sorumluluğunda olması nedeniyle özgün bir yapı olacaktır.
Enstitü kurulları bölgelerde küçük grup dinamiğine dayalı eğitim gruplarından başlayarak, eğitim koordinatörlerinden oluşacak genel kuruluna ve genel kuruldan seçilen, TTB�den gelen, eğitim koordinatörleri arasından belirlenen, Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, tıp fakülteleri, Pratisyen Hekimlik Derneği, Enstitü Bilim Kurulu temsilcilerinden oluşan 20 kişilik Genel Yönetim Kurulu ve bunun içinden belirlenen 5 kişilik Yürütme Kurulu tarafından demokratik ve kapsayıcı bir anlayışla yönetilecektir. (Dr. Mustafa Sülkü /Genel Pratisyenlik Ensitüsü Genel Sekreteri)
***
Tempo�ya tepki...
Tempo dergisinin �1000 Türk Doktoru�eki hekimler arasında tepkiyle karşılandı.
Gelişigüzel hazırlandığı ilk bakışta anlaşılan broşürde yer alan hekimlerin bazıları çoktan aramızdan ayrılmış, bazılarının görev yeri değişmişti. Büyük bir kısmı İstanbullu olan hekimlerin neye göre seçildiği belli değildi. Ayırım, haksız rekabete de neden oluyordu.
İstanbul Tabip Odası, üyelerden gelen tepkiyi dergiye iletti. Yönetim Kurulu, yargıya başvurmayı kararlaştırdı.
İLK SAYFA
***
SSK Göztepe Eğitim Hastanesi Diyaliz ve Organ Nakli Merkezi açıldı...
Yılda 35 - 40 bin hastanın yatarak tedavi gördüğü hastaneye bir ünite daha eklendi. �75. Yıl Diyaliz ve Organ Nakli Merkezi� ünitesinin açılış törenine, Çalışma Bakanı Çağan ve SSKGenel Müdürü Kılıçdaroğlu da katıldı.
Başhekim Doç. Dr. Fuat İpekçi, Merkez�de 38 diyaliz makinasıyla personel eksikliği tamamlandığında, cumartesi dahil üç vardiya çalışacak şekilde, ayda 2900 seans diyaliz yapılabileceğini ve 280 hastaya hizmet verileceğini ifade etti. Bu hizmetleri dışarıdan almak için harcanan 1 trilyon liranın Kurum�da kalacağını vurgulayan Doç. Dr. İpekçi, Nefroloji ve Organ Nakli bölümlerinin de kısa sürede faaliyete geçeceği belirtildi.
Tören sonrasında SSKGenel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, Bölge Sağlık Müdürü Dr. Hikmet Çevik, SSK müfettişleri ve sendikacıların da bulunduğu bir toplantıda konuşan Oda Başkanı Prof. Dr. Orhan Arıoğul, Çalışma Bakanı�na Oda�nın SSK konusundaki yaklaşımlarını aktardı. Açılan diyaliz merkezinin çok önemli bir hizmet göreceğini ancak kadro eksikliğinin mutlaka giderilmesi gerektiğini vurguladı. SSK�da elde edilecek gelişme ve başarıların diğer kamusal sağlık hizmetlerinde de sağlanabileceğinin bir göstergesi olacağına inandığını, SSK�nın bu nedenle hekimler için vazgeçilmez bir önemi olduğunu belirtti.
Çalışma Bakanı, Oda�nın SSK hizmetlerine ilişkin görüş ve desteğinin çok önemli olduğunu ifade etti ve kadro eksikliklerinin acil olarak geçici eleman istihdamı ile karşılanması yönünde bürokratlara talimat verdi.
***
6 Aralık Ankara yürüyüşü...
Hekimlik onuru, sağlık hakkı, hasta hakları, özlük haklarının geliştirilmesi...
Türk Tabipleri Birliği�nin son Olağanüstü Genel Kurulu�nda alınan kararlar bu kez bir yürüyüş ve miting ile kamuoyu gündemine getirildi. Gerçi hükümet düşürülmüştü. Ankara�da muhatap yoktu. Ama daha önce yapılan planlar değiştirilmedi. Geleneksel �Aralık buluşması�ndan vazgeçilmedi. Ülkenin dört bir yanından gelen hekimler Tandoğan Kavşağı�nda toplanıp Abdi İpekçi Parkı�na kadar beyaz bir yürüyüş yaptılar.
İstanbul Tabip Odası korteji de geleneksel hale gelen �Sağlıklı toplum, örgütlü emek�giysileriyle yürüyüşte yer aldı.
Yürüyüşün dikkat çeken noktalarından biri de çok sayıda tıp öğrencisinin katılımıydı. Fakülteden beri görüşemeyenler, eski dostlar, falan ilden bir süre önce tayin olmuş hekimler bu geleneksel buluşmaya katılmaktan dolayı hoşnuttu. İktidar sahiplerinden fazla bir şey beklenmiyordu. Her zamanki gibi soğuk ve yağmurlu bir havada gerçekleşen mitingi düzenleme komitesinin organize ettiği çay servisleri ısıttı. Bir de Tabip Odası yöneticilerinin bazı konuşmaları.
TTBMerkez Konseyi Başkanı Dr. Füsun Sayek, sürekli bir mücadele çizgisinin sürdürüleceğini açıkladı. Sıra �İ�harfine geldiğinde kürsüye gelen Oda Başkanımız ise daha çok halka seslenmeyi tercih etti:�Sağlık hakkını talep ediniz.�
İki otobüsten oluşan İstanbul kafilesi yağmurlu bir İstanbul akşamına geri geldiğinde, hafif bir yorgunluk yanında bir görevi yerine getirmiş olmanın hoşnutluğu paylaşılıyordu...
***
SSK�da �sosyal devlet� çizgisi...
SSK İstanbul Sağlık İşleri Müdürlüğü, geçtiğimiz aylarda iki kez yönetici değiştirdi. Doç. Dr. Faik Çelik�in Haziran ayında yönetime gelişiyle önemli bir atılım rüzgarı hissedildi. Göreve başlamasının ardından bir bültenle İstanbul�daki SSKçalışanlarına seslenen Doç. Çelik, görevi kabul etmesinin nedenlerini şöyle sıralamıştı:
1- SSK�nın bilinçli olarak yıpratılmasına ve özelleştirmeye gidecek bir sürece karşı koymak ve direnmek
2- 75. yılını kutlayacağımız Cumhuriyetimize ve onun kuruluş değerlerine sahip çıkmak, Sevr heveslisi ikinci Cumhuriyetçilerin, yani yeminli Atatürk düşmanlarının heveslerini kursaklarında bırakmak için çalışmak.�
Kısa sayılacak bir çalışma dönemi içinde SSKçalışanlarıyla seri toplantılar yaparak bu anlayışını anlattı. Üniversitelerle SSKarasındaki sorunları çözmede somut adımlar atıldı. Özellikle İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ile anlamlı bir ilişki sağlandı. Çalışma Bakanı ve SSKGenel Müdürü ile yapılan toplantıda İstanbul�a üç dispanser inşa edilmesi kararlaştırıldı. SSK sağlık kuruluşlarına yeni üniteler açılması planlandı. İstanbul Bölge Müdürlüğü�nde Kurum için görev yapmakta hevesli genç ve dinamik bir kadro oluşturuldu. Ancak özellikle atamalar konusunda Ankara ile farklı yaklaşımda olan Doç. Dr. Faik Çelik, Ekim ayı sonunda bu görevinden ayrıldı.
Bir süre sonra da aynı göreve Dr. Hikmet Çevik atandı. Dr. Çevik�in görevinde aynı çizgiyi sürdüreceği anlaşılıyor. Önceki dönemde planlanan projelerin yaşama geçirilmesi için ekip çalışması devam ediyor. İstanbul Tabip Odası yönetimi de, SSK değerlerine bağlı, Tabip Odası�nın çeşitli kurullarında görev yapan hekimlerin yönetim görevlerine gelmesinden duyduğu memnuniyeti çeşitli şekillerde Çalışma Bakanlığı�na iletiyor. Bu görevlendirmelerin SSK�ya ve hizmet alanlara getirdiği olumlu gelişmelere her gün yenileri ekleniyor. Darısı diğer sağlık kuruluşlarının başına...
***
Tabip Odası�nda bir komşu konuk: İlhan Selçuk...
Temsilciler Kurulu yeni dönem çalışmaları oldukça görkemli bir toplantıyla başladı. Kasım�da yapılan Divan seçimlerine 130 kişi katılınca Oda�nın 4. katındaki toplantı salonunda tadilat şart olmuştu. Ortadaki bölmenin açılmasıyla 200 kişi alabilecek bir salon oluşturuldu. Açılış için anlamlı bir de konuk çağrıldı:73 yaşında bir delikanlı, Cumhuriyet yazarı, �Cumhuriyet�in yazarı�İlhan Selçuk.
Kaç kişinin katılacağı merakla bekleniyordu. Geçtiğimiz yıllarda ortalama 30 üye ile toplanan Temsilciler Kurulu�nda, bu kez seçim olmamasına rağmen, salon dolmuştu.
İlhan Selçuk, ilan edildiği gibi �1923�ten bu yana Cumhuriyet�ile sınırlamadı 45 dakikalık konuşmasını. Bir anlamda insanlık tarihi, aydınlanmanın öyküsünü anlattı. Ortaçağın devrimlerle yıkılışını, Fransız, İngiliz devrimleriyle yeryüzünün aydınlandığını, Anadolu�nun bunu izlediğini belirtti. Kurtuluş Savaşı ve Türk Devrimi�nin Rus Devrimi ve Fransız İhtilali kadar önemli değişiklikler getirdiğini ve bu yüzyıla damgasını vurduğunu hatırlattı. 1940�lı yıllarda Cumhuriyet�in getirdiği yeni bir ortam içinde yaşarken Cumhuriyet�in anlamını o kadar farketmediğini, ancak belli bir yaşa geldiğinde ve 50�den sonra yaşanan gelişmelerle Cumhuriyet�in bu ülkeye neler getirmiş olduğunu gördüğünü vurguladı.
Bir başka mesaj daha verdi: �Aydınlanma sonunda insan ömrü uzar, aydın insan yaşamından önce doğar, ölümünden çok sonra ölür.�
Sohbetin ardından başlayan Temsilciler Kurulu toplantısında Oda çalışmaları, ilaçta patent uygulaması, SSKsağlık hizmetlerindeki gelişmeler tartışıldı...

***
Bütçeden sağlığa ayrılan paya protesto...
1999 bütçesinden sağlığa daha fazla pay ayrılmasını ve sağlık hakkı talebini gündeme getirmek amacıyla Kadıköy İskelesi önünde düzenlenen basın açıklamasına çevre sağlık kurumlarında çalışan hekimler katıldı. Başkan Arıoğul�un konuşma yaptığı, çok sayıda gazete muhabiri ve 3 TV kanalı tarafından izlenen açıklama sırasında �Artık yeter, sağlığımıza, emeğimize, geleceğimize sahip çıkalım� yazılı yaka kokartları taşındı.
Bu arada Türk Tabipleri Birliği�nin yayınladığı 500 adet Tıp Dünyası dergisi de halka dağıtıldı...
***
Dr. Nejat Yazıcıoğlu�nu andık...
Meslek hayatının büyük bölümünü işçi sağlığı ve meslek hastalıkları konusunun güncelleşmesi ve uygulamasının bilimsel temellere orturtulması için her platformda savaşmaya harcamış olan ağabeyimiz, Odamızın Genel Sekreterlerinden Dr. Nejat Yazıcıoğlu�nu 17 Kasım günü, ölümünün dördüncü yılında mezarı başında andık...
***
İstanbul Tabip Odası Spor Kompleksi...
Esenyurt Belediye Başkanı Dr. Gürbüz Çapan ile yapılan görüşme sonucu Tabip Odası�nın düzenlemesiyle, Boğazköy bölgesinde bir kültür ve spor kompleksi yapılması için alan ayrılmasına karar verildi.
Arazi bölgesinde yapılan inceleme sonucu, tıp kongrelerinin düzenlenebileceği kapalı spor salonu, yüzme havuzu ve yaz okulu yanısıra gelecekte konaklama olanakları yaratılabilecek bu mekan için, yaklaşık on dönümlük bir arazi ayrılması benimsendi.
Kademeli olarak yapılacak bu inşaat için hekimler arasında bir seferberlik başlatılması planlandı...
***
Bedelsiz internet servisi projesi...
İnternet servis sağlayıcı firmalardan çok sayıda abonelik alınarak, uygun koşullarda hekimlere verilmesi ve aidatını düzenli olarak ödeyen üyelere bedelsiz abonelik verilebilmesi için bankaların sponsorluk yapmaları konusunda görüşmeler sürüyor.
Bu projede, dağıtıcı olmanın vereceği avantajla, hekimlerle sürekli bağlantı içinde olmak, hekimlik ve Oda ile ilgili gelişmeleri sürekli olarak iletebilmek olanaklı hale gelecek...
***
10 Aralık: İnsan Hakları Günü...
10 Aralık 1948�de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu�nda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi�nin üzerinden 50 yıl geçmesine karşın, bu Bildirge�nin kaleme alınmasının gerekçeleri ne yazık ki tüm insanlar için ortadan kalkmış değil.
İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan insanlık onurunun, devredilemez insan haklarının, özgürlük, adalet ve dünya barışının temeli olması gerektiği idealini henüz gerçekleştirebilmiş değiliz.
Tüm insanların söz ve inanma özgürlüğüne sahip oldukları bir dünya henüz kurulabilmiş değil.
İnsan haklarının hukuk rejimi ile korunması ilkesi her ülke için gerçekleştirilebilmiş değil.
1789 Fransız Büyük Devrimi�nin kıvılcımıyla yakılan ışığın dünya üzerinde henüz erişemediği yerler var.
İnsan haklarının geliştirilebilmesi, bireylerin ve ulusların aydınlanmasıyla, hak aramaya dayanan bir yurttaşlık bilincinin gelişmesiyle ve bu amaçla örgütlenmeyi başarabilmekle mümkündür.
Cumhuriyet Devrimimizin atılımlarına rağmen, ülkemizde de insan hakları kavramının tam olarak yerleşmesi için daha yapacaklarımız var. Bunun için hak arama kültürünü geliştirmek zorundayız. Bunların içinde sağlık hakkının yurttaşlarımız tarafından talep edilmesinin yaşamsal bir önemi var.
Her zaman insanların acılardan, korkulardan uzak, dil-ırk-mezhep-cins ve renk ayrımı gözetmeksizin kardeşçe yaşamasını ilke edinmiş bir mesleğin temsilcileri olarak; yeni bir �bin yılın eşiğinde� * İnsanlık onuruna aykırı uygulamaların, işkence ve kötü muamelenin son bulması,
* İdam cezasının kaldırılması, * Sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hakkının istisnasız herkes için gerçekleştirilmesi, * Gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi... Bütün bunları sağlayacak olan yurttaşlık bilincinin gelişmesi için aydınlanma, haberleşme, örgütlenme ve düşünce özgürlüğü önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz...
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
***
SSK Göztepe Eğitim Hastanesi�nde panel...
Cumhuriyet�in 75. yılı nedeniyle SSKGöztepe Eğitim Hastanesi�nde yapılan �Cumhuriyet ve Sağlık�panelini kalabalık bir dinleyici kitlesi izledi.
Moderatörlüğünü Hastane Başhekimi Doç. Dr. Fuat İpekçi�nin yaptığı panele, konuşmacı olarak Dr. Erdal Atabek ve gazeteci Özkan Altıntaş katıldı.
Dr. Atabek konuşmasında, �Türkiye�de bozuk giden ne varsa düzeltecek olan bizleriz. Bence Atatürk�ü sevmek de budur� dedi ve koruyucu sağlık hizmetinin daha ucuz, kolay ve daha insani olduğuna değinerek hastalıkların olmamasını sağlamak için çalışmayı daha doğru bulduğunu belirtti.
Panelin bitiminde 1997 - 1998 döneminde hastaneden emekli olan doktor ve hemşirelere teşekkür plaketi verildi...
***
Müzelik karikatürler...
Dergimiz çizerlerinden Dr. Halis Dokgöz�ün, 1997 yılında katıldığı �Kıbrıs Uluslararası Altın Muflon Karikatür Yarışması� sonucunda, festival komitesinin onayı ile eseri �Kıbrıs Uluslararası Karikatür Müzesi�ne alınmış ve kendisi diploma ile onurlandırılmıştır. Kutluyoruz...
***
İstanbul Tabip Odası Tarihi...
Kuruluşunun 70. yılı dolayısıyla yapılacak etkinlikler çerçevesinde Oda tarihini kaleme almak amacıyla başlattığımız çalışmaya katkıda bulunmak isteyen üyelerimizin, arşivlerindeki her tür yazılı-görsel dokümanı (iade edilmek üzere) en kısa sürede Bediz Suner�e iletmelerini bekliyoruz. Tel:514 02 92
***
İŞYERİ HEKİMLİĞİ ALANINDAN HABERLER
Asgari ücretlerde artış...
1999 yılının ilk yarısına ait işyeri hekimliği asgari ücret listesi aşağıda sunulmuştur. Temmuz-Aralık 1999 tarihleri arasında geçerli olacak asgari ücret listesine de gelecek sayılarımızda yer vereceğiz.
Çalıştığınız birimdeki işçi sayısına karşılık gelen ücret bordrosunu en geç 15 Şubat 1999 tarihine kadar Odamıza iletmeniz mevzuat gereğidir. Geçmiş yıllardan edindiğimiz deneyimlere göre, meslektaşlarımızın bu konuda yeterince duyarlı davranmadıklarını biliyoruz. Odamız, tüm meslektaşlarımızın hekimlik onuruna yakışır bir mesleki uygulama içinde olmalarını sağlamayı temel görev kabul etmektedir. Bu kuralı yerine getirmeye özen gösterilirse, ilerde yapılması gerekecek uyarı içerikli yazışmaların önüne geçilmiş olacağını bir kez daha hatırlatırız.
İŞYERİ HEKİMLİĞİ ASGARİ SÖZLEŞME ÜCRETLERİ
KATSAYI: 335.000
İŞÇİ SAYISI BİRİM Ocak-30 Haziran �99
50- 74 375 126.000.000
75- 99 400 134.000.000
100-124 450 151.000.000
125-149 500 168.000.000
150-174 550 184.000.000
175-199 600 201.000.000
200-224 650 218.000.000
225-249 700 234.000.000
250-274 750 251.000.000
275-299 800 268.000.000
300-324 850 284.000.000
325-349 900 302.000.000
350-374 950 318.000.000
375-399 1000 335.000.000
400-424 1050 351.000.000
425-449 1100 368.000.000
450-474 1150 385.000.000
475-499 1200 402.000.000
500-524 1250 418.000.000
525-549 1300 436.000.000
550-574 1350 453.000.000
575-599 1400 469.000.000
600-624 1450 486.000.000
625-649 1500 503.000.000
650-674 1550 520.000.000
675-699 1600 536.000.000
700-724 1650 553.000.000
725-749 1700 570.000.000
750-780 1750 587.000.000
Tam gün 587.000.000
NOT:
50 işçinin altında işçi çalıştıran işyerlerinde, işçi başına aylık ücret hesaplaması için belirlenen birim, işçi başına 7.5�dir. (Ocak 1999: 7.5x335.000= 2.512.500.TL)
***
kurstan notlar...
Dr. Özcan Baripoğlu
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi
TTB ve Odamız tarafından düzenlenen İşyeri Hekimliği Sertifika Kursu yapıldı. 14-22 Kasım 1998 tarihleri arasında düzenlenen kursa, başvuru sırasına göre ilk 450 kişi çağrılmış ve bu çağrıya olumlu yanıt veren 216 hekim katılmıştır. 9 gün ve 62 saatlik yorucu bir maratonu takiben sertifika almaya hak kazanan meslektaşlarımıza ilişkin bazı bilgiler şöyle özetlenebilir:
� Katılımcıların %61�i pratisyen, %39�u uzman, %65�i erkek ve %35�i bayan hekimlerden oluşmakta. � Pratisyenlerden sadece kamuda çalışma oranı %77 iken bu oran uzman hekimlerde %52. � Kursiyerlerin %86�sı en az bir kez Oda�ya gelmiş, ilk defa gelenlerin oranı %14. � %46 hekim daha önce seçimlere katılmış, komisyonlarda çalışmış olan hekim oranı %2. � Çalıştığı birimlerdeki temsilcilik seçimlerine katılım oranı %33. � Herhangi bir nedenle bilgisayar kullananların oranı %60. � Hekim Forumu dergisinin her sayısını okuyanlar %38, ara sıra okuyanlar %46, derginin kendisine ulaşmadığını ifade edenler ise %16.
Kursiyerlerle yüzyüze yaptığmıız görüşmelerde kurs biçiminin �erişkin eğitimi�metodolojisine uygun olmadığı, sabah 09.00 akşam 18.00 arasında yoğun ve sadece anlatıya dayalı, öğretmen merkezli bir biçimin, kurslardan beklenen optimal verime ulaşmayı engellediği yönünde eleştiriler aldık.
Kursların daha esnek bir modele oturtulması gerektiği kursiyerler tarafından genel kabul görüyordu. Hafta sonlarına yayılmış yarım günlük programlar, akşam saatlerinde düzenlenen daha uzun zamanlı kurslar, sınavın hemen kurs bitiminde değil de bir süre sonra yapılması, değerlendirilmesi gereken öneriler.
Kurs yönetmeliğinde yapılması şart koşulan �yoklamalar� ise çoğu zaman kurs sorumluları ile kursiyerler arasında �tatlı-sert�gerilimler yarattı. Tarafların herşeye rağmen �mizah�duygusunu yitirmemeleri bu sıkıntılı anların aşılmasını sağladı. Yine de bu yoklama mecburiyeti konusunun yeniden değerlendirilmeye ihtiyacı var.
216 hekimin 4 ayrı salonda eğitim gördüğü bir organizasyonda şüphesiz bazı aksamalar olacaktır. Amacımız bu aksaklıkların bundan sonra tekrarlanmamasını sağlamaktır. Herşeye rağmen, düzenlediğimiz ankette, kursun her zaman tabip odası tarafından düzenlenmesi gerektiğini belirtenlerin oranının %100 olması bizi onurlandıran bir sonuç olmuştur. Bu sonuç, kursa yönelik eleştirileri daha dikkatli değerlendirmemize neden olmalıdır.
Meslektaşlarımıza yakışır bir eğitim ortamı yaratmak için daha farklı bakış açılarına ihtiyaç olduğu aşikardır. Biz de İstanbul Tabip Odası olarak bu kursun �uzaktan eğitim� yöntemiyle yapılması konusunda küçümsenmeyecek bir efor sergiledik.
İnsanların gündelik hayatını sekteye uğratmadan, geniş bir zamana yayılmış, tüm derslere ve sınava kendisinin belirlediği bir takvim dahilinde katılımını sağlayan bir yöntemin taslaklarını muhataplarına sunduk; ancak beklenen olumlu etkiyi yaratamadık. Master ve doktora programlarının bile uzaktan eğitim ya da bilişim teknolojisi yoluyla yapılmaya başladığı çağımızda bir kurs programının yönteminin hiç tartışılamaz hale gelmesini anlamakta zorluk çekiyoruz.
Uzaktan eğitim yöntemini Açık Öğretim Fakültesi deneyimi ile özdeşleştirip, bu fakültenin performansını referans kabul ederek eleştirenleri, uluslararası deneyimleri yakından izlemeleri konusunda uyarmak istiyoruz. Uzaktan eğitim; bir yıl içinde en az bin hekime işyeri hekimliği sertifikası sağlayacaktır.
Önerdiğimiz yöntemde hekimler zaman zaman kursun akademik kadrosu ile karşı karşıya gelecek, tartışmaya açık interaktif bir ortamda problem tanımlayıp, çözüm bulacaklardır.
Her bir kursiyer her konuyla ilgili olarak danışabileceği bir uzmanı bulabilecek ve takıldığı bütün noktaları tartışabilecektir. Her bir kurs döneminin yüzyüze iletişimi gerektiren bir parçası olacak ve hekimler, Oda yöneticileri ve akademik heyetle karşı karşıya geleceklerdir.
Nihayet hekimler, kurs dönemi ya da başka bir dönem sonunda sınava girme hakkına kavuşabileceklerdir. Sonuç; daha verimli, daha ekonomik, daha aktif, daha fazla katılımcının yer aldığı bir etkinlik olacaktır.
***
Notlar:
* Hekimlerin önemli bir kısmı kendilerine gönderilen yazıları dikkatle okumuyorlar.
* Bir yerde sınav yapılıyorsa, hekimler de dahil herkes kopya çekebilir.
* Bu kursun neden olabileceği bir aile faciası, bir Yönetim Kurulu üyesinin günah keçisi olması sayesinde önlendi.
* Hekimler ne yazık ki hâlâ çok sigara içiyorlar.
* Hekimler hayatı zorlaştırmayı seviyorlar.Yani hem kursa gelecek, hem nöbet tutacak, hem muayenehaneye bir uğrayacak vs. vs. vs. vs.
***
işyeri hekimliği sertifika kursları tarihçesi:
Dr. Şükrü Güner
Haziran 1987, 35. Türk Tabipleri Birliği Büyük Kongresi. Karar:�...Büyük Kongre, TTB Merkez Konseyini işyeri hekimlerini eğitimden geçirmek için sertifika kursları düzenlemeye görevli kılar.� Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Nusret Fişek. Yıllarını bu alana adamış. Genel Kurul kararı ile çalışmalar başlıyor. Çalışma heyecanı ve arzusu tarif edilemez...
4 Temmuz. 1980 tarihli İşyeri Hekimlerinin Çalışma Şartları Görev Yetkileri Hakkındaki Yönetmelik Açık. 6. Maddesi �İşyeri Hekimi, İşyeri Sertifikasına Sahip hekimdir� diyor. Bu sertifikayı, bir Kurum üstlenecek. Mezuniyet sonrası eğitim görevi olan TTBniçin üstlenmesin?Hatta bu zamana kadar neden gecikti?Tarihe dikkat edilirse, 2 ay sonra 12 Eylül darbesi. Ardından TTB�nin kapatılması. Sonra da kuruluş tarihinden beri 30 yıldır İstanbul�da olan genel merkezin Ankara�ya alınması.
ilk kurs
Ve ilk kurs 15-27 Şubat 1988 tarihleri arasında İstanbul�da yapılıyor.
Sertifika kursları bugün 10 yaşında. Kolay olmadı bugünlere gelmek...
Önce işverenler karşı çıktı. �...Siz kim oluyorsunuz da benim çalıştırdığım elemanı eğitiyorsunuz, benim alacağım hekime ne karışıyorsunuz?� diye. Çünkü tehlikeyi sezdiler. O zamana kadar işyeri hekimliği kurumunu istediği gibi idare ediyorlardı. Hem de son derece düşük ücretlerle...
Sonra kursa çağırdığımız hekimler karşı çıktı. Çünkü onlar, sayıları 50�yi geçmeyen bir kesim, yıllardır bir kısmı hiç işyerine uğramadan, bir kısmı da 8-10 işyerinde birden işyeri hekimliği yapıyorlardı. Kurslarla birlikte bu durumun fazla süremeyeceğini gördüler. Çünkü tabip odalarının ek görevleri üyeleri arasında eşit dağılımını sağlamak gibi yasalarından gelen sorumlulukları vardı.
kurumsallaşma yolunda atılan adımlar
İlk kurslar 33 saatti. Sonra 66 saate kadar çıkarıldı. Tabip odalarında işyeri hekimliği komisyonları kuruldu. TTBMerkez Konseyi, kurs eğiticilerinden oluşan bir Akademik Konsey oluşturdu.
İşyeri hekimi çalıştırmayan işyerleri takip altına alındı. Çalıştırmamakta ısrar edenler mahkemeye verildi. Ceza aldılar, mahkum oldular. İşyeri hekimliği yaparken haksızlığa uğrayan işyeri hekimleri sayısız davalar açtılar, çoğunluğunu kazandılar.
RP�li Çalışma Bakanı Necati Çelik�in, işyeri hekimliği uygulamasında tabip odalarını devre dışı bırakma girişimleri yasal kararla geri döndürüldü. Kısacası kurumsallaşma yolunda önemli adımlar atıldı.
İşyeri hekimliği ve bu alanda düzenlenen sertifika kursları tabip odalarımıza bir hareket, hekimlerimizin tabip odalarına duydukları ilgide ve kurdukları ilişkide bir artma getirdi.

bugünkü durum
İşyeri hekimliği kursları her ay bir tabip odamızda açılmakta. Buna rağmen taleplere cevap verememekte. Kasım ayında İstanbul�da açıldı. 4 sınıflı kursta 200�ün üzerinde hekim sertifika aldı. Daha sonra 4 kurs daha yapılsa, kurs sırasını bekleyenleri eritemeyiz. Kurslar 9 gün sürüyor. Bu zaman içinde 66 saat ders yapılmakta. A tipi dediğimiz bu genel eğitim kursları dışında, daha kısa süreli uygulama sorunlarına ve iş kolu özelliklerine yönelik B ve C tipi kurslar da düzenlenmekte.
Özellikle A tipi kursların yoğun bir program içinde verilmesi ve kursa katılmak isteyen sırada pek çok hekimin olması yeni arayışlara neden olmaktadır. Azınlık bir görüş, yeterli sayıda sertifika sahibi hekim olduğunu, bu nedenle kurs sayısını azaltmayı savunmakta. Diğer bir azınlık görüş de, bu 66 saatin yetersiz olduğu görüşündedir. Bir grup ise bu eğitim sisteminin değiştirilerek, uzaktan eğitim yöntemi geliştirilerek �açık öğretim�tipi bir modeli savunmaktadır.
ne yapılmalı?
Gerçekten de A tipi kurslarda yoğun bir eğitim uygulanmaktadır. Zaman zaman da takip edilmesi güç bir durum yaratmaktadır. Değişim zorunludur. İşyeri hekimliği sertifika kursları çalışmaları ortamımızda iki önemli gelişme sağlanmıştır. Birincisi hekimlerimizin tabip odalarıyla ilgilerini ve ilişkilerini arttırmıştır. İkincisi ise tabip odası yönetimlerine aktivasyon sağlamıştır. Oda çalışmaları hareketlenmiş, işyeri hekimliği komisyon çalışmaları ilgi görmüş ve bu durum her oda faaliyetine yansımıştır.
Sertifika kurslarının salt açık öğretim şeklinde verilmesi, bu olumlu gelişmeleri geriye götüren bir sonuca sebep olacaktır. Ayrıca öyle konular vardır ki, bunları ne teksirle, ne kasetle, ne de yayınla anlatabilirsin. Öyle konular vardır ki, bir topluluk önünde tartışma ister. Buna karşın eski modelin de değişiminin gerekli olduğunu düşünüyoruz. O halde ne salt bir açık öğretim uygulaması, ne de eskisi gibi yoğun kurs eğitimi, her ikisini de içeren �hybrid�(hibrid)bir model uygulamalıyız.
Derslerin önemli bir kısmı (3/4�ü)açık öğrenimle verilirken, geri kalanı 15 saatlik bir kısmı 3 günlük bir kursla, sıkılmadan, günde 5 saatlik derslerle verilebilir. Bu modelle işyeri hekimliği çalışmalarının tabip odası ortamında yarattığı olumlu hava da devam ettirilmiş olur.
Bu hibrid model üzerinde anlaşıldığı takdirde, bu alandaki mevcut Yönetmelik değişiminden başlayarak önemli bir hazırlık devresinin geçmesinin zorunlu olduğu kanısındayım.
* İstanbul Tabip Odası, TTB Genel Kurul Delegesi
***
işyeri hekimliği kursları 1999 takvimi
1999 yılı İşyeri Hekimliği A Tipi Sertifika Programı Kurs tarihleri, TTB Merkez Konseyi�nce belirlendi.
Buna göre 1999 yılında İstanbul�da, 24 Nisan - 2 Mayıs ve 23 - 31 Ekim 1999 tarihleri arasında iki kurs yapılacak...
***
�olağandışı durum tıbbı�
Dr. H. İbrahim Durak
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Eğitimi Birimi
Dünyadaki son gelişmeler olağandışı durum olarak dilimize yerleşmeye başlayan �disaster�kavramının, tıp alanı içinde de yerini bulmasına yol açmıştır. Disaster Medicine kavramı altında gerek akademik yapılarda ve gerekse diğer gönüllü ya da özel kuruluşlarda olağandışı durumlarda sağlık hizmetlerine yönelik olarak eğitim, planlama, danışmanlık, organizasyon gibi konularda çalışmalar yapılmaktadır. Bu alanda çalışan yapılara bakıldığında �Olağandışı Durum Tıbbı�nın çalışma alanı olarak deprem sel baskını, hortum, kasırga gibi doğal afetleri ve insan eliyle oluşan çatışma, iç savaş, büyük çaplı iç ve dış göç, büyük kazalar gibi yıkımları kapsadığı söylenebilir. Tüm bu doğal ve insan eliyle oluşan yıkımların ortak noktası öncelikle insan hayatını ve sağlığını tehdit etmeleri ardından para ve mal kayıplarına sebep olmalarıdır. Sonuçta olağandışı durumlar alanında çalışan tıp mesleği üyeleri, fiziksel ve ruhsal sağlık boyutunun ötesinde olağandışı durumu ortaya çıkaran tüm bileşenler ve etkileri konusunda da bilgi ve deneyim sahibi olmak zorundadırlar.
Olağandışı durumlar deprem örneğinde olduğu gibi çok kısa sürede ortaya çıkabilirler. Aynı zamanda kıtlık, kuraklık ve göç örneklerinde oldukları şekliyle çok uzun süreçlere de yayılabilirler. Ortaya çıkma biçimleri etkilenen bölgelerin coğrafi, sosyal ve politik yapılarının özelliklerine sıkı sıkıya bağımlıdır. Bu anlamda bir olağandışı durum ortaya çıkmadan önce ortaya çıkma zamanı, şiddeti ve etkisi ve etki alanı öngörülemez gibi görünse de; sanılanın aksine beklenmedik değildir. Dünyadan ve ülkemizden örnekler bunu doğrulamaktadır. Fay hatlarında kurulan depreme dayanıksız yapılaşmış şehirlerde orta şiddetteki depremler bile büyük can ve mal kayıplarına sebep olurlar. (Erzincan, Dinar, Adana, San Francisco, Mexico City depremleri gibi) Fiziksel altyapısı yeterli olmayan şehirlerde ya da doğanın tahrip edilerek kazanılan tarımsal alanlarda sel baskınları olağandışı değildir. (İzmir, Senirkent, Antalya, İstanbul sel baskınları gibi) Aynı zamanda politik ve sosyal baskı altındaki bireylerin birbirlerine ve baskı sistemlerine fiziksel güç kullanımından, tehdit altında kaldıkları yaşama alanların terketmeye dek uzanan tepkileri de öngörülemez olağandışı durumlar değildir. Gene uygunsuz yoy ve zemin koşullarında eğitimsiz ve denetimsiz bir sürücü ve araç kalabalığı bu şartları taşıyan ülkelerde bir trafik terörü yaratabilirler.
Kısaca özetlenecek olursa, yaşadığımız yüzyılda artık deprem dışında olağandışı durumların ortaya çıkma zamanları tespit edilebilmektedir. İnsanoğlu depremlerin ortaya çıkma zamanlarını tespit edebilecek gelişkin teknolojik sistemler hakkında ciddi bir bilgi birikimine sahiptir. Bunun yanısıra depremler dahil tüm olağandışı durumların yıkım düzeyleri ve alanları öngörülebilmektetir.
Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın bir olağandışı durum zaman etseninde üç ayrı parçaya ayrılabilir ve her dönem kendi içerisinde gerek sağlık ve gerekse diğer disiplinlerde yapılabileceklere dair bir takım temelleri içerisinde barındırır.
***
olağandışı durum öncesi; �hazırlıklılık�
Tanımlı bölgelerin coğrafi, sosyal ve politik yapılarının ışığında önceki deneyimlerden de yararlanarak, ortaya çıkabilecek olağandışı durumlara yönelik bir etki ve risk analizi yapılmalı ve bu doğrultuda eldeki insani ve teknolojik kaynaklar organize edilmelidir. Aynı zamanda olağandışı durumlara neden olabilecekleri ya da etkileri artırabilecekleri saptanan yapılar hızla iyileştirilmelidir.
***
olağandışı durum sırası ve olağandışı durum sonrası;
�organizasyon ve uygulama�
Olağandışı durumun yıkımını hafifletmek ve yatıştırmak için yapılan hazırlık planı yerine getirilmeli ve hazırlıkta öngörülmemiş durumlara yönelik acil çözümler üretilmelidir. Aynı zamanda sistematik ve kronolojik kayıtlar tutularak, yaşanan yıkım diğer bölgelerin hazırlıklılığına katkıda bulunabilecek bir deneyime dönüştürülmelidir.
Tüm bu coğrafi, sosyal ve politik bağımsız değişkenlerden kaynaklanan olağandışı durumlar toplumsal yıkımlara başlamadan ya da belirtileri görüldüğünde önlemleri alınırsa olağan hale dönüşmeleri ve sistematik yıkımları engellenebilir. Bunun tek koşulu bu bağımsız değişkenler açısından tanımlı bölgelerde hazırlık planları yapmaktır. Hazırlık planlarını üretemeyen ülkelerde olağandışı durumların etkilerine yönelik; yardım, iyileştirme, yatıştırma, yanıt sistem ve uygulamaları ek olağandışı durumlara sebep olmakta ve toplumlar bir yerine iki olağandışı durumla karşı karşıya kalmaktadırlar. Başka bir bakış açısıyla geri kalmış ve gelişmekte olan pek çok ülkede olağandışı durumlara yanıt sistemlerinin hazırlıksızlıkları; doğal afetlerin ya da insan eliyle oluşmuş yıkımların üzerine yeni yıkımlar ekleyebilmekte ve bu bileşke daha fazla yıkıma sebep olmaktadır.
***
TTB, Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kursu yapıyor
Devlet organları ve ilgili örgütlenmelerin gündemine bir türlü giremeyen, �olağandışı durumlardaki sağlık hizmetleri�nin nasıl verileceğine ilişkin eğitimi birkaç yıldır Türk Tabipleri Birliği üstlenmekte ve sürdürmektedir. Yapılan bir proje ile Avrupa Birliği�nin de katkı ve destek verdiği, hekimlere yönelik kurslar düzenleniyor.
Bu konuda gerekli bilgi birikimine sahip olan ve bunu kendi özel çalışmalarıyla tamamlayan İzmir 9 Eylül ve Ege Tıp Fakülteleri�nin Halk Sağlığı Anabilim Dalları�nda görev yapan bir grup eğitimci hekim ülkemizi gezerek bu kursları Türk Tabipleri Birliği adına yürütüyorlar. İzmir, Diyarbakır, Urfa, Adana, Van, İstanbul, Adıyaman gibi illerde yapılan bu kurslara genellikle sağlık ocakları ve birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan çok sayıda hekim katılarak sertifika aldı.
Kurslar sırasında ele alınan konular arasında; olağandışı durumlar ve ilgili kavramlar, sağlık koşullarının değerlendirilmesi, bulaşıcı hastalıklara yaklaşım, tıbbi gereksinimlerin saptanması ve yardım organizasyonları başı çekiyor.
***
afetlerde gönüllü ilkyardım
Dr. Feridun Çelikmen
AKUT Derneği Genel Başkanı
Deprem gibi büyük kitlesel ölümlerin sözkonusu olduğu afetlerde ülkemizde çok yeni olan gönüllü sağlık ekiplerinin her türlü bürokrasiden uzak, süratle hareket kabiliyetine sahip olmasının, kendi kendine yetebilmesinin avantajları aşikardır.
Bu tür sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi, ulaşım, donanım gibi ihtiyaçlarının sponsorluk ve bağış yoluyla sağlanması gerekir. Yurtdışındaki örneklerinde devlet bu tür örgütlerin toplanmasında ve felaket yerine ulaştırılmasında organizatör rolü oynamakta olup arama ve kurtarmayı, hatta temel ilkyardım ve tedaviyi bu gönüllü örgütler yapmaktadır. Afetlerde karşı karşıya bulunulan yaralı tipi çoğunlukla politravmatize gruba girmekte olup, bu tür vakalara temel yaklaşımda triaj, resüssitasyon, transport, IV sıvı verilmesi, kan transfüzyonu, şok tedavisi, post travmatik organ sorunları (crush sendromu gibi), delici ve künt organ yaralanmaları ve bunlara yönelik agresif cerrahi girişimler, önceden hazırlık gerektiren konulardır.
Amerika gibi kitlesel felaketlere yönelik bir takım protokolleri olan ülkelerde deprem, su baskını, tayfun vb. afetlerde resmi ve sivil örgütlerin bünyelerindeki Kitlesel Yaralanmalara Yol Açan Afetlerde Organizasyon Sistemi (Mass CasualtyIncident Management System)adı altında hazır paketler bulunmaktadır. Bu paketlerde triaj (ayırma)görevlisinden tıp doktorlarına ve transport sorumlularına kadar tüm ekip elemanlarının giyecekleri farklı renklerdeki giysilerden görev tanımlarına kadar her türlü döküman hazırdır.
Büyük çaptaki tıbbi organizasyonu ve koordinasyonu zorunlu kılan yoğun tıbbi bakım ve girişimleri gerektiren büyük yangın, deprem, su baskını, uçak düşmesi gibi kitlesel kazalar, ancak hazırlıklı ve planlı olunduğunda az kayıpla ve sekelle atlatılabilir. �Felaket planlaması� yerel yerleşim birimi kuruluşları ve sivil savunma örgütleri düzeyinde kalmamalı, sivil toplum örgütleri, sağlık sistemi içindeki hastaneler ve bunların alt birimlerinde de kitlesel kazalara hazırlıklı olmak için örgütlenme ve hizmet planlaması yapılmış olmalıdır.
Erzincan gibi deprem kuşağında yer alan ve sık sık bu felakete uğrayan illerde tıp fakülteleri kurulmalı, kısa vadede çevre illerdeki üniversite hastanelerinde ve büyük devlet hastanelerinde seyyar diyaliz makinaları, donanımlı mobil yoğun bakım üniteleri oluşturulmalıdır. Son deprem felaketinde de görüldüğü gibi deprem sonrası göçük altından çıkarılan kazazedelerde en çok karşılaşılan problem, tedavisi büyük çapta diyaliz gerektiren crush sendromudur. �Ezilme yaralanması� diye nitelendireceğimiz bu tabloda geniş doku harabiyeti söz konusudur. Uzuvları uzun zaman baskı altında kaldıktan sonra kurtarılmış kazazedelerde tedaviye başlandıktan birkaç saat sonra hipotansiyon (düşük tansiyon)ve oligüri (idrar azalması)görülür. Bu geniş ezikler-hipotansiyon-oligüri veya anüri üçlüsüne �Crush sendromu�denir. Yaralının ilk tıbbi değerlendirilmesi ve öncelikli, yaşam kurtarıcı ve sakat kalmayı önleyici tedavisi yaralanma ya da kaza yerinde yapılmalıdır. Bu nedenle deprem benzeri göçük altında kalmaların sözkonusu olduğu afet bölgesine giden sağlık ekibinin envanterinde seyyar diyaliz makinaları mutlaka bulunmalıdır.
Bir kazazedenin morbidite (hastalık oranı)ve mortalitesinin (ölüm oranı)temel belirleyicilerinden biri, yaralanmadan sonraki birkaç dakika içinde yapılan işlemlerdir. Yaralanma yerindeki ilk değerlendirme ve yardım, bir hekim ya da gönüllü arama kurtarma ekiplerinde de yeralan acil tıbbi teknisyen, paramedik benzeri tıbbi nosyona sahip elemanlarca yapılmalıdır. Bu elemanlar temel kalp akciğer canlandırması, hava yolu açacak ve açık kalmasını sağlayacak teknikler, maske kullanımı, entübasyon, kanama kontrolü, atelleme (uzvun sabitlenmesi), damar yolu açılması, defibrillasyon ve bazı ilaçların kullanımı konusunda eğitimli olmalıdırlar. Bu ekiplerde bulunması gereken telsiz haberleşme olanakları ile afet merkezindeki sorumlu hekim ilkyardımı gereğinde yönlendirebilmelidir.
Bir yerleşim biriminin kitlesel, toplu bir felakete süratle yanıt verebilmesi, hazırlanacak örgütlenme modelleri olarak saptanan üç temel tipe ve bunların koordinasyonuna bağlıdır. Hali hazırda merkezi ve uç birimlerde İçişleri Bakanlığı�na bağlı Sivil Savunma Teşkilatlarınca yürütülen 1. modelde, kaza yerindeki hazırlık ve işlemler bu örgüte bağlı bir sağlık elemanının yönetiminde sürdürülür. Sistem büyük oranda felaket yerinde hizmet veren elemanlar üzerine kurulmuş, kazazedelerin en hızlı şekilde çevre hastanelere ulaştırılması hedeflenmiştir.
2. modelde bir merkez hastanenin (muhtemelen felakete açık bölgelerde kurulacak üniversite hastaneleri)felaketin tüm yönetimini ele alması ilkesine dayanır. Triaj, stabilizasyon, transporta hazırlık ve ileri yaralı bakımı daha kaza alanında iken başlar ve kaza alanının boşaltılması da buradan koordine edilir.
3. modelde bünyesinde profesyonel sağlık ekipleri de bulunan gönüllü arama kurtarma gruplarının izci benzeri çadırı ve ocağı ile ek bir problem yaratmadan felaket yerinde oluşturacağı ilk ve temel yardım kamplarıdır. Süratli hareket kabiliyetine sahip bu gruplar Life Locating Device (Canlı Tesbit Aleti), arama köpekleri gibi çağdaş arama donanımlarına sahip olmalıdırlar. Bu modelde triaj çok önemli olup doğru uygulanması için eğitim, tıbbi bilgi ve deneyim gerektirmektedir. Kazazedelerin yaralanma ciddiyetlerine göre sınıflandırılması ve tedavi önceliklerinin belirlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz triaj sınıfları şu şekildedir:
1- Hafif yaralı:Önemli bir profesyonel tıbbi tedavi gerektirmeyen ve diğer yaralılara yardım edebilecek durumda olan yaralılar grubudur. Örnek:Sıyrık ve yüzeyel deri yerelenmeleri, 1. ve sınırlı 2. derece yanıklar.
2- Ağır yaralı:Ciddi fakat anında tedavi gerektirmeyen yaralılar grubudur. Örnek:Solunum güçlüğüne neden olmayan göğüs yaralanmaları, şoka neden olmayan delici karın ve göğüs yaralanmaları.
3- Kritik olan yaralılar:Yaşam kurtarıcı, hızlı, hatta anında tedavi gerektiren yaralılardır. Örnek:Aşırı kanama, şok, solunum yolu tıkanması, tansiyon tipi göğüs yaralanması.
4- Umutsuz yaralı:Kaza yerinden götürülmeyi kaldıramayacak derecede ağır yaralı olanlardır. Örnek:Uzuv kopmaları ve kafa-yüzde ağır yırtıklar.
Triajda ödün verilmemesi gereken nokta panik koşullarda herkesin kendi durumunun önceliği olduğunu düşünerek ekiplerin çalışmalarına engel olması, deyim yerinde ise ele ayağa dolaşmasıdır. Bu nedenle ayırımda kesinlikle objektif davranılmalı, abartılı yaklaşımlar ayırt edilmelidir. Triaj yaralının ulaştığı her basamakta yeniden yapılır. Diğer bir deyişle triaj yaralının tedavisi bitinceye kadar sürekli ve süregendir. Triajın amacı, var olan tüm olanakları ulaşan her yaralıya ya da sırayla sunmaya çalışmak değil, eldeki olanakların tümünü en çok yaşamı kurtarabilmek ve sakatlıkları önleyebilmek için tıbbi önceliklere göre yönlendirmek ve paylaştırmaktır. Bu nedenle 3. modeldeki gönüllü kurtarma ekipleri ilk değerlendirmenin ardından olabildiğince çok ekibi olay yerine toplamalıdır. İhtiyaç fazlasının yedek tutulması her zaman kolaydır. Triaj işleminden imkan varsa tek bir kişi sorumlu olmalı ve tedavi ile ilgilenmemelidir. Kazazedelerin triaj düzeyi en az 3 aşamada yeniden değerlendirilmelidir.
1- Hastane öncesi ya da afet anında
2- Hastane girişinde
3- Hastanedeki tedavi aşamasında.
Bu basamaklarda kazazedenin o andaki yeni durumuna ya da eldeki olanaklara bağlı olarak triaj düzeyi arttırılabilir ancak kural olarak geri alınamaz. Yani ağır yaralı olarak sınıflandırılmış birisi ileri basamakta hafif yaralı grubuna dahil edilip tedavisi geciktirilemez.
Her triajda en az solunumun durumu, şok ve yara temizliği açısından kazazede kısa da olsa yeniden değerlendirilmelidir.
***
Arama Kurtarma Derneği -AKUT
Türkiye�de doğa sporlarında meydana gelen kazalar dahil her türlü afet (toprak kayması, su baskını, deprem), uçak düşmesi gibi üzücü durumların çok kritik ilk saatleri içinde, eşgüdümlü çalışacak bir organizasyon eksikliği özellikle son olaylarda iyice ortaya çıkmıştır.
Mevcut Arama Kurtarma Yönetmeliği, Ulaştırma Bakanlığı koordinatörlüğünde birçok resmi ve sivil kurumu bu tür olaylar karşısında işbirliğine yönlendirse de büyük afetler dışında bu çark çok ağır işlemektedir. Bu nedenle çok geniş yelpazede örgütlenmiş hava aracı destekli, mobil bir Arama Kurtarma Birimi�nin oluşturulması hayati hale gelmiştir.
Yurtdışındaki benzerleri gibi başlangıçta tamamen gönüllülerden oluşan ve her türlü maddi desteğini bağışlardan ve sponsorlardan alacak olan Arama Kurtarma Derneği �AKUT�, Türkiye genelinde aynı amacı hedeflemiş, tüm resmi ve sivil örgütlerle olası felaketler karşısında hazır olmak için ortak çalışmalar yapmayı ve uzun vadede insan istihdamı yoluyla tüm Türkiye genelinde hizmet vermeyi hedeflemektedir.
***
ne siyanür, ne nükleer!
Dr. Binnur Amca
Bu yıl kurulan Çevre İçin Hekimler Derneği�nin, International Society of Doctors for the Environmant (ISDE), İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çevre Sağlığı Bilim Dalı, TMMOBÇevre Mühendisleri Odası, International Physicians for the Prevention of Nuclear War ve TTBİstanbul Tabip Odası ile birlikte düzenlediği �Çevre ve Sağlık Üzerinde Endüstriyel Tehditler�konulu uluslararası konferans, 21 Kasım 1998 tarihinde İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi�nde yapıldı.
ISDEBaşkanı Dr. Werner Nussbaumer�in açış konuşması ile başlayan konferansta hava ve su kirliliğinin sağlığa etkileri, endüstriyel kirlilikle ilgili yasal düzenlemeler ve uygulamalar, Türkiye�de Halk Sağlığı ve Çevre Sağlığı uygulamalarındaki güçlükler, siyanürlü altın madenciliği ve nükleer enerji üretimiyle ilgili bildiriler sunuldu. Çevre İçin Hekimler Derneği ve ISDE�nin Türkiye�de nükleer santral yapımı ve siyanürlü altın üretimi üzerine görüşlerini anlatan bir basın toplantısı yapıldı. Dr. Günay Can�ın ve Dr. Murat Fırat�ın İstanbul�da hava ve su kirliliği ile ilgili sunumlarının ardından Dr. Mithat Kıyak endüstriyel kirlilikle ilgili yasal düzenlemelere değindi.
Dr. Peter Rudnai Macaristan�da yapılan bir çalışmada hava kirliliğinin çocuklarda alt solunum sistemi hastalığı prevalansını arttırdığını ve bazı ev-içi faktörlerle düşük sosyo ekonomik koşulların da bu artışı etkilediğinin bulunduğunu söyledi. Dr. Çağatay Güler çevre sağlığı uygulamalarındaki güçlüklerin, yüksek hedefler belirlemek, yüksek teknoloji eğilimi ve kaynak savurganlığı, yetki karmaşası, alıcı ortam kavramının gözardı edilmesi, bilimsel çalışmalarda karşılaşılan zorluklar ve engellemeler ile risk algılamasındaki farklılıklar olduğunu belirtti. Dr. Fethi Doğan siyanürlü altın madenciliğinde asıl sorunun siyanür değil, siyanürün etkisiyle mobilize olan ağır metaller olduğunu vurguladı. Çevre mühendisi Örgen Uğurlu�nun siyanürlü altın madenciliğinin tehlikelerine değindiği oturumda yeşil aktivist Ayşe Tosuner Bergama�da, Dr. Umur Gürsoy ise Akkuyu�da yaşananları anlattı. Dr. Lew Gerbilsky Çernobil felaketinden sonra Ukrayna�da 7 reaktör yapıldığını, radyoaktif kirliliğin en belirgin etkisinin çocuklarda tiroid kanserinin artışı olduğunu ve nükleer enerjinin güvensiz, çevre eğitiminin ise çok önemli olduğunu söyledi. Dr. Hayo Dieckmann Almanya�da Krümmel Nükleer Santralı çevresinde yaptıkları bir araştırmada toprak örneklerinde ve ev tozlarında plutonyum, yağmur suyu ve havada yüksek oranda sezyum bulduklarını ve nükleer santral çevresinde yaşayanların lösemi açısından daha fazla risk altında olduklarını belirtti.
Konferansta sunulan bildiri metinlerinin bir kitapçıkta toplanacağı duyuruldu.
***
Hasta Hakları Yönetmeliği HAYAD toplantısında tartışıldı
Dr. Mustafa Sütlaş
Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği HAYAD, ağustos ayında Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan �Hasta Hakları Yönetmeliği�ile ilgili olarak, 3 Ekim Cumartesi günü, bir tartışmalı toplantı düzenledi. İstanbul Tabip Odası Sevinç Özgüner Toplantı Salonu�nda yapılan toplantıya, İstanbul Sağlık Müdürlüğü Müdür Yardımcısı Dr. Fahri Aslantürk, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Kürşat Yıldız ve hasta hakları ile ilgili pekçok kişinin açtığı tazminat davalarında avukatlık yapan, aynı zamanda da HAYAD üyesi olan Av. Cengiz Hortoğlu konuşmacı olarak katıldılar. Dernek üyeleri yanında, vatandaşların da izlediği panele, medya temsilcilerinin de yoğun bir ilgi gösterdiği görüldü.
Bir yıl önce resmen kurulmuş olan HAYAD, kurulduktan sonra, her ayın ilk cumartesi günü toplumu aydınlatmaya yönelik konferans ve toplantılar yapıyor.
Ekim ayında yapılan toplantıda, Hasta Hakları Yönetmeliği ele alındı. Ağustos ayında Resmi Gazete�de yayınlandıktan sonra yürürlüğe giren yönetmelikle ilgili olarak, geçen iki aylık süre içinde hasta haklarına ilişkin olarak herhangi bir değişikliğin görülmediği vurgulanarak başlayan paneli dernek Yönetim Kurulu üyesi Av. Tunç Demircan yönetti.
�boşluk dolduruldu�
Sağlık Müdür Yardımcısı Dr. Fahri Aslantürk panelde ilk konuşmayı yaptı. Bu tür toplantıların, toplumla ilgili konularda, sivil ve resmi kuruluşların işbirliğini sağlaması yönünden çok önemli ve anlamlı olduğunu vurgulayarak konuşmasına başlayan Dr. Aslantürk, gelişmiş ülkelerde olanlara benzer bir yönetmeliğin ülkemizde yayınlanmasının önemli bir aşama olduğunu aşama olduğunu belirtti.
�Yayınylanan yönetmelik büyük bir boşluğu doldurdu. Bu tür konularda önce ilgili mevzuat düzenlenir, sonra uygulama yapılır. Uygulama sırasında ortaya çıkabilecek eksiklikler, daha sonra düzeltilebilir. Bu nedenle yönetmeliğin yayınlanması olumludur.� diyen müdür yardımcısı, 51 maddelik yönetmeliği, bazı maddeleri üzerinde özellikle durarak anlattı. Konuşmasının sonunda, yönetmeliğin uygulanmasına ilişkin bazı hazırlıkların sürdüğünü ve yıl sonundan başlayarak bunların uygulamaya koyulabileceğini belirtti.
�hasta haklarından kimse memnun değil�
İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Kürşat Yıldız; hekimler açısından yönetmeliği ele aldı ve hekimlerin ve yakınlarının da hastalandıkları zaman aynı şeyleri yaşadıklarını belirterek, onların da hasta haklarından memnun olmadığını vurguladı. �Ancak bu memnuniyetsizliği yaratan sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak yerine, onları yaratan nedenleri çözümlemek gerekir� diyen Dr. Yıldız, bir yönetmelikle sorunların çözülmesinin mümkün olmadığını belirtti. Başka ülkelerde özellikle ABD�deki örneklerin de olumsuzluklarına değinen tabip odası genel sekreteri, ülkemizde sağlığa harcanan paranın giderek artmasına karşın, sorunların sürdüğünü bunun ise seçilen politikaların bir sonucu olduğunu belirtti.
�iyi niyetli, ancak yetersiz�
Panelin son konuşmacısı olan Av. Cengiz Hortoğlu, beş yıldır çıkacağı söylenen yönetmeliğin sonunda yayınlandığını, ancak birçok eksiklikler taşıdığını vurgulayarak; �gecikmiş ancak aceleye getirilmiş bir yönetmelik. İyi niyetli ancak yetersiz bir yönetmelik� diyerek birçok nokta açısından yönetmeliğin eksikliklerini ortaya koydu. Bir yönetmeliğinin uygulamaya ilişkin bazı işler tarif etmesi gerektiği üzerinde duran Av. Hortoğlu; daha sonra, �yönetmelik yayınlanalı 2 ayı geçti ne yapıldı?� diye ilgili ve yetkililere sorduğunu, ancak olumlu bir yanıt alamadığını belirtti.
3 saat süren toplantının son bölümünde izleyenler ve katılımcılar da görüşlerini belirttiler ve konuşmacılara bazı sorular sordular.
yönetmelikte neler var?
Bir yıla yakın bir süredir Sağlık Bakanlığı�nda hazırlıkları süren �Hasta Hakları Yönetmeliği� 1 Ağustos 1998 tarihli 23420 sayılı Resmi Gazete�nin 67-76. sayfalarında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Toplam olarak 9 bölüm ve 51 maddeden oluşan yönetmelik Silahlı Kuvvetlere bağlı olanlar dışındaki tüm kamu kuruluşlarıyla özel sağlık kuruluşlarında geçerli olacak. Yönetmelik bu kurum ve kuruluşlarda görev yapan herkesi bağlayacak ve tüm hastalar yararlanacak.
Yönetmeliğin amacı, �temel insan hakları arasında yer alan hasta haklarını somut olarak göstermek, bu hakların kullanılmasına ve hakların ihlallerinden korunmanın temellerini ve yöntemlerini düzenlemek� şeklinde belirleniyor.
Yönetmelikte �hasta hakları�, sağlık hizmetlerinden faydalanma konusunda sırf insan olma nedeniyle sahip olunan, anayasa ve uluslararası anlaşmalar, yasalar ve diğer yazılı belgelerde yeralan ve güvence altına alınmış hakların bütünü olarak tarif ediliyor.
bazı önemli noktalar:
�Talep yoksa hak da yok!� Hakların kullanılması için hasta ya da yakınlarının talebinin söz konusu olması gerekiyor. Yani hakların verilmesi ya da sağlanması �talep etme� koşuluna bağlanmış. Başka bir deyişle �Talepyoksa hak da yok!�.
Parası olana seçim hakkı. Yönetmeliğin belirlediğine göre hastalar bağlı oldukları mevzuata uygun olarak ve bunlara uyarak, sağlık kurum ve kuruluşlarını seçebiliyorlar. Bu mevzuat dışında hastaların bir seçim yapmaları halinde bunun bir bedeli var ve bu bedel hasta ya da yakınları tarafından ödenmesi gerekiyor.
Sorumlular belirsiz ya da herkes sorumlu. Haklarla ilgili görevlerin sorumlularının hemen hiç bir yerde net olarak tanımlanmıyor. İşlerlik için hemen herkes eşit biçimde sorumlu tutulmuş. Bu ise �sorumlusu herkes olan işte herkes sorumluluğu başkasının yerine getireceğini varsayar. Bu nedenle de sorumluluğun hiç bir sahibi olmaz� prensibi geçerli olacakmış gibi görünüyor.
Sağlık personeli �tanınabilir�. Yönetmelik hastaların hizmet alacakları sağlık personeli eğer isterlerse daha yakından tanıyabilme ve onlar hakkında bilgi alabilme hakkını sağlıyor.
Modern yöntemlerden yararlanma hakkı. Yönetmelik; �hastaların modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun bir şekilde tanı, tedavi ve bakım işlemlerini talep etme hakları�nı ortaya koyuyor.
Doktor isterse söyler. Hastalar isterlerse kendileriyle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilecekler. Ancak doktorlar hastaların durumunu olumsuz etkileyeceğine inanırlarsa, tanıyı söylemeyebilecekler. Burada hastanın durumunun kötüleşme olasılığı hekimin tanıyı söyleme konusundaki takdirini elinden alırken, diğer durumlarda hekimin takdiri hakkı bulunuyor.
Diğer haklar. Hastaların dini inançlarına uygun davranma ve telkin ve manevi yardım alma hakları var. Dini inancı bilinmeyen ve bunu ifade edemeyen kişilere de, talep olmasa bile inançlarına uygun din görevlisi sağlama görevi bir yükümlülük olarak sağlık personeline veriliyor.
İnsana yakışır davranış. Sağlık kurumlarında insan onuruna ve kişilik değerlerine uygun davranılması hem bir ödev hem de bir hak olarak belirtiliyor. Sağlık personelinin, tüm hastalar ve yakınlarına �güleryüzlü, nazik ve şefkatli davranmaları� ve ortamın insana uygun bir nitelikte, sağlıklı ve olumsuz etkenlerden arındırılmış olması bir zorunluluk olarak ortaya konuluyor.
Haklar var ancak sorumlular sorumsuz. �Sorumluluk ve hukuki korunma yolları� başlıklı sekizinci bölümde bulunan yedi madde ise yönetmeliğin belki de en önemli bölümü oluşturuyor.
Ancak bu bölüm yönetmelikten beklenen ve uygulamadaki sorunları çözecek yeni açılımlar getirmiyor. Bu hükümlere göre sağlık hizmeti sırasında bir hak ihlaline yol açılan durumlarda, kamu kurumlarının soruşturulması idari yargı mekanizmalarına, yine kamu kurumlarında görev yapan personel ve hekimlerin soruşturulması da yüz yıllık �memurin muhakematı geçici kanunu�hükümlerine göre yapılabiliyor. Yönetmelik böylelikle zaten işleyen hukuksal, cezai ve mesleki soruşturma mekanizmalarını bir kere de yönetmelik kapsamı içinde belirtmiş oluyor.
Yönetmelik�te yer alan temel ilkeler
* Bedeni, ruhi ve sosyal yönden tam iyilik hali içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her aşamasında gözönünde bulundurulmalıdır.
* Herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını haiz olduğu ve hiçbir merci veya kimsenin bu hakkı ortadan kaldırmak yetkisinin olmadığı bilinerek, hastaya insanca muamele edilir.
* Sağlık hizmetinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhip, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıkları dikkate alınamaz. Sağlık hizmetleri, herkesin kolayca ulaşabileceği şekilde planlanıp düzenlenir.
*Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.
* Kişi, rızası ve Bakanlığın izni olmaksızın tıbbi araştırmalara tabi tutulamaz.
* Kanun ile izin verilen haller ile tıbbi zorunluluklar dışında, hastanın özel hayatının ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.�
***
kişisel sağlık sigortası neler getiriyor?
Dr. Veysi Ülgen
Sermaye kesimi tarafından 80�li yıllardan itibaren izlenilen planlı ve bilinçli özelleştirme politikalarının bir boyutu, 1990�larda hızlanan IMF ve Dünya Bankası destekli sağlıkta özelleştirme girişimleridir.
Sağlık sisteminin, siyasal iktidarların bilinçli uygulamaları ile girdiği tıkanma bahane edilerek reform adı altında sağlık alanında tam bir özelleştirme hedeflenmiştir. İlk olarak DYP-CHPiktidarı tarafından gündeme getirilen �Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri ve Aile Hekimliği Kanunu Tasarısı�, �Hastane ve Sağlık İşletmeleri Kanun Tasarısı�, �Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı� olmak üzere üç tasarıdan oluşan reform paketi dönem dönem gündeme getirilmiştir.
Hükümetler değişse de sağlıkta özelleştirme hedefi ve buna bağlı olarakta sağlık reformu kanun tasarıları değişmiyor.
Mart 1996�da Refahyol iktidarı tarafından, Dünya Bankası�ndan kredi alarak temin ettiği bir kaynakla finanse edilen ve uluslararası bir ihale sonucu yine yabancı kuruluşlar tarafından tamamlanan �Sosyal Güvenlik Sigortası Reformu Projesi�dir. Bu çerçevede Avustralya Sağlık Sigortası Komisyonu tarafından T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı ve T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü için �Sağlık Finansmanı Politika Seçenekleri Çalışması� hazırlanmıştır. Bu çalışmada şu öneriler mevcuttur:
* Sağlık hizmetlerinden yararlananlardan katkı payı alınması,
* Genişletilmiş özel sağlık sigortası uygulanması,
* Genel Sağlık Sigortasına yönelik ve tek bir finansman kurumu (SFK)�nın dördüncü bir sigorta kuruluşu olarak kurulması,
* Her bir sosyal güvenlik kuruluşunun sağlık ve emekli aylığı fonlarının yasal olarak ayrılması, bunlar arasında çapraz sübvansiyonların yasaklanması, prim oranlarının buna göre tesbit edilmesi önerilmektedir.
Sağlığı zenginlerin tükettiği bir mal haline getiren, sağlık alanında varolan kazanımları özel şirketlerin kar amacına feda etmesi girişimlerinden biri olan bu paket program ANASOL-Diktidarının Sağlık Bakanı tarafından �Kişisel Sağlık Sigortası Tasarısı� olarak yeniden gündeme getirildi.
Bundan sonra -hükümetler değişse de- mevcut reform taslakları gündeme gelecektir. Bu durumda bu taslağı değerlendirmekte fayda vardır.
Taslakta Sağlık Finansmanı Kurumu oluşturulması ön görülmektedir. Kişisel Sağlık Sigortası bu kurum eliyle yaşam bulacaktır. Taslağın 93�te yayınlanan şeklinde Genel Sağlık Sigortası Kurumu olarak adlandırılan bu kurumun üst örgütlenmesi devlet bürokrasisinin güdümündedir.
Bu kurumun genel kurulunda, bakanlıkları temsilen 12, DPT, DİE, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu�ndan (YDK)2�şer, Sosyal Güvenlik Kurumlarından 2�şer, YÖK�ten 5, Meslek Odalarından 5, İşveren ve işçi sendikalarından (en çok üyesi olanlardan)5�er temsiliyet tanınıyor.
Yönetim Kurulu ise -bugünkü SSK�dan farklı düşünülmemiş- devleti temsilen 4, Ziraat Odaları Birliği�ni ve sendikaları temsilen birer kişi yönetimde bulunuyor. Karar çoğunluğunu bürokrasi oluşturuyor.
Üst örgütlenmede olduğu gibi alt örgütlenmede de bürokrasi hakimdir. Sözkonusu taslaklarda�sigorta yardımlarından yararlanacak kimselerin gelir durumlarının tesbitinin menkul mallarının ve haklarının tesbiti ve gelir ilişkilendirilmesi, Maliye Bakanlığı ve Bakanlıkça müştereken çıkarılacak yönetmelikte belirlenen usul ve esaslara göre, prim yükümlüsü sigortalının beyanı üzerine il ve ilçe idare kurullarının kararı üzerine valilik ve kaymakamlıklarca yapılır� denilmektedir.
Kişisel Sağlık Sigortası örgütlenmesinde bürokrasinin ağırlıklı oluşunun uygulamada eşitsizlik ve kayırıcılığın yanısıra, rant yaratma olanaklarına da her zaman açıktır. Kurumun yönetim kurulunda bürokrasinin ağırlığı, iktidardaki partiler, kurumu çıkarları doğrultusunda rahatlıkla yönlendirebilecektir. Yeşil Kart uygulamasında olduğu gibi prim ödemeyeceklerin tesbitinde yerel, mülki ve mahalli yöneticilerin keyfine bağlı olacaktır.
Ödenecek prim miktarlarını Bakanlar Kurulu belirlemektedir (En son sunulan taslakta 50 $ olarak belirlenmişti). Kişilerin bu primi ödemesi gelir düzeylerine göre, 5 sınıfa ayrılmaktadır.
a- 1.2 katı veya daha düşük olanlar birinci basamakta,
b- 1.2 katından fazla, 1.6 katından düşük veya bu miktara eşit olanlar ikinci basamakta,
c- 1.6 katından fazla, 2.0 katından düşük veya bu miktara eşit olanlar üçüncü basamakta,
d- 2.0 katından fazla, 2.4 katından düşük veya bu miktara eşit olanlar dördüncü basamakta,
e- 2.4 katından daha fazla olanlar beşinci basamakta yer alır.
Alt ve üst gelir seviyesi oranlarını azaltmaya veya iki misline kadar arttırmaya ve katların oranlarını değiştirmeye ve Kurum Yönetim Kurulu�nun teklifi üzerine Bakanlar Kurulu yetkilidir.
Prim yükümlüsü sigortalıya, sağlık yardımı açısından bakmakla yükümlü olduğu kişilerle birlikteki toplam geliri itibari ile beş gelir basamağından durumlarına göre,
a- Birinci basamakta yer alanlar Kurum�un genel yönetim giderlerine karşılık olmak üzere aktuaryal primin %10�unu,
b- İkinci basamaktakiler aktuaryal primin %25�ini,
c- Üçüncü basamaktakiler aktuaryal primin %50�sini,
d- Dördüncü basamaktakiler aktuaryal primin %75�ini,
e- Beşinci basamaktakiler aktuaryal primin tamamını, öderler.
Muaf tutulanların ve primlerini eksik ödeyenlerin primlerini devlet ödeyecektir.
Böyle belirtilse de devletin bunu ödemeyeceği veya göstermelik bir ödemede bulunacağı ortadadır. Sağlığa ayrılan bütçenin yüzde 2.3, sosyal güvenliğe katkısı az olan bir ülkede, yüksek meblağları tutacak ödemeyi devlet kaynak yok diyerek ödemeyecektir.
Sigortalıların bu konuda öngörülen yardımlardan yararlanabilmeleri için en az 3 aylık primi ödemiş olmaları gerekmektedir. Ödenmemiş primlerin ise zam ve cezalarını ödemeleri gerekmektedir. Ancak zam oranı ve ceza miktarı net değildir. Çıkarılacak yönetmeliklerde belirlenecektir. Yönetmeliklerde bağlayıcılık yoktur. Bu yüzden siyasi iktidarların keyfi davranışlarına açıktır.
Sigortalıların faydalanacağı sağlık hizmetleri birinci, ikinci ve üçüncü sağlık yardımları olarak genellenmiştir. Ancak yardımların ayrıntıları net değildir, yine yönetmeliklerle belirlenecektir. Acil sağlık hizmetlerinin konumu belli değildir.
Taslakta sigortalı hizmeti kaydını yaptırdığı aile hekimi kanalı ile verilecek denmektedir. Görüldüğü gibi aile hekimi ile yönlendirilen sigortalı özel hastanelerde sağlık hizmetini karşılayacaktır. Kişisel sağlık sigortası, hastanelerin özelleşmesi ile beraber yürütülmektedir. Özelleşen sağlık hizmetlerinde rekabet ve enflasyon koşulları dikkate alınırsa, hizmetin fiyatının artacağı buna karşın geliri düşen sigortalının ödeyeceği prim, sağlık hizmetini karşılamaya yetmeyecektir. Böylece sigortalı tedavi için ekstradan bir ücret ödeyecektir. Prim ödemeyenler ise hiç bir durumda hizmet alamayacaktır.
Yine ayakta yapılan tedavilerde verilen ilaç bedellerinde yüzde 50 katılım payı alınacaktır. Bununla beraber tedavi giderlerinin kapsamı da belirsizdir.
Toplam sigorta primleri, prim faiz ve cezaları devletin katkısı, bağışlar, kurumun bütçesini oluşturmaktadır. Kurumun aktuaryel nakit fazlası, ilke olarak getirisi en yüksek düzeyde olmak üzere bankalar eliyle veya piyasaya arz edilen hazine bonosu ve devlet tahvillerinde değerlendirilmesi tasarlanmaktadır.
Bu da tıpkı SSKgerçekliğinde olduğu gibi ücretli kesimden zorunlu alınacak primlerin yeni rant kaynaklarını oluşturma kaygısını güçlendirmektedir. Yani bu kurumun da bir kaç yıl sonra SSK�ya benzetilmesi hiç de uzak bir sonuç olmayacaktır.
Kişisel Sağlık Sigortası parası olmayanları sağlıkta özelleştirmeye karşı koruma ve bütünüyle sağlığın ticarileştirilmesine karşı gelen tepkileri bertaraf edebilmek için ortaya atılmıştır. Ancak bu sistem sağlığın metalaşmasında parası olmayanları koruyan bir sistem değildir. Herşeyden önce bu sistemin işleyişinde, prim ödeyenlerin, hizmet alanların ve parası olmayanların iradesi yoktur. Kurumun yönetiminde, prim belirlenmesinde, prim ödeyeceklerin belirlenmesinde, sağlık çalışanlarının katılımları engellenmiştir.
Uygulamada bürokrasi eliyle adil uygulanmayan 3816 sayılı ödeme gücü olmayan vatandaşların tedavi giderleri yeşil kart verilerek devlet tarafından karşılanması hakkındaki kanun Kişisel Sağlık Sigortası uygulaması ile uygulamadan kalkacaktır. Ancak Kişisel Sağlık Sigortası bir nevi katkı paylı yeşil kart uygulamasıdır. Süreçte Emekli Sandığı, Bağ-Kur, SSKgibi sosyal güvenlik kuruluşları ortadan kalkacak tek bir sigorta sistemi gerçekleşecektir. IMF�nin dayattığı özelleştirmenin bir parçası olan bu tür sosyal güvenlik kuruluşlarında yeni bir sistem bahanesi ile ortadan kaldırılmış olacaktır.
T.C. Anayasasının 60. Maddesinde herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu devletin bu güvenliği sağlayacak tedbirleri alacağı ve gerekli teşkilatı kuracağı belirtilmiştir. Bugünkü iktidar gerekli tedbir ve teşkilat olarak sosyal sigorta sistemi �Kişisel Sağlık Sigortası� olarak yaşama geçirmeye çalışmaktadır.
Türkiye�de nüfusun büyük kesimi sosyal güvenceden yoksundurlar. Sosyal güvencede olan kesimler; 657 sayılı devlet memurları kanununa tabi olarak çalışanlar, 5434 sayılı emekli sandığı kanununa göre emekli olanlar, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu�na göre sigortalı bulunanlar, 147 sayılı Bağ-Kur mensupları, silahlı mensupları, odalar ve bankalar, sağlık sigortası güvence altına alınmıştır.
Bahsi geçen bu kesimlerin dışında kalan ve büyük ölçüde kırsal kesimde yaşayan kişiler sosyal güvenceden yoksundur. Kaçak işçi, yoğun göç, sosyal güvenliğe muhtaç kesimlerin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Bireyler sağlık hizmetlerinden yararlanma durumları ve gelir düzeyleri bölgeler itibari ile büyük farklılıklar göstermektedir.
Kişisel sağlık sigortası taslağının gerekçesinde de bu tesbitler yapılmış olup amaç, �bu haksızlıkları ortadan kaldıran sağlık hizmetlerinden hiç yararlanamayan veya gereken ölçüde hizmete kavuşamayan halka bu etkinliğin adil ve eşit biçimde temin olmalıdır.� şeklinde ortaya konmaktadır. Amaç bu olsa da getirilen taslaklar eşitsizlikleri ortadan kaldıracak çözümler getirmemektedir. Ancak hükümetler politik kazanç sağlamak ve bu yönlü taleplere cevap vermek için bu taslakları gündeme getirmektedir.
Dünya genelinde sosyal güvenlik harcamalarında iki finansman modeli geçerlidir:Birincisi sosyal sigorta primleri yoluyla finansman sağlama (Bismark sistemi), ikincisi vergi gelirleriyle finanse edilen sistem (Beveridye sistemi)�dir. Türkiye�de Bismarkçı sistem yani sosyal güvenliğin primle finansmanı modeli uygulanmaktadır. Vergi gelirleriyle bir katkı yoktur. Dolayısıyla Kişisel Sağlık Sigortası priminden muaf olanların katkılarını ödemede büyük problem yaşanacaktır (Türkiye�de Sosyal Güvenliğe katkı %4.7�dir.)
Bir bütünüyle bütün reform taslakları değerlendirildiğinde, tüm yurttaşlar için sağlıkta sosyalleşmenin dayanağı olabilecek tüm yasa, kurum ve uygulamalar ortadan kaldırılarak, özel sağlık kuruluşları, özel ilaç, sağlık teknolojisi ve techizat satıcıları ve çok uluslu tekeller için sağlıkta özelleştirmenin yasal, kurumsal ve finansal yapısı kurulması hedeflenmektedir.
Taslaklar Sağlık Bakanlıkları�nca gündeme getirile dursun, pratikte uygulamalar adım adım başlamıştır. Sağlıkta bugünkü tıkanmanın nedeni de yasası tartışılan ancak yaşamda egemen olan özelleştirmeci girişimlerdir.
Kişisel Sağlık Sigortası bu girişimlerin bir parçasıdır. Hekimler başta Kişisel Sağlık Sigortası olmak üzere bu girişimleri iyi değerlendirmelidir. 90�lı yılların başından itibaren başta TTBolmak üzere sağlık platformundaki örgütler �Sağlıkta Reform Taslakları�na karşı tavır almışlar ve alternatiflerini sunmuşlardır. Ama yeterli bir hekim desteği olmamaktadır. Bununda nedeni bu taslakların yeterince bilinmemesidir.
kaynak
1- Türkiye Ekonomisi Nereden Nereye /Oğuz Oyan
2- T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü (20.05.1993)
3- �Kişisel Sağlık Sigortası� Tasarısı 20 Nisan 1998
4- Sağlık Finansman Kurumu Kuruluş ve İşleyiş Kanunun Tasarısı ve Gerekçeleri (07.01.1997)
***
sağlık mı, işletmecilik mi?
Dr. Osman Öztürk*
Ülkemizde gerek kamu gerek özel hastanelerin çok kötü yönetildiği herkesçe kabul edilen bir gerçek. Konuyla ilgili lisans programı ihtiyaca cevap veremiyor. Bu eksikliği gidermek için bazı üniversiteler lisansüstü düzeyinde master ve sertifika programları açıyorlar. Bu programlar birbirinden çok farklı biçim ve içerikte düzenlenmiş.
Bu programların en eskisi İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü bünyesinde yürütülen �Hastane İşletmeciliği Sertifika Programı�. 1998-1999 döneminde beşincisi yapılacak olan sertifika programı altışar haftalık dört quarter şeklinde ve bir akademik yıl süreli. Dersler hafta içi iki gün akşam saatlerinde ve cumartesi günü gündüz olmak üzere haftada toplam oniki saat. Programın ücreti bu yıl için 864.000.000 TL. Ders zamanlarının bu şekilde düzenlenmesi, master programından farklı olarak, sağlık alanında profesyonel çalışan kişilere de eğitim imkanı sağlıyor. Bu özelliği onu daha da önemli kılıyor.
Bu yazı, sertifika programının 1996-1997 yılındaki üçüncü dönem tecrübesinive programı hekimlik ilkeleri ve pratiği açısından değerlendirmek için kaleme alındı.
Hastane İşletmeciliği Sertifika Programı�nda dört quarter süresince toplam onyedi ders işlendi. Programa göre onyedi dersin on tanesi sağlık alanıyla ilgiliydi. Oysa bu on dersin içinde yer alan Hastanelerde Toplam Kalite Yönetimi-1, Hastanelerde İnsan Kaynakları Yönetimi, Sağlık Kuruluşları Yönetimi 1-2, Hastanelerde Yönetim Muhasebesi ve Hastanelerde Finans Yönetimi derslerinin sağlıkla tek ilgisi isimlerinden ibaretti. Gerçekte ise içerik ve biçim açısından tamamen işletmecilik disiplinine aittiler.
Derslerin sadece beşi (Sağlık Hizmetleri Pazarlaması 1-2, Hastane Otomasyonu, Toplam Kalite Uygulamaları ve Sağlık Ekonomisi)sağlık alanıyla ilişkili olarak sunuldu. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretimüyesi Prof. Burhan Şenatalar�ın verdiği �Sağlık Ekonomisi� özellikle dikkat çekiciydi. Programın en yoğun ve zor dersi olmasına rağmen, sunum biçiminin de büyük etkisiyle, bütün öğrencilerin ısrarlı ilgisini üzerinde toplamayı başardı.
Sertifika Programı �Hastane İşletmeciliği�ni esasen ve hemen tamamen �Özel Hastanecilik�le sınırlamıştı. Program düzenlenirken her nedense kamunun hastanecilik hizmetlerini başarılı olarak veremeyeceği varsayılmıştı. Bu varsayım herhangi bir bilimsel analize dayanmıyordu. Bu nedenle sertifika programı hastanecilikle çok az ilişkili bir işletmecilik kursu niteliğindeydi. Programın temel eksikliği de burada yatıyordu.
Bu eksiklik esasen Türkiye sağlık sektörünün yanlış tahlilinden kaynaklanıyordu. Program kendini tamamen Sağlık �Reformu�Yasa Tasarılarına ve sağlıkta özelleştirmeye endekslemiş durumdaydı. Tasarıların kısa zamanda yasalaşacağı ve bütün hastanelerin özelleşeceği beklentisi derslerin hemen hepsine sinmişti. Örnek alınan model Amerikan sağlık sistemiydi.
Özelleştirmenin sonucunda sağlık hizmetleri metalaştırılacak; hastalar müşteriye ve hastaneler de kar amaçlı işletmelere dönüşecekti. Geriye tek bir sorun kalıyordu:Hastalıktan ve sağlıktan elde edilecek kârı maksimize edecek beceri ve kapasitede yöneticiler yetiştirmek. Bu bakış açısıyla programın bütün amacı sağlıkçılara işletmecilik nosyonu kazandırmak olarak tespit edilmişti.
Oysa bugün Türkiye�de hastanelerin mülkiyeti büyük ölçüde kamunun elinde ve bu durumun değişmesi de mümkün gözükmüyor. Kişi başına sağlık harcamasının 100 dolar civarında olduğu bir ülkede Amerikan sağlık sisteminin uygulanmasını beklemek hayalcilikten öteye geçmiyor. Üstelik Amerikan sağlık performansının düşüklüğü bütün dünyaca bilinen bir gerçek. Sağlık alanında yapılan muazzam harcamalara rağmen ABDhalkının sağlık göstergeleri birçok ülkenin çok gerisinde.
Programın diğer bir önemli eksikliği de derslerin sunumuyla ilgiliydi. Dersler çoğunlukla lisans düzeyinde anlatıldığı için sıkıcı oluyor. Birçok ders üç saat yerine bir buçuk saatte anlatılabilir ve daha ilgi çekici olurdu. Öğrenim için çok önemli olan düzenli ve yeterli doküman temini de ciddi olarak ele alınmalı.
Sonuç olarak; Hastane İşletmeciliği Sertifika Programı, mevcut biçimiyle, üzerine düşen görevin çok azını yerine getiriyor. Mevcut biçimiyle harcanan emek ve zamana değmiyor. Köklü bir reorganizasyonu gerektiriyor.
Bu reorganizasyonun esası, programı hastanecilikle ve kamu sağlık kurumlarıyla ilişkilendirmek olmalı. Bunu yapabilmek için de tıp fakülteleri, Sağlık Bakanlığı, SSKve Türk Tabipleri Birliği ile formel ilişkiler kurulmalı ve program birlikte yürütülmeli. Ancak böyle bir yönelimle Türkiye sağlık sistemi doğru şekilde analiz edilebilir ve ihtiyaçlara gerçekçi cevaplar üretilebilir.
* SSK Okmeydanı Eğitim Hastanesi
***
FORUM
bir saldırı olayı ve hekimlere açık mektup
Dr. Muhammet Can*
1 Ekim 1998 tarihinde, Kartal SSKhastanesinde, hastane başhekiminin, tıp meslek ilkelerine ve çalışma barışına uymayan, anti demokratik baskıcı ve saldırgan tutumları nedeniyle pek çok sorun ve olaylar meydana gelmiştir.
olayların gelişim seyri
İstanbul Tabip Odası�nın Hızır acil işyeri temsilcisi olarak; (aynı zamanda SESişyeri temsilcisiyim)Kartal SSKhastanesinde, işçi ve işçi yakınlarına daha iyi bir sağlık hizmeti sunmak için çalışan, hekimler ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik, hastane yöneticilerinin anti-demokratik uygulamalarına karşı, bunu kınayan bir duyuru metni* temsilcilik panolarına asılmış, yemekhane kuyruğunda da (saat 12.00�de)hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına tarafımdan dağıtılmak istenmiştir.
Halka daha iyi bir sağlık hizmeti sunmak ve kendi sendikal hakları için de 9 yıldır meşru mücadele yürüten sağlık çalışanlarının örgütlülüğünü ortadan kaldırmaya kararlı görünen başhekim Dr. Vesile Öngör, uzun zamandır sık sık yaptığını yinelemiş ve hastane polislerini harekete geçirerek, Kartal SSK hastanesinde hekim avına çıkmıştır.
Saat 12.15 sularında, hastane polisleri beni apar-topar Hızır acil biriminden alarak, önce başhekimliğe götürmüşlerdir. Başhekimliğin önünde (daha kapıdan girmeden)Başhekim Dr. Vesile Öngör beni görünce �işte bu doktordu, halkı isyana teşvik eden, bölücü devlet düşmanı buydu, tanıdım� diye bağırarak, hastane polislerine yeniden talimat vererek; �Terörle mücadeleyi çağırın hemen, alıp götürsünler bu vatan hainini� diye sözlü saldırılarını sürdürmüştür. Daha sonra hastane polisleri beni girişteki polis kabinine götürerek, Kartal terörle mücadeleden gelen iki sivil polise teslim etmişlerdir. (Bu arada İstanbul Tabip Odası�ndan Dr. Rıfat Yücel ile görüşebildim ve durumu aktardım. Ayrıca Kartal SSK hastanesi İTOtemsilcileri de olay yerine gelmişler ve böyle bir sebeple gözaltına alınmamın hukuksuzluğunu anlatmışlardır. (Ancak görevli polisler �biz başhekimliğin talimatını yerine getiriyoruz� demişlerdir.)
Kartal terörle mücadeleden 18.20 sularında salıverildim. Bu arada İstanbul Tabip Odası�nın ve SES�in avukatıyla irtibat kurabildim. Daha sonra sendikanın avukatı geldi, ifadem alınarak salıverildim.
Başhekim Dr. Vesile Öngör�ün diğer yaptıkları
* Geçen altı ay içinde, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES)Anadolu Şubesi yönetim kurulu üyesi de dahil olmak üzere altı kişiyi başka hastanelere sürgün ettirmiştir.
* SSKKartal hastanesinde başka sendikalar da olmasına rağmen sadece SES�e yapılan bu uygulama dikkat çekicidir.
* Sağlık çalışanlarına �terörist�muamelesi çekilerek sürgün sonrası bir gün sabahtan akşama kadar, hastane hopörlerinden, sağlık çalışanlarını teşhir eden, çalışanların üzerinde baskı kurmayı amaçlayan yayın anonsları yapılmıştır (Anons metni İstanbul Tabip Odası�na verilmiştir).
* Başhekim, gözaltına alınmadan sonra Hızır acil çalışanları tek tek yanına çağırarak, hakkımda suçlayıcı yakıştırmalarını sürdürmüş, sağlık çalışanları bu uygulamalara karşı çıkınca da odasından berzer tehditlerle -sizi de polise teslim ederim diyerek- kovmuştur. (Diğer hekimler de şikayet başvurularını yine İstanbul Tabip Odası�na yapmışlardır.)
sorular
1- Bir başhekim, başka bir hekime böyle çirkin sözlü saldırılarda bulunma hakkını hangi güçlerden, nereden alıyor?
2- İstanbul Tabip Odası yasa dışı bir kurum mudur ki, başhekim duyuru panosuna, çalışanlara ve kendisine de verilen bir yazılı metin için kışkırtıcı sözler kullanıp uygulamalar yapabiliyor. Yoksa �burada kanun benim, ne istersem onu yaparım, istediğimi de yakarım� mantığı ile mi hareket ediyor?
sonuç olarak
* İstanbul Tabip Odası bir hekim örgütü olduğundan hareketle, Kartal SSK başhekimi hakkında (bu türden uygulamalara son verebilmek için)tıp meslek ilkeleri ve çalışma barışını bozan uygulamalarından dolayı en kısa zamanda hukuki soruşturma açmalıdır.
* Başhekim Dr. Vesile Öngör önce İstanbul Tabip Odası, ardından da Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu�na sevk edilmelidir.
* Ayrıca, tıp meslek ahlakı ilkelerine, tababet tüzüğüne ve anayasal haklarıma uygun olarak (hakaret ve sözlü saldırılara, hekimlik onurumun çiğnenmesine binaen)tazminat davası açacağımı bildiriyorum.
�Hekimler hedef alınarak sağlık sorunları çözülebilir mi?�
NOT:Kartal Cumhuriyet Savcılığı, gözaltına alınmamla ilgili takipsizlik kararı vererek, olayda suç unsuru bulamamıştır.
* İstanbul Tabip Odası, HızırAcil Temsilcisi
Basına ve sağlık çalışanlarına:
Halka, daha iyi bir sağlık hizmeti verebilmek ve sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinde, grevli-toplu sözleşmeli bir sendikal düzen isteyen SES ve sağlık emekçileri olarak bizler, yıllardır atanmış idareciler tarafından baskı ve sürgünlere maruz kalmaktayız.
Son olarak Kartal SSKHastanesi�nde çalışan sağlık emekçilerinin başka hastanelere sürgün edilmesi olayı, iki yönlü bir çarpıklığı ve adaletsizliği gözler önüne sermektedir.
Birincisi, dokuz yıldır fiili, meşru, demokratik bir tarzda sürdürdüğümüz kamu çalışanları ve sağlık emekçileri hareketi, hem iktidar, hem de Sağlık ve Çalışma Bakanlığı nezdinde haklı ve meşru zemine oturmuşken (karşılıklı görüşmeler, yazışmalar ve Başbakanlığın Aralık 97 Genelgesi varken) Kartal SSK�nın yöneticileri sağlık emekçilerine ve SES�e baskı ve dayatmalarla sözde yasadışı muamelesi çekerek (ne 87 ve 151 sayılı uluslararası sözleşmeler, ne de Anayasa�nın değiştirilen 158. maddesini) hukuk tanımazlıklarını bir kez daha ispatlamışlardır. Yıllardır baskılarına alışık olduğumuz �kapıkulu zihniyeti�uygulaması yine karşımıza çıkmıştır.
İkincisi, hastane yöneticileri emekçilerin kesintileriyle kurulan SSK�larda sağlık çalışanlarına nasıl baskı ve sürgün uygulayacağının hesaplarını yapacağı yerde, poliklinik kuyruklarında telef olan işçi ve yakınlarının ve ameliyat olmak için yıllarca sıra bekleyenlerin sorunlarını çözmelidir. Acil servis diye işleyen insan tüketme ünitesini yeniden yapılandırmalıdır. Siyasi iktidarların özelleştirme adıyla çökertmeyi planladıkları SSK�larda devasa sağlık sorunları varken, binbir özveriyle çalışan sağlık emekçilerine idari şiddeti, halka da sağlık şiddetini reva gören atanmış yöneticilerin bu baskı ve sürgün uygulamalarını kınıyoruz.
Herkese parasız sağlık... Yaşasın grevli-toplu sözleşmeli sendikal mücadelemiz... Söz, yetki, karar çalışanlara...
* Hızır Acil İşyeri Temsilciliği adıyla dağıtılan metin.
***
FENESTRA
alternatif tıp?
Dr. Ali Serdar Fak
yaşlılarda hipertansiyonun ilaç dışı tedavisi
Yaşlılarda hipertansiyonun ilaç dışı(nonfarmakolojik)tedavisi sıklıkla önerilmekle birlikte yakın zamana kadar bu konuda yeterli çalışma yoktu. Yaşlıların özellikle ilaçların yan etkilerine daha açık olmaları hijyenik (yaşam tarzı değişikliğini temel alan) tedaviyi daha önemli kılmakta.
Yakın zamanda JAMA�da yayınlanan bir makaleye göre, hipertansif yaşlılarda kilo vermenin ve tuzu azaltmanın kan basıncı kontrolünde etkili olduğu gösterildi. Araştırmacılar 60 - 80 yaşları arasında 875 hipertansif hastada hijyenik önlemlerin ilaca olan gereksinimi ortadan kaldırıp kaldırmayacağını incelemişlerdir. Daha önce antihipertansif ilaç tedavisiyle kan basıncı kontrol altında olan hastalar hijyenik önlemleri uygulamak veya ilaca devam etmek üzere randomize edilmişler ve ilk grupta üç ay sonra ilaç tedavisi sonlandırılmış. Hastalar iki buçuk yıl izlenmişler ve bu süre boyunca kan basıncı kontrolü ve felç, iskemik atak, miyokard infarktüsü, angina pektoris, kalp yetmezliği ve aritmi gibi hastalıkların sıklığı değerlendirilmiş. İzlem boyunca kan basıncı 140/190 mmHg�nin altında olan hastaların oranı ilaca devam grubunda, tuzu azaltan grupta, hem tuzu azaltan hem de obez olduğu için kilo veren grupta benzer bulunmuş (sırasıyla %71, 63, 73 ve 65). Ayrıca bu süre içinde yukarıda sayılan hastalık ve klinik tabloların sıklığı açısından da fark saptanmamış. Sonuçta tuz azaltımının ve hasta fazla kilolu ise kilo vermenin yaşlı hastalarda hipertansiyonun tedavisi açısından uygulanabilir, etkili, ucuz ve güvenlikli bir yol olabileceği önerilmekte. JAMA1998; 279:839-846.
kişiler neden alternatif tıbba yönelir?
Günümüzde gelişmiş bilimsel tıbbi uygulamalara karşın çok sayıda kişi de tedavi için alternatif tıp önerilerini ciddiye almakta ve uygulamakta. Kişilerin neden alternatif tıbbı tercih ettikleri konusunda ise bugüne dek bir araştırma olmamış. Stanford Research Center�dan John Astin, kişilerin alternatif tıbbı seçmelerinin nedeni olarak üç olasılıktan bahsedilebileceğini öngörmüş:
1- Bilimsel tıbbi tedavi/uygulamalardan tatmin olmadıkları için,
2- Alternatif tıp kişiye daha fazla karar hakkı ve otonomi tanıdığı için,
3- Alternatif tıp, kişinin inançları, dünya görüşleri ve kendi �hastalık - sağlık kavramlarıyla�daha uyumlu olduğu için.
Bu olasılıkları araştırmak için Astin ABDgenelinde son bir yılda alternatif tıp yöntemleri benimsemiş 1035 denek üzerinde anket çalışması yapmış. Anket sonucuna göre; artan eğitim düzeyi, daha fazla sağlık sorununun varlığı, kronik sırt ağrıları, idrar yolu hastalıkları ve kişinin (marjinal)bir inanç/kültür grubu içinde yer alması alternatif tıbbı tercih etmesini belirlemekte. Bilimsel tıbbi uygulamalardan tatmin kalmamış olmak ise bu yönde etkili bulunmamış. Astin, daha yüksek eğitim düzeyinin ve daha fazla sağlık sorununun varlığının yanısıra kişilerin kendi değer yargıları ve kavramlarına daha uygun düştüğünü düşündükleri için alternatif tıbba yöneldiklerini vurgulamakta. JAMA1998; 279:1548-1553.
***
KİTAP
bir hekimin yaşam bilançosu
Dr. Kürşat Yıldız
Rahmi Dirican Hoca�yı ilk kez son Tabip Odası seçimleri sırasında yakından tanıdım. Kendisini Nusret Fişek okulunun en deneyimli takipçilerinden biri olarak biliyorduk. Son derece alçakgönüllü bir tutumla sessizce İstanbul�a geldi, kitaplarını imzaladı, aynı sessizlikle emekliliğini geçirdiği Bursa�nın Ocaklar Köyü�ne döndü.
Adıma imzaladığı kitabı ise bundan iki ay önce okuma fırsatı bulabildim. Yaşamdaki pişmanlıklarımdan biri oldu. Ama böylece kitabını okuduktan hemen sonra 4 Kasım�da, Nusret Fişek anısına düzenlenen paneldeki konuşmasını daha büyük keyifle izleyebildim.
Çok sayıda hekimin anılarını okudum bugüne kadar. Özellikle deneyimli meslektaşlarımız, yaşamlarından süzerek çıkardıkları olayları kaleme alıyorlar. Hepsi de bize çok şey katıyor. Ama Rahmi Hoca�nın yazdıklarında ayrı bir derinlik buldum.
70 yıl önce Erzincan�ın Kuruçay�ında başlayan yaşamını hiç süslemeden, kronolojik bir yöntemle anlattığı kitabın bendeki izlerini Hekim Forumu okurlarıyla paylaşmak istedim.
Hekimlik halkçı niteliğini yitirdikçe değer kaybediyor. Başarının sırrı halkın gönlünde yer etmek. Zaten halk, hekimlerin değerini devletten daha iyi bilir.
Hekimlikte erdem, gerektiğinde kendini acımasızca eleştirebilmek ve hatalardan ders çıkarmaktır. Rahmi Hoca kitabında part - time çalışmanın tuzağından nasıl kurtulduğunu çok çarpıcı şekilde anlatıyor.
Bürokrasi ile ihtiraslı ve beceriksiz meslektaşlara karşı mücadele, hekimliğin törpüsüdür. Hekimi daha mücadeleci olmak konusunda biler, ama yıpratır. Prof. Dirican�ın Uludağ Üniversitesi�nde emekliliğine kadar verdiği kavga, bunun tipik bir örneğidir.
Rahmi Hoca�nın anıları, ülkemizde hekimliğin her zaman hekimlik dışında pek çok konuyla uğraşmayı gerektiren, sabır ve dayanıklılık isteyen bir meslek olageldiğini gösteren bir yaşam öyküsü. Kolay rahata kavuşmak isteyen, sadece kendi dönemlerinde hekimliğin zor duruma düştüğünü sanan genç kuşağın çıkaracağı çok ders var.
�Bir Hekimin Anıları� ikinci baskısını yeni yaptı. İlk baskıdaki dizgi hatalarının düzeltilmiş olduğunu umarım. Hoca�ya bir de eleştiri yöneltmek istiyorum:70 yıllık yaşamını özetlediği anılarında Bursa Üniversitesi Rektörü Nihat Balkır�a sanırım hakettiğinden fazla yer vermiş.
***
ölmek yasak
Dr. Canan Şahin
Yaşamak zor; yaşanılanları yazıya dökerek onları paylaşmak ise daha bir zordur. İşte bu zoru paylaşan meslektaşlarımızdan biri de Prof. Dr. Suat Efe.
�Ölmek Yasak� isimli kitabında, meslek hayatında karşılaştığı ilginç olayları her kesimin ilgiyle okuyabileceği bir yaklaşımla irdelemiştir. Kitapta anekdotlar halinde bahsettiği olaylardan her biri başlı başına öykü olabilecek nitelikte. Mesleği itibariyle her kesimden insanla birlikte olan Suat Efe, onları çok iyi gözlemlemiş ve yazdıklarında bu karakterlere de yer vermiştir.
Kitaba adını veren �Ölmek Yasak� isimli öyküsünde bir hekimin, hastasına manevi olarak nasıl destek olabileceğini çok güzel göstermiş ve hastada bunun olumlu sonuçlarını görmüştür. Suat Efe�nin hekimliği yanında insancıl sıcaklığı, bu öyküsünde olduğu gibi kitabın tamamında kendini hissettirmektedir. Suat Efe kitabında �Hümanist bir yazarın öyküsü�nde; bir yazarın �Hekimsiniz, kimbilir başınızdan ne ilginç olaylar geçiyor?Kimbilir ne anlatılmaya değer insanlarla karşı karşıya geliyorsunuz?Size bunlar önemsiz gibi görünebilir, ama bizler için hiç de öyle değildir� demesi üzerine yazmaya yöneldiğini ifade ediyor.
İsminden de anlaşılabileceği gibi, yaşama sevinci veren, herkesin sıkılmadan ara ara okuyabileceği, her öyküde kişinin kendinden birşeyler bulabileceği bir anılar yumağı.
Yazarın �Ölmek Yasak�isimli kitabı dışında, İç Hastalıkları Tedavi Yıllığı,
Hekimlikte 46 Yıl, Evrende Bir Karınca isimli kitapları da yayınlanmıştır.
Umarız, bu kitap diğer meslektaşlarımıza da yaşadıklarını kalıcı kılma yolunda bir başlangıç olur.
***
BİZE GELENLER
reklam çıkmazı
Metin Öncel*
Hızla değişen dünyamızda, gelişen teknolojinin kazandırdığı imkanlar, tıptaki birçok yenilikle birlikte, pek çok sorunu da gündeme getirdi. Liberal ekonomilerde, rekabetin en etkili silahı olan reklam, birçok ticari sahada, alabildiğine uygulama alanı bulurken, farklı meslek grupları, birbirinden değişik anlayışların egemen olduğu kurallarla yönünü bulmaya ve sınırlarını belirlemeye çalışmaktadır.
4077 sayılı yasanın 16. maddesi gereği; ticari reklam ve ilanlar yasalara uygun olmalıdır. Reklamın gücünü belirten ifadeler incelendiğinde, şu gerçek netleşmektedir. Reklam yapan kişi veya kuruluşun, reklam için yaptığı tüm masrafları, reklam yapmayan,rakip kişi ve kuruluşlar ödemektedir. Bu söylem, reklamın cazibesini ve reklamdaki sihiri, çok anlamlı şekilde dile getirmektedir.
1219 sayılı yasanın 24. maddesi, mesleklerini uygulayan hekimlerin, sadece hastalarını kabul edecekleri adresi, muayene saatlerini ve uzmanlıklarını bildiren ilan verebileceklerini, hiçbir şekilde, ilan, reklam ve benzeri yayına başvuramayacaklarını hükme bağlamıştır. Ayrıca Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi�nin 8. maddesi; hekimlikle uğraşanların mesleklerine ve tedavi müesseselerine ticari bir vehçe veremeyeceklerini belirtmektedir.
Aynı nizamnamenin 9. maddesinde; hekimlerin gazete ve sair neşir organlarında yapacakları ilanlarda ve reçete kağıtlarında; ancak, adı, soyadı, adresi, ihtisas dalı, muayene gün ve saatleri dışında ilave ifadelere müsade edilmemekte, kapılara ve bina dışına asılacak tabelaların adedini, ebadını, siyah beyaz olacağını, ışıklarla süslenmiş olmayacağını hükme bağlayarak haksız rekabetin önlenmesine özen gösterilmektedir.
1960�lı yıllardan günümüze kadar hekim camiası bu kuralların bilinci ile mesleklerini icra etmişlerdir. Ne var ki, büyük atılımlarla 2000�li yıllara taşınan dünyamızda, değişen ve büyüyen ihtiyaçlar, uygulanmakta olan yasaların güncelleştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.
Hekim, önemli masraflarla temin ettiği yeni cihazlarını ve onların insanlığa kazandırdığı yeni teknolojik avantajları, hastalarına ulaştırmak, onları bilgilendirmek isterken, haksız rekabet olgusu ve uymakla zorunlu olduğu kuralları zedelememek hassasiyeti arasında sıkışıp kalmaktadır.
Mevsim itibariyle erken kararan akşam saatlerinde veya sokak lambalarının yetersiz olduğu yerlerde, tabelaların farkedilmediği ve bunun çözümünün ışıklı tabela uygulamasından geçeceği vakalar yaşanmaktadır. Ayrıca yakın zamana kadar binaların sadece ilk katlarında faaliyet gösteren muayenehaneler, günümüz şartlarında yüksek katlara kadar taşınmak ve yüksek katlarda çalışmak zarureti ile karşı karşıya kalmışlardır. Buraya asılacak tabelanın üst katlardan farkedilebilecek büyüklükte olması ihtiyacı tabela standardını da zorlamaktadır.
Bu ve buna benzeyen birçok yeni olgu, onur kurulları ve etik kurullarda görev alan arkadaşlarımızı yeri düşüncelere ve çözüm arayışlarına götürmektedir. Konuya zihin yoran düşünür ve araştırmacılar, hekim camiasının çalışmaları boyunca tabi olduğu tüm kurallarda, yasaların gerçek ruhunu zedelemeden, haksız rekabet mekanizmasının, günümüz gerçekleriyle bağdaşabilecek bir güncelleştirmeye ulaştırılabilmesi ve yeniliklere ışık tutabilecek gelişmeyi kazanabilmesi umudunu taşımaktadır.
Onur kurullarında karşılaştığımız birçok vakada, hekim arkadaşlarımızın, yaptıkları kural dışı uygulamaların suç olduğunu bilmedikleri cevabı ile karşılaştığımızı belirtmek isterim. O halde mezuniyet öncesi eğitim de, son bir yılın birkaç haftasına sıkıştırılmış tıbbi deontoloji saatlarının, daha geniş zamana yayılarak ve önemli olduğu vurgulanarak hekim olacak kimselere daha çok benimsetebilme çabası içerisine girilmelidir. Ayrıca mezuniyet sonrası eğitim bu çabanın tamamlayıcısı olarak hekimi, mesleğinin icaplarını bilen, uygulamalarda riayete mecbur olduğumuz kuralların gerçek bilincine ulaşmış kişiler olarak, meslek hayatına hazırlamış olacaktır.
Kısa süre önce yapılan Türk Tabipleri Birliği ve Türk Dişhekimleri Birliği�nin genel kurul toplantılarında konu ele alınmıştır. Bu çalışma sonunda hekim camiası 2000�li yıllara doğru, özlediği daha az tartışmalı, daha az tedirgin ve daha huzurlu bir çalışma için yeni Tıbbi Deontoloji Tüzüğü�ne kavuşmuş olacaktır.
* İstanbul Dişhekimleri Odası, Etik Kurul Üyesi
***
TIPİK
bir �kongre isyanı�
Dr. Mustafa Sütlaş
Ekim ayı içinde katıldığım 17. Ulusal Dermatoloji Kongresi�nin ilginç yanlarını arkadaşlarıma anlattığımda, yayın kurulundaki arkadaşlarım �bunu yaz�dediler. Bu nedenle bu sayıda ki �tıpik� sayfasında yeralan yazının �A-tıpik� olmasının sorumluluğu benim değildir.
Kongreye katılanların neredeyse büyük çoğunluğunun tersine, hiçbir firmadan herhangi bir destek almadan, masraflarımı kendim karşılayarak gittim.Keyifli bir gece yolculuğunun sabahında Kuşadası�na vardım. Artık kışa �merhaba� diyen egenin sabah rüzgarı, otobüsten inince beni kendime getirdi. �İyi ki gelmişim� dedim. Ege ve Akdenize doymamış olduğumu farkettim.
Kongre�nin ilk toplantısı öğleden sonraydı. Şehir içinde bir tur atıp, �ver elini Çam limanı�dedim.
Pamucak kumsalı ile Kuşadası arasında kalan, çamlarla denizin nazlı nazlı birbirlerine �ilan�ı aşk� ettiği bir yerdir Çamlimanı. Akşamları onların kucaklaşmaları ve sevişmelerinden güneşin yüzünün kızardığını ve günü terkettiğini farkettim. Güneş onları görünce, Güvercin adasına doğru bir el sallayıp Egenin koynuna giriyordu.
İşte bu Çamlimanı�nda �hernasılsa� bir �turistik� imar izni alınarak koca koyu kapatan bir oteli var. Pine Bay Resort Hotel�ine aslında bir �otel� değil, adeta bir �köy� . Bu yıl kapatılan kumarhane nedeniyle kumarbaz müşterilerinin yerine �bilimbaz� müşterilerini ağırlar olmuş. Yaz sezonu biterken sadece kongreler ve toplantıların katılımcılarını ağırlıyor. Ama hakkını vermek gerekir, güzel bir otel...
Deniz, havuz, restoran ve ilaç standları, çevredeki tarihi ve turistik yerler kongre katılımcılarını pek de rahat bırakmıyor. Yine de 700�e yakın dermatoloğun katıldığı ulusal kongrede oturumların yapıldığı üç ayrı salonda izleyici sayısı toplam 300�den aşağı düşmedi. Katılımcıların �bilim aşk�larını burada teslim etmek gerekir.
Kuşadası�nda ne yapılır?
Neler yapılmaz ki?Kongre akşamlarını dolduran eğlenceli firma yemeklerinden sonra Kuşadası�nın eski kalesi içindeki barlar herkesin mekanı. Sayıları çok azalmış Avrupalı turistlerle birlikte her tür müzikle eğlenmek mümkün. Ama biz ekim sonunda kapanacak olan �Bee-bop Bar�ı öneriyoruz. Her türden cazı egzotik içkilerle birlikte içebilir, dünyada gezilmemiş yer bırakmamış gencecik bar sahibi ve Ankara�lı ancak İstanbul�a düşman olmayan ortağıyla sohbet edebilirsiniz. Ya da sanki Kuşadası�na taşınmış bir Kapalıçarşı olan deri ve kuyumcu çarşılarını gezebilirsiniz.
İsterseniz, �Kadınlar Denizi�nde sahile bir adım mesafedeki lokantalar ve barlar da sizi bekliyor. Hem de ekim ayında bom boş olarak. Ama bence siz Kuşadası�na adını veren adanın önündeki lokantada özel soslu taratoruyla midye tava ısmarlayıp, soğuk biranızı için. Akşam hava kararırken, yani Egenin mavisi göğün laciverdiyle koyulaşır ve şehrin ışıkları daha bir parlak görünürken, denize bakıp �denizkız�larını arayabilirsiniz.
Güneşi Pamucak�ta batırmak da mümkün. Eğer içiniz o güzelim kumsala yapılan ve ülkemizde turizmin �patlamasına� yol açan dev oteller sizi rahatsız etmezse, Poseidon�u içinden çıkaracakmış gibi kıpır kıpır Ege�nin güzel resimlerinden birini �kişisel tarihinize� belge olarak bırakabilirsiniz. Ya da ne bileyim, Efes�teki kütüphanede, Meryem Ana�nın yanında, Selçuk�taki Artemis Tapınağında ya da güzelim Şirince�de olabilirsiniz. Ya da bir fişek atımı uzaklıktaki İzmir�in Kordon�unda �Çakıcı�yı arayabilir, Çökertme�de zeybeğe durabilirsiniz.
Bir kez denizle kucaklaşmak dışında �bilimbaz�lığım tuttuğu için gündüzleri Kongreyi izlemeyi yeğledim. İzlemekle de kalmayıp, bildiklerimi anlatıp, önerilerde bulundum. Bir gezi yazısının içinde bilime fazla yer olmadığını biliyorum. Ama kongreyle ilgili son birşey yazmadan geçmek de mümkün değil. Çünkü tüm hekimleri ilgilendiren bir konu.
Tıp fakültesini bitireli yaklaşık 20 yıl oldu. Bu süre içinde yerli yabancı onlarca bilimsel kongreye katıldım. Bu güne kadar hekimlerin uzmanlık dallarıyla ilgili kongrelerde topluca bir eylem yaptıklarını ne duymuş ne de tanık olmuştum.
Bu kongrede eşleriyle birlikte yaklaşık 750 kişi bir akşam yemeğinde hem de başladığı yemeği hep birlikte protesto amacıyla terketme birlikteliğini gösterdi. Kongrenin sponsorlarından bir bebek bezi firmasının bir uydu sempozyum düzenlemişti. Bebek bezleri üzerine yapılan bu toplantıya haklı olarak çok az hekim katıldı. Bu �bilimsel� sempozyumun ardından aynı firmanın verdiği bi akşam yemeği vardı. Herkesin �zorunlu olarak� davetli olduğu akşam yemeği başladıktan sonra, daha yarım saat geçmemişti ki, firmanın aynı zamanda bir hekim olan ürün sorumlusu, bir �afiyetolsun� konuşmasına başladı. Konuşmasında katılımcılara aynen; �keşke yemeğe gösterdiğiniz ilgiyi toplantıya da gösterseydiniz� deyince büyük bir olay yaşandı. Bir meslektaşımız hemen sözü aldı ve bu sözleri protesto ederek, herkese yemeği terketmeyi önerdi. İnanılmaz ama çatalını, kaşığını bıraktı ve hep birlikte ayağa kalkarak yemek yenilen bölümü terketti. Çok hoş bir görüntüydü. Firma sorumlusu meslektaşımızın sözleri olsa olsa böyle protesto edilirdi. Dermatologlar böylelikle hem birlikteliklerini gösterirken hem de hekimlik mesleğinin değerlerine bir anlamda sahip çıktıklarını ortaya koymuş oldular.
Kongre sırasında bir tanıtım şekline de ben karşı çıktım. Glaxo firması �hekimlerin elleri alışsın�diye standını ziyaret eden her hekime tanıttığı ilacı içeren iki reçete yazdırıyordu. Tıpkı önlüğünün beyazı gibi, reçetesi de vazgeçilmeyecek mesleki değer olan hekimlerin, bir yemek davetiyesi karşılığı bu iki reçeteyi yazmaları bu alanda da değerlerimizin giderek daha çok aşındığının göstergesiydi. Ne yazık ki kapitalist sistemin �gökyüzünün altında satın alınamayacak hiçbirşey yok� mantığına bu kez de reçetelerimiz tutsak düşmüştü.
Sözün özü şu ki; kendinize bir olanak yaratın ve bir sonbaharda Ege�ye gidin ve denizi dinleyin. Oralarda Antik Ege uygarlığının bugün çağdışı sayılan, ancak insanı insan yapan değerlerini bir kere daha arayın. İnanın kazanacağınız çok şey olacak.



Ara

Twitter'da İstanbul Tabip Odası