Hekim Forumu/ KASIM - ARALIK 1999 - Cilt:17 / Sayı: 137

YÖNETİM KURULU�NDAN
Tarihin sarmalı... Oda�nın rolü...

İkibinli yılların başında tüm meslektaşlarımıza en iyi dileklerimizi sunuyoruz. Büyük bilimsel ve teknolojik atılımların yaşandığı bir tarihsel dönemi geride bıraktık. Tarihin gelişim grafiğine bakarak önümüzdeki yüzyılın daha da büyük sıçramalara sahne olacağını söyleyebiliriz. Özellikle iletişim ve genetik alanındaki gelişmeler, dünyamızın gelecek yıllarda çok daha değişik bir görünüm alabileceğinin habercisi gibi görünüyor.
Yine de uygarlığımız açısından endişe verici olgular, bu gelişmeleri gölgeliyor. Bütün gelişmelere rağmen, dünya nüfusunun büyük bir kısmı açlık ve önlenebilir hastalıklarla karşı karşıya. Üretilen zenginliklerin aslan payını ve kremasını zengin ve güçlü devletler alıyor. Eşitsizlikler, bütün çabalara rağmen azalacağına artıyor.
Ülkemizde de televizyon kanalları ve gazeteler, her gün dehşet dolu haberler veriyor. Irkçı veya dini görüşler çevresinde örgütlenen terör örgütlerinin gerçekleştirdiği katliamlar insanlık adına utanç verici. İlkellik ve uygarlık adeta atbaşı gidiyor.
Bu yüzyılın başında ulusal bir kurtuluş savaşının ardından Anadolu�da yeni bir uygarlık olarak kurulan Cumhuriyetimiz ciddi tehlikelerle karşı karşıya.
İnsanın çağlar boyunca geliştirdiği erdemlerinin yerine zaaflarını, ilkel duyguları hakim kılmak isteyenlerin gayretleri ne yazık ki alt edilebilmiş değil.
Bu atmosfer hekimlere ve hekimliğe önemli sorumluluklar yüklüyor:Sadece bireylerin sağlık sorunlarıyla ilgilenmek yetmiyor. İçinde yaşadığımız toplum ve dünyanın sağlıklı bir zemine doğru gelişmesi için bireysel ve ortak sorumluluklar yüklenmek gerekiyor.
Biz hekimler, ikibinli yılların ilkellik değil uygarlık çağı olarak yaşanması için toplumsal sorumluluğumuza sahip çıkmak zorundayız. �Altta kalanın canı çıksın� yaklaşımı yerine �Kardeşlik, sevgi, dostluk, barış, dayanışma ve eşitlik� uygarlığını savunuyoruz. Yaşama hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere ısrarla sahip çıkıyoruz. Toplumsal örgütlenmenin bu aşamasında; insanların sağlıklı bir çevrede, hastalıklardan uzak, kaliteli bir yaşam sürmesi için �Sosyal devlet�ilkelerini savunmaya devam ediyoruz. Toplumların ancak insana, insan emeğine, düşünce özgürlüğüne değer vererek gelişebileceğine inanıyoruz.
Bağnazlığın değil aydınlanmanın, barbarlığın değil insanlığın hüküm süreceği günler elbirliğiyle gerçekleşecektir. İkibinli yıllarda; bütün bireylerin toplumun şekillenmesine aktif katılımını engelleyen, onları �yurttaş değil teba� olarak gören bir yönetim anlayışını ortadan kaldırmak zorundayız.
Tarih boyunca onlarca uygarlığa beşik olmuş güzel yurdumuzun, bu birikim üzerinde çok daha gelişmiş bir toplum yaşamına layık olduğuna inanıyoruz. İstanbul Tabip Odası da, bu doğrultudaki çabalarını sürdürecektir. Ülkemiz gibi mesleğimizin geleceği de yine bizlerin elinde. Önümüzdeki dönemde hekimlerin daha güçlü bir birlik oluşturmalarını ümit ediyoruz.
Oda yönetimlerinin görevi, hekimleri, bütün farklılıklarına rağmen meslek örgütü etrafında biraraya getirmektir.
Yönetim Kurulumuz, iki yıllık bir çalışma dönemini yakında tamamlayacak. Tabip Odalarımız Nisan ayı boyunca ikibinli yılların ilk Genel Kurul�unu yapacaklar. İstanbul Tabip Odası Genel Kurulu�nun da 8-9 Nisan tarihlerinde yapılması kararlaştırıldı. Bütün üyelerimizin Odamızın iki yıllık çalışma dönemi konusundaki değerlendirmelerini posta, telefon, faks veya elektronik posta yoluyla bize ulaştırmalarını bekliyoruz.
Üyelerimizin Genel Kurul öncesi, �İkibinli yıllarda nasıl bir Tabip Odası?�sorusuna verdikleri yanıtlar, geleceğimize ışık tutacaktır. Meslektaşlarımızı yönetim organlarında görev almaya davet ediyoruz. Bugüne kadar üye olamamış hekimler de bu vesile ile Oda�ya kayıtlarını yaptırabilirler. Önümüzdeki günlerde büyük hastanelerde asılacak üye listelerinden isimlerinizi kontrol edebilir, üye numaranızı öğrenebilirsiniz.
Bu yıl, iki yıl önceki gibi şenlik havasında bir Genel Kurul ve seçim yapmayı planlıyoruz. Bu kez daha da büyük bir katılımla gerçekleştireceğimiz seçimlerle, yeni dönemde görev alacak meslektaşlarımız, önümüzdeki dönem yürütülecek çalışmalarda daha büyük güç elde etmiş olacaktır. Genel Kurul ve seçimlere katılımı artırma konusunda önerilerinizi bekliyoruz.
Seçimlerde Yönetim, Onur ve Denetleme Kurulu üyeleri ile Türk Tabipleri Birliği delegelerini belirleyeceksiniz. 6023 sayılı yasa gereği Oda Başkanımız ve Genel Sekreterimiz, iki dönem üstüste görev yaptıklarından, bu kez Yönetim Kurulu�nda yer alamayacaklar.
Genel Kurul öncesinde 14 Mart Sağlık Haftası�nda birlikte olacağız. Bu yıl Sağlık Haftası�nın 20-25 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. 1974, 1959 ve 1949 mezunu meslektaşlarımıza plaket ve sertifika verileceğinden, bu üyelerimizin Odamıza başvurmalarını istiyoruz.
Geçtiğimiz yıl sonunda üyelere gönderdiğimiz uyarı mektubunun ardından çok büyük bir kısmı birikmiş aidatlarını ödediler. Gösterilen duyarlılık için teşekkür ederiz. Güçlü bir meslek örgütü için aidatlarınızı zamanında ödemenizi rica ediyoruz.
Barış, demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin yerleştiği, ulusal onuru olan bağımsız bir ülkede, hekimlik değerlerini önde tutacağımız bir tıp ortamı için bütün hekimleri sorumluluk almaya, güçbirliğine çağırıyoruz.

Saygılarımızla.



TEMSİLCİLER KURULU�NDAN
Gündemdekiler

Geçen yılın son aylarındaki Temsilciler Kurulu çalışmalarının ana gündem maddesi �Deprem�oldu. Üyeler, birimlerde deprem sonrası yapılan çalışmalar ve sağlık kurumlarının olası bir doğal afete karşı hazırlıkları hakkında bilgi verdiler. Sağlık Bakanlığı ve SSKGenel Müdürlüğü�nün; hastaneleri, binalarının depreme dayanıklılık yönünden gözden geçirilmek ve gerekli onarımları yapmak konusunda kendi kaderine terketmesi, ortak eleştiri konusu oldu. Tabip Odası�nın bu süreci sürekli izlemesi, güncel halde tutulması için uyarılarda bulunması ve hekimlerin eğitimini organize etmesi talep edildi.
KIZILAY
Kızılay�ın doğal afet sırasında yetersiz kaldığı bir durumda tedavi edici sağlık hizmetleri vermeye soyunmuş ve kaynak ayırmış olması, bazı Temsilciler Kuruluüyeleri tarafından eleştirildi. Vergi kolaylıkları bakımından özel muayenehaneler ve polikliniklerle haksız rekabet ettiği belirtilen Kızılay Dispanserlerinin asgari ücret uygulamasını ihlal etmesi tepki çekti. Bu dispanserlerde verilen hizmetlerin nitelik bakımından denetlenmesi ve gelir giderlerinin kontrol altına alınması gerektiği vurgulandı.
POLİTİKKADROLA?MA
Sağlık Bakanlığı�nın politik kadrolaşma amacıyla yaptığı atamalar, sağlık grup başkanlıklarında bu yöndeki değişiklikler, Temsilciler Kurulu�nun önemli gündem maddeleri oldu.
BİRİMZİYARETLERİ
Temsilciler Kurulu üyelerimizin de katkılarıyla, geçtiğimiz Aralık ve Ocak ayında yürütülen çalışmalardan birisi de birim ziyaretleri idi.
İlk olarak 7 Aralık günü ?işli Etfal Hastanesi ve ?işli Sağlık Grup Başkanlığı ziyaret edildi. Sonraki günlerde ise Bakırköy Devlet ve Kartal Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile Avcılar, Pendik, Kadıköy ve Fatih Sağlık Grup Başkanlıklarına gidildi.
Üsküdar bölgesi hekimleriyle Beylerbeyi Sağlık Ocağı�nda bir toplantı yapıldı. 14 Ocak�ta Zeynep Kamil Hastanesi, 19 Ocak�ta SSKBakırköy Doğumevi ve Verem Savaş Dispanseri, 20 Ocak�ta SSKGöztepe Hastanesi ziyaret edildi.
Toplantılarda meslektaşlarımız genellikle deprem hazırlıkları, vardiyalı çalışma, şef atamaları, adli muayeneler, geçim sıkıntısı, yabancı dil sınavı, bulaşıcı hastalıklarla sürekli temas halinde olan hekimlerin mesleki riskler karşısında korunması ve tazminat almaları gerektiği, Oda aidatlarının ve asgari muayene ücretlerinin yüksekliği gibi konularda görüşlerini dile getirdiler.
Ayrıca Tabip Odası�nın tam gün yasasından yana olmasını eleştiren üyeler, bu nedenle SSK hastanelerinde eğitim kadrolarının boş kaldığını, tam süre uygulaması getirilirken hekimin de buna uygun bir ücret almasında ısrar edilmesini vurguladılar.



HEKİM FORUMU�NDAN

Hekim Forumu�nun bugüne dek yayımladığı ilk �özel sayı�ile karşınızdayız.
Bu kez sadece yeni bir yılın değil, bir yüzyıl ve bir binyılın da değiştiğini düşünürsek, elimize binyılda bir geçecek bu fırsatı değerlendirmemezlik edemezdik. Binyıl perspektifiyle sağlığa ve tıbba bakmaya çalışan, binyıl dönemecini sadece bir kalkış noktası olarak değerlendiren bir anlayışla elinizdeki dergiyi hazırladık.
Bütünsel ve sistematik bir yaklaşımdan çok, biraz ordan, biraz burdan bakmayı denedik. Sizleri biraz düşündürebilirsek sağlığa yönelik binyıllık bir perspektifle, bu fırsatı boşa harcamış saymayacağız kendimizi. Tarihi anlayarak geleceğe kafa yorabilmenin, hep birlikte edinmemiz gereken bir özellik olduğunu düşünüyoruz. Bu özel sayının bu yolda da bir durak olmasını umuyoruz.
Marquez �Yüzyıllık Yalnızlık�ta yüzyılın sonunu herşeyin büyük bir kaosla ortadan silindiği bir an olarak betimler. Yeni başladğımız binyılın sonunda yokolmadan uyumu bulabilecek bir evren kurabilmiş olmak dileğiyle. Tüm Hekim Forumu okurlarına mutlu yıllar!



DUYURULAR

Asgari ücret katsayıları belirlendi
İstanbul ve Yalova�da 1 Ocak 2000 ve 30 Haziran 2000 tarihleri arasında uygulanacak asgari ücret katsayıları belirlendi. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, katsayılarda �laboratuvar ve klinik dallar� olarak iki kademeli uygulamaya devam edilmesini kararlaştırdı. İstanbul-Yalova�da laboratuvar dallar için daha önce 435.000 olan katsayı 535.000, klinik dallar için 485.000 olan katsayı 600.000 olarak kararlaştırıldı.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu, bütün alanlarda tek bir katsayı belirlenmesini ve %30 artış yapılmasını önermişti.
Hiperbarik oksijen tedavisi asgari ücreti 50 birim olarak belirlendi.

Duyarlılığınıza teşekkürler...
Üyelik aidatlarını ödememiş hekimlere gönderilen hatırlatma mektubu hedefine ulaştı. Birçok üye, Oda merkezine gelerek veya havale yoluyla aidatlarını yatırdı. Oda merkezinde günlük ödemelerde ardarda rekor kırılırken, faksımız kredi kartı yoluyla ödeme yapan hekimlerin mesajlarını taşıdı. Üyelik görevini yılın sonunda da olsa yerine getiren bu meslektaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Muhasebe kayıtları ve üyelik bilgilerindeki eksiklikler nedeniyle ortaya çıkan hatalar konusundaki anlayışınıza güveniyoruz.
2000 yılından itibaren daha gelişmiş bir yöntemle aidat konusunun üyelerle Oda arasında kronik bir sorun olmaktan çıkarılması için etkin önlemler almayı planlıyoruz. Özellikle yer değişiklikleri nedeniyle uyarı mektubumuzu alamamış üyelerin Oda�yı arayarak hem aidat borçlarını öğrenmelerini hem de bilgilerini güncelleştirmelerini bekliyoruz.

Lütfen dikkat!
Ödemiş olduğunuz aidatların makbuzlarını, banka dekontlarını, posta çeklerini, kredi kartı ekstrelerinizi yıl sonuna kadar saklayınız.
Bankamatik yoluyla yapılan havaleleri mutlaka Oda�ya bildiriniz. Bankalarca gönderilen ekstrelerde basılı isimlerin okunamadığı durumlarda, ödenmiş aidatlar bilgisayara işlenemiyor.

Kimlik kartlarınız sizi bekliyor
Odamıza 1999 yılında üye olanlardan, 628 meslektaşımızın hazır olan Tabip Odası kimlik kartları sahiplerini bekliyor. Hatırlatırız.

�74, �59 ve, �49 mezunları...
Bu yıl 14 Mart Sağlık Haftası�nda, meslekte 25, 40 ve 50 yılını doldurmuş üyelerimize sertifika ve plaket verilecektir. Bu nedenle, 1974, 1959 ve 1949 mezunu meslektaşlarımızın Odamızı arayarak isim ve adreslerini kontrol ettirmelerini bekliyoruz.

Kayıp aranıyor!
Adres değişikliği, işyeri değişikliği vb. nedenlerle yerinden ayrılan ve ısrarlı aramalarımıza rağmen izi bulunamayan 730 üye aranmaktadır. Bu üyelere Oda çalışmaları ile ilgili bilgiler iletilememekte, Hekim Forumu gönderilememektedir. 2000 yılında çıkacak katalogda da yer alamayacaklardır. Hepsi de tıp fakültesi diploması sahibi olup, sık sık görev değişikliği yapmaktadır. Durumlarından endişe ettiğimiz bu üyelerin, Odamızın 514 02 92 numaralı telefonundan Nuray Ünver�e (iç hat 114)başvurmaları önemle rica olunur.
İSTANBUL TABİPODASI
YÖNETİM KURULU


HABERLER

Depremle ilgili çalışmalar...

KOCAELİ DEPREMİNDE  ÖLEN HEKİMLERİ ANMA TOPLANTISI Kocaeli Tabip Odası�nın İzmit�te düzenlediği toplantıda ölenlerin yakınları, TTBMerkez Konseyi ve tabip odalarının temsilcileri ile hekimler katıldı. Depremde bacağını kaybeden Oda Başkanı Dr. Can Çabukaş da dört ay sonra ilk kez aramıza katılmış oldu.
� Odamız binasının hasar tespiti amacıyla İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul ?ubesi uzmanları 9 Aralık günü bir inceleme yaptı. Hasar Tespit Raporu�nda depremle ilgili bir hasar olmadığı belirtildi. Ancak binanın olası hasarlardan korunması için bazı önlemler alınması önerildi.
� Geçen sayıdaki Hekim Forumu�nda yayınlanan deprem karikatürleri kartpostal olarak basıldı. 1000 adet basılan 15 kartpostaldan oluşan serinin satışından sağlanacak gelir, depremzede hekimlerle dayanışma fonuna aktarılıyor.
� Acil Yardım Eğitimi kursuna katılacak hekimler belirlendi. İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyelerinin desteğiyle düzenlenen kurslarda eğiticilerin eğitimi hedefleniyor.
� Ocak ayında üç hekim telsiz eğitimi alacak. Odamızın olağanüstü durumlarda iletişimi sürdürmek üzere bir telsiz sistemi alması kararlaştırıldı.
� Odamızdaki bilgisayarlar kayıtları yedeklenerek olası felaketlere karşı koruma altına alındı.

OLAĞANÜSTÜ DURUMLARDA HEKİMLİK KOLU kuruldu. İzmir�de yapılan toplantıda Odamızı Dr. Hande Gencel Harmancı, Dr. Nadi Bakırcı ve Dr. Ümit ?ahin temsil etti. Daha önce sınırlı üye ile yürütülen çalışmalar tabip odalarında kurulan komisyonların temsil edildiği bir Kol haline getirildi.
� Olağanüstü Durumlarda Hekimlik Kursu 11-14 Ocak tarihlerinde yapıldı. 16 kursiyerin katıldığı kurslarda daha önce deprem bölgesinde gönüllü olarak görev yapmış hekimlere öncelik tanındı.

�HASTANELER DEPREME HAZIR MI?� 13 Aralık Pazartesi günü Haydarpaşa Numune Hastanesi�nin depremden hasar gördüğü için kapatılan poliklinikleri önünde Hasta ve Hasta Yakınları Derneği yöneticileri ile birlikte bir basın toplantısı yapıldı. Basın toplantısında �Hastaneler depreme hazır mı?� sorusu yöneltilirken, Haydarpaşa Numune Hastanesi için işgal edilen arazisi üzerinde hızla depreme dayanıklı bir poliklinik inşa edilmesi ve yeni bir hastane inşaatı önerildi.

DEPREMDE UZMANLIK HİZMETLERİ PANELİ 14 Aralık Salı günü Odamızda yapılan paneli UEÇGBaşkanı Dr. Enver Dayıoğlu yönetti. Panel öncesinde Dr. Cengiz Çetin Asistan Tez Yarışması�nı kazananlara plaketleri, tez danışmanlarına sertifikaları verildi. 13 ayrı uzmanlık dalının temsilcisinin depremlerde yapılması gerekenleri anlattığı toplantıyı 60 kişi izledi. Soru ve katkılarla birlikte 3.5 saat süren toplantının metni Odamızdan edinilebilir.

AKSA ZİYARETİ Çevre İçin Hekimler Derneği ve Odamız adına bir grup hekim 17 Ağustos depremi sırasında AKSA fabrikasında meydana gelen kazanın çevreye zararlarını yerinde incelemek üzere Yalova�ya gitti. Bir tarama çalışması planlandı. Fabrika işçilerinin de sağlık kontrolünden geçirilmesi kararlaştırıldı.

YALOVA DEPREMİNDE ÖLEN HEKİM VE HASTANE ÇALIŞANLARINI ANMA TOPLANTISI 26 Kasım Cuma günü Yalova Devlet Hastanesi�nde yapılan toplantıya Başkanımız Dr. Orhan Arıoğul ve Dr. Atilla Ongan katıldı. Odamız ve Hastane adına hazırlanan anı plaketleri ölenlerin yakınlarına verildi. Toplantıda depremde yitirdiğimiz beyin cerrahı Dr. Gürsel Polat�ın babası Haydar Polat�ın başta Vali olmak üzere davetlilere yönelik olarak �Kapıcılık yaparak yetiştirdiğim oğlumu depremde kaybettim. Kriz masasına gittim, kovulmuş gibi oldum� diye konuşması toplantının en akılda kalan noktası oldu.

DEPREMZEDE HEKİMLERLE DAYANIŞMA Kampanyada toplanan 1.200.000.000 TL Yalova temsilcilerimizin belirlediği 20 hekime dağıtıldı. Yalova�da yaşamını kaybeden beyin cerrahı Dr. Gürsel Polat ve eşinin mezarlarının yaptırılması için katkıda bulunuldu.

İstanbul Tabip Odası�nın olası bir doğal afetle ilgili hedefleri

A- Hazırlık aşamasında
Sağlık kuruluşlarının olanaklarını belirlemek
Sağlık kuruluşlarının depreme dayanıklılıklarının gözden geçirilmesi için çaba göstermek
Sağlık kuruluşlarının kendi afet planlarını yapmaları ve kriz yönetimi için işbölümü yapmaları için çaba göstermek
Serbest hekimlerin organizasyonu
Hekimlerin ilkyardım ve acil tıp eğitimlerini yönlendirmek
Uzmanlık dalları arasında eşgüdümü sağlamak
İlkyardım eğitiminin standartlarını belirlemek
İlkyardım için gerekli optimal malzeme ve ilkyardım çantası standartlarını belirlemek, gerekirse hekimler için uygun bedelle temin etmek
Doğal afetler için rehber kitapçık yayınlamak
Doğal afet sırasında kullanmak üzere telsiz iletişimi için gerekli izinleri almak, telsiz edinmek ve eğitim almış bir hekim grubu oluşturmak, hekimler arasında iletişim yolları geliştirmek
Oda binasının dayanıklılığını sağlamak, bilgileri yedeklemek, bina devre dışı kaldığı koşullarda kullanmak üzere ikinci bir hizmet merkezi hazırlamak
Doğal afetlerde eşgüdüm sağlamak amacıyla diğer meslek kuruluşları ve resmi kuruluşlarla ilişki kurmak
Afet sırasında kullanmak üzere basın organlarıyla iletişim kurmak
Doğal afetlerde dikkat edilecek etik kuralları geliştirmek.
B-Afet sırasında ve sonrasında
Sağlık kuruluşlarının afetten ne zarar gördüklerini ve olanaklarını saptamak
Afet sırasında tıbbi uygulamaların istenen standartta uygulanıp uygulanmadığını değerlendirmek, yönlendirme metinleri hazırlamak
Gönüllü hekimlerin hizmet vereceği sağlık istasyonları oluşturmak
Hekimlerin ve halkın doğru ve sürekli bilgilendirilmesini sağlamak için iletişim yollarını kurmak ve kullanmak (radyo, TV, telsiz, telefon)
Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının gördükleri zararları saptamak, gerekli desteği sağlamak
Halkın ilkyardım, beslenme, bağışıklama gibi konularda sağlık eğitimi için çaba göstermek
Koruyucu ve temel sağlık hizmetlerinin işleyişini sürekli değerlendirmek ve yönlendirmek
Bir kriz merkezi oluşturmak ve Oda merkezindeki hizmetin devamını sağlamak
Diğer illerden gelecek sağlık yardımlarının eşgüdümüne katkı.
 

Bakanlık, hukuktan hep �zayıf� alıyor
Eylül ayında çıkardığı yönetmelik değişikliği ile 71 doçent veya profesörü sınavsız olarak eğitim hastanelerinin şef veya şef yardımcılığı kadrolarına atayan Sağlık Bakanlığı zor durumda. Danıştay 5. Dairesi bu yönetmelik değişikliği hakkında 27 Eylül�de yürürlüğü durdurma kararı vermişti. Aralık ayında yayınlanan Danıştay kararının gerekçesi, kesin karar için ipuçları taşıyordu. Nitekim Danıştay�ın yapılmış olan atamaları da iptal ettiği öğrenildi. ?imdi kararın Sağlık Bakanlığı�na tebliği ve yapılan atamaların geri alınması bekleniyor.
Danıştay 5. Dairesi, verdiği kararın gerekçesinde, yapılan değişikliğin keyfi uygulamalara zemin hazırladığını belirtti. Sınavsız atamaların eğitimin niteliğini düşürebileceğine dikkat çekilen gerekçeli kararda, atananların önemli bir kısmının daha önce girdikleri sınavlarda başarısız olmalarına yer verildi. Gerekçenin tam metnine internet adresimizden ulaşabilirsiniz (www.istabip.org.tr).
Şimdi ne olacak? Yapılan sınavsız atamalara rağmen 300�e yakın şef veya şef yardımcısı kadrosu boş bulunuyordu. ?imdi sınavsız atamaların geri alınması ve hızla yeni bir sınav yapılması gerekli. Bakanlığın hukuk tanımazlığı bir kez daha zaman kaybına neden oldu. Oysa Bakanlık, Danıştay�a verdiği savunmada sınav hazırlıklarının çok uzun zaman aldığını mazeret olarak ileri sürmüştü.

Bir �yürütmeyi durdurma� daha
Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy döneminde çıkarılan bir genelge ile kongrelere katılım için hekimlere 5 gün idari izin verilmesi uygulamaya konulmuştu. Bu uygulama sadece 2.5 ay sürdü. 22 Nisan 1999�da yeni bir genelge ile iptal edildi. Bunun üzerine Türk Tabipleri Birliği�nin açtığı davada Danıştay 12. Dairesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. �Kamu yararı ve hukuka uyarlık nedeniyle� verilen karar, Sağlık Bakanlığı�nın hukuk karnesinde yeni bir leke oldu. STE kredisi alan etkinlikler için idari izin verilmesi yeniden gündeme geldi.

HNH arazisi davasında olumlu karar
Üsküdar 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, 94/727 sayılı dosyada halen Petrol Ofisi tarafından işgal edilmekte olan Hastanenin tarihi arazisi içindeki 11. parselin Hazine�ye ait olduğuna ve üzerinde bulunan yapıların kal�ine (yıkımına)karar verdi. 3 Aralık günü taraflara tebliğ çıkarıldı. Temyiz edilmesine kesin gözüyle bakılan bu karar Yargıtay�ca onaylandığında alanın boşaltılması ve binaların yıkımı gündeme gelecek. Yine İdare Mahkemesi�nin bu parseli Hastane arazisi ile birleştiren Belediye Meclisi kararı aleyhine açılan davayı reddeden karar Danıştay tarafından onaylanarak kesinleşti.

Sağlık Bakanlığı: �Teknisyenler de laboratuvar işletebilir�
Ayaktan teşhis ve tedavi yapılan özel kuruluşlarla ilgili 11.1.1999 tarihli Sağlık Bakanlığı genelgesi mahkeme konusu. Danıştay 10. Dairesi�nde süren davada Bakanlık ilk savunmasında, �tahlilin yorumlanması işi tabibe ait olmak üzere laborantların bizzat tahlil yapabileceklerinin tartışma götürmeyecek kadar açık� olduğunu belirtti. Genelgenin bu hükümlerine gerekçe olarak birçok resmi sağlık kuruluşunda da laboratuvar uzmanı bulunmamasını gösteren Sağlık Bakanlığı, özel kuruluşlarda yapılacak yapılacak tetkiklere sınırlama getirildiğini vurguladı.
Genelgede özel polikliniklerde laboratuvar uzmanları olmaksızın da �sadece kendi muayene ve tedavi edeceği hastalara yönelik ve uzmanlık gerektirmeyen basit tetkikler� yapılabileceği hükmüne yer verilmekteydi. Hemogram, idrar tahlilleri diye başlayan ve �vs.� diye devam eden bu madde biyokimya, mikrobiyoloji gibi uzmanlık dalları üyeleri ve derneklerinin tepkisiyle karşılaşmıştı.

Vardiyalı sistem davalık
Ekim ayında Sağlık Bakanlığı tarafından çoğu eğitim hastanesi olan hastanelerde uygulamaya konulan vardiyalı çalışma sistemi, Danıştay�da. TTB Merkez Konseyi, Ankara ve İstanbulTabip Odası adına açılan davada; geçen iki aylık uygulama da değerlendirilerek yürütmeyi durdurma kararı verilmesi istendi.

Tabip Odası basın açıklamasına soruşturma
Temmuz ayındaki memur ücret artışları, sosyal güvenlik yasa tasarısı ve uluslararası tahkimle ilgili Anayasa değişiklikleri konusunda İstanbul Tabip Odası adına Haydarpaşa Numune Hastanesi�nde yapılan basın açıklaması nedeniyle soruşturma açıldı.
İl Sağlık Müdürlüğü tarafından açıklamayı okuyan Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Kürşat Yıldız ve TTBGenel Yönetim Kurulu üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen hakkında soruşturma açılması hekimlerin tepkisine yol açtı. Başta Ankara Tabip Odası ve TTBMerkez Konseyi olmak üzere tabip odaları konuya sahip çıktı.
İnternet ve Odamıza gelen telefonlarla gösterilen tepkiler 19 Aralık günü Oda�da yapılan bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyuruldu. İstanbul Meslek Odaları Koordinasyon Kurulu adına Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere�nin katıldığı basın toplantısında meslek kuruluşları üzerindeki baskılar kınandı. İstanbullu hekimlerin dayanışma amacıyla katıldıkları toplantıda Sağlık Bakanlığı ve ülke yöneticilerinin eleştirilere ve farklı görüşlere tahammül göstermeleri gereği vurgulandı.
İl Disiplin Kurulu her iki meslektaşımızdan yeniden savunma istemeyi kararlaştırdı. Dergi yayına hazırlandığı sırada soruşturma sürüyordu.

Doktorunuz nükleer santral istemiyor
İçel Akkuyu�da kurulması düşünülen nükleer santralden insan ve çevre sağlığına zarar vereceği için vazgeçilmesi talebiyle etkinlikler düzenlendi. Kasım ayında Uluslararası Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Derneği�nin İsviçreli temsilcileri, Çevre İçin Hekimler Derneği ve Greenpeace Akdeniz Bürosu temsilcileri ile bir basın toplantısı yapıldı. Bu toplantıda Batılı ülkelerin enerji politikalarında değişiklikler yaparak nükleer enerjiden uzaklaştıkları vurgulandı. Aralık ayı sonlarında ihalenin tekrar gündeme geldiği sırada 19 Aralık günü Kadıköy İskele Meydanı Atatürk Anıtı önünde hekimlerin beyaz önlükleriyle katıldıkları bir basın toplantısı yapıldı. Çok sayıda TV, ajans ve gazete muhabirinin izlediği basın açıklaması geniş yankı buldu. Hekimler çalıştıkları birimlerde yakalarında �Doktorunuz nükleer santral istemiyor� kokartını taşıdılar.

100 ünitelik insülin
Sağlık Bakanlığı�nın aldığı bir karara göre Ocak 2000�den itibaren 1 ml�de 100 ünite insülin içeren şişeler (flakonlar)piyasaya verilecek, 1 ml�de 40 ünite insülin içeren flakonlarise piyasadan kalkacak. Bu değişime paralel olarak 40 ünitelik enjektörler de 100 ünitelik hale getirilecek. İnsülin kalemi ile yapılan kartuş insülinlerde herhangi bir değişiklik olmayacak. Bu geçiş sırasında en önemli konu, 100 ünitelik yeni insülinlerin bu insülinlere göre ayarlanmış ve üzerinde U-100 yazan 100 ünitelik enjektörler ile yapılması zorunluluğu. Çünkü 100 ünitelik insülin şişeleri, 40 ünitelik şişelere göre 2.5 kat daha yoğun insülin içeriyor.
Ayrıntılı bilgi için: Prof. Dr. ?ükrü Hatun (100 Ünitelik İnsüline Geçiş Komitesi Başkanı)Kocaeli Tıp Fak. Öğretim Üyesi, Tel:(0 262)233 59 80 ve (0 532)346 80 06, e-mail:hsukru83@hotmail.com.

Çocuk Hakları Komisyonu
Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu İl Müdürlüğü�nün daveti üzerine Odamızı temsilen Dr. Müjgan Alikaşifoğlu�nun da katıldığı ilk toplantıda 2000 yılı Kasım ayına kadar çocuk hakları konulu bir dizi etkinlik düzenlenmesi kararlaştırıldı. Bu amaçla Odamızda da bir çalışma grubu oluşturuldu. Çalışma Grubu, hastane toplantıları yaparak çocuk hakları konusunda hekimlere bilgi vermeyi kararlaştırdı.

MAİ karşıtı yürüyüş
21 Kasım günü İstanbul�da başlayan yürüyüş, Çorlu ve Edirne�ye gittikten sonra tekrar İstanbul�a uğradı. Beykoz Deri Fabrikası önündeki basın açıklamasını Yönetim Kurulu üyemiz Dr. Atilla Ongan okudu. Türkiye�de MAİ karşıtı yürüyüş devam ederken 30 Kasım�da Seattle�da toplanan Dünya Ticaret Örgütü toplantısı nedeniyle büyük kitle gösterileri düzenlendi. Özellikle uluslararası tahkim gibi anlaşmaların ulusal ekonomiler üzerindeki yıkımı, tarımdaki tahribat kitle örgütlerinin tepkilerine yol açtı. Yer yer şiddet kullanılarak bastırılan bu gösteriler nedeniyle DTÖ toplantısı bir sonuca ulaşamadan dağıldı.

Basında İstanbul Tabip Odası
* Yalova�daki AKSA fabrikasının akrilonitril sızıntısı nedeniyle verdiği zararı işleyen bir basın toplantısı 17 Kasım günü yapıldı. Dr. Rıfat Yücel ve Dr. Mithat Kıyak İstanbul Tabip Odası ve Çevre İçin Hekimler Derneği adına konu hakkında geniş bilgi verdiler. Odamızca bölgede araştırma yapılacağı haberi basında yer aldı. Star TV�de basın sözcümüz Dr. Rıfat Yücel�in açıklamaları yayınlandı.
* Hekimlik uygulamaları (13 Kasım). İstanbul Tabip Odası�nın hekimlik uygulamalarının denetimi ile ilgili çalışmaları ve kesinleşen Onur Kurulu kararlarının sunulduğu toplantı ile ilgili haberler basında geniş yer aldı. Show TV�de yayınlandı.
* Hekim ve sağlık kuruluşu ilanlarına standardizasyon: Milliyet Gazetesi ile yapılan anlaşmaya göre, her salı �Doktorlar Rehberi� bölümünde yer verilen ilanlar, Odamızca onaylandıktan sonra yayınlanıyor.
* Radyo Cumhuriyet�le birlikte �Hekim Gözüyle� de yayınına ara verdi.
* Sağlık Bakanlığı�nın altı ayı konulu, 3 Aralık Cuma günü yapılan basın toplantısına katılım yüksekti. TV8 ve çok sayıda gazete muhabirinin izlediği toplantı Cumhuriyet, Radikal, Hürriyet�te haber oldu.
* Hastane binalarının Türk motifleri taşıması için Sağlık Bakanı�nın yarışma projesi konusunda Odamızın görüşlerine başvuran Milliyet muhabiri, Genel Sekreter Dr. Kürşat Yıldız�ın demecine haberinde yer verdi.
* İstanbul depreme hazır mı? konulu basın toplantısı 11 Aralık günü yapıldı. NTV, Kanal 7, TV8, Cumhuriyet, Anadolu Ajansı, Öncü muhabirleri izledi. Dr. Yıldız, Dr. Ongan, Dr. Baripoğlu ve Dr. Rıfat Yücel�in katıldığı toplantıda Valiliğe sunduğumuz �İl Afet Sağlık Planı� basına iletildi. TV8, NTV, Cumhuriyet yayınladı.
* Oda Başkanımızın ABadaylığının sağlık alanındaki yansımalarını ele alan demeci 2 Ocak günü Cumhuriyet�te yayınlandı.
* Yeni yılın ilk günlerinde Oda Başkanımız Flash TV�nin konuğu oldu.
* Dr. Kürşat Yıldız 5 Ocak günü BRT�de yayınlanan �Hekim hakları� konulu �Sağlıkta randevu� programına katıldı.
* Türkiye�nin Avrupa Birliği adaylığının sağlık alanındaki yansımalarını Oda Başkanımız 14 Aralık günü TV8�de canlı yayında değerlendirdi.
* Deprem için, işgal edilen araziye yeni bina yapılması istemiyle Haydarpaşa Numune Hastanesi�nde yapılan basın açıklaması birçok gazetede yayınlandı.
* Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı�nın SSK�yı kötüleyen demeçleri konusundaki yazılı açıklamamız birçok gazetede yer aldı.
* Odamızın �SSKolmasaydı?� başlıklı basın açıklaması 6 ay sonra tekrar gündeme geldi. Milliyet�te Atilla Özsever tarafından �Emek ve İnsan� sayfasında kullanıldı.
* Grip salgını ve grip aşısı konusunda basın büromuzun yaptığı yazılı açıklama gazetelerde yayınlandı.
* Dr. Cengiz Çetin Asistan Tez Yarışması ödüllerinin verildiği haberi Cumhuriyet�te yayınlandı.
* İstanbul Tabip Odası 70. yıl kutlama toplantısı çeşitli gazete ve dergilerde fotoğraflı olarak yer aldı.
* Kuduz�a dikkat 30 Aralık Perşembe günü başıboş köpeklerin ıslahı ve kuduz hastalığına karşı önlemler konusunda Veteriner Hekimler Odası ile birlikte Odamızda bir basın toplantısı yapıldı. Odamızı Dr. Mithat Kıyak�ın temsil ettiği toplantıya görsel ve yazılı basında geniş yer verildi.
* 33 Reformu sonrası ilk mezunlar Anma toplantısı Hürriyet Gazetesi�nde haber olarak yer aldı. Bu haberde toplantıyı düzenleyen İstanbul Tabip Odası ve İstanbul Tıp Fakültesi�nin isimlerine yer verilmemesi hekimlerin eleştirisine yol açtı. Bu eleştiri gazeteye iletildi.
* Ortopedi ve Travmatoloji Derneği paneli �Basın sağlık haberleri� konulu toplantıya Odamız Basın Sözcüsü Dr. Rıfat Yücel, gazeteci Sibel Güneş ve Haseki Başhekimi konuşmacı olarak katıldı.
* Onur Kurulu kararları 19 Ocak günü yapılan basın toplantısında, organ nakli sırasında etik kurallara aykırı davranışı nedeniyle 6 ay meslekten men cezası alan Dr. Yusuf Erçin Sönmez ve sırasıyla 3 ve 4 ay meslekten men cezası alan Dr. Mete Ünal ve Dr. Fetullah Moin hakkındaki kararlar açıklandı.

60 yıllık hekimlere şükran
1933 Üniversite Reformu�nun ardından kurulan İstanbul Tıp Fakültesi�nin ilk dönem mezunları için İstanbul Tabip Odası ve İstanbul Tıp Fakültesi bir anma toplantısı düzenledi. 33 Reform Anfisi�nde yapılan toplantıya 100�e yakın hekim ve konuklar katıldı.
Oda Başkanı Prof. Arıoğul�un açış konuşmasının ardından Rektör Kemal Alemdaroğlu, İstanbul Üniversitesi�nin kuruluşu ve 33 Reformu ile ilgili bir konuşma yaptı. Rektör, konuşmasında tıbbiyelilerin Sivas Kongresi�ne temsilci gönderdikleri Hikmet aracılığıyla mandaya karşı çıktıklarını hatırlattı. Darülfünun�un toplum için istenen hizmetleri veremez hale gelmesi nedeniyle Avusturyalı felsefe profesörü Marsch�ın hazırladığı bir rapor temel alınarak 33 Reformu�nun kararlaştırıldığını anlattı. Marsch�ın raporundaki tabloyla bugünkü Üniversite�nin durumu arasında bazı benzerlikler olup olmadığını dinleyicilerin değerlendirmesine bıraktı.
Daha sonra Prof. Dr. Aslan Terzioğlu, 33 Reformu sonrası Tıp Fakültesi�nden ilk kuşak mezunların biyografilerini sunduğu bir konuşma yaptı.
Toplantıya katılan 60 yıllık mezunlara ve ölenlerin yakınlarına İstanbul Tıp Fakültesi adına beratlar, İstanbul Tabip Odası adına plaketler verildi. 1990 yılında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Nusret Fişek�in plaketini eşi Perihan Fişek aldı. Toplantı, mezunlar adına Dr. Faruk Bayülkem�in konuşmasıyla son buldu. Bir dönem Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimliği yapmış olan Dr. Bayülkem, yaş ve fizik olarak yaşlandıklarını, ama düşünce olarak Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet ilkelerini savunmak bakımından genç kaldıklarını vurguladı. 2000 yılına 23 gün kala böyle bir anma toplantısı düzenlenmesinin yaşama olan bağlılıklarını artırdığını söyledi.
33 Reformu sonrası ilk mezunlar:
Dr. Bedrettin Pars, Dr. Sıtkı Velicangil, Dr. Haydar Aksüğür, Dr. Safa Karatay, Dr. Sati Eser, Dr. Nezih Canören, Dr. Jak Eskenazi, Dr. ?ecaattin Günen, Dr. Sacit Meç, Dr. Haşmet Köprülü, Dr. Recep Ataman, Dr. Bedri Ruhsalman, Dr. Lütfi Çotuk, Dr. Arsen Zarfçıyan, Dr. Abdurrahman Somay, Dr. Zülfü Sami Özgen, Dr. Ziya Coşkun, Dr. Saim P. Bengiserp, Dr. Mekin Alpay, Dr. Emine Alpay, Dr. Tahsin Artunkal, Dr. Kemal Dramur, Dr. Ziya Atığ, Dr. Avni Domaniç, Dr. İhsan Doğramacı, Dr. Bekir Berkol, Dr. Latif Eroğlu, Dr. Muammer Kalaç, Dr. Namık K. Gülsün, Dr. Mustafa S. Alpacı, Dr. Ziya Eren, Dr. Kemal Hatipoğlu, Dr. Faruk Bayülkem, Dr. Niyazi Türenç, Dr. Ziya Somer, Dr. Emine Atabek, Dr. Nusret Fişek,  Dr. Hatice S. Sağun, Dr. İbrahim N. Sağun, Dr. Abid Köymen, Dr. ?ahende Köymen, Dr. Muharrem Köksal.

25 yılın Plan�ı için 2 ay!
Devlet Planlama Teşkilatı�nın 2001-2005 yılları arasında uygulanacak 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı�nın oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla kurduğu Özel İhtisas Komisyonları için İstanbul�dan aday gösterdiğimiz üyelerimiz Komisyon çalışmalarına katıldılar. Yönetim Kurulumuz, DPTçalışmalarına yaklaşımını şöyle özetledi:�Planlama yerine liberalleşme denilen, gerçekte ülkemizin gelişmesinin tamamen başıboş bırakılmasına yol açan bir zihniyetin ülke yönetimine egemen olduğu bir ortamda bu tür çalışmaların ülkemizin geleceği için ne kadar etkin sonuçlar doğuracağı tartışılabilir. Yine de elden gelen çabayı göstermenin, örgüt olarak, hekim ve yurttaş olarak sorumluluğumuz olduğuna inanıyoruz.� Toplam 98 Komisyonda 5000 üyenin katıldığı çalışmaların 31 Ocak 2000 tarihinde teslim edilecek raporlarla sonlanması isteniyor. Çalışmaların bu kadar kısa süreye sıkıştırılması üyelerin yaygın eleştirisine neden oldu. 1.5 aylık bir sürede iddialı bir plan hazırlığı yapmanın mümkün olmadığı açık. Oysa hedef sadece 2005 değil, 2023 yılına kadar öngörüsü olan bir plan yapılması. Sivil toplum kuruluşlarına �demokrasi� adına özel bir itibar gösterilen bu çalışmaların göstermelik olduğu endişesi üretimi engelleyen bir faktör oldu.

70. kuruluş yıldönümü
İstanbul Tabip Odası�nın 70. kuruluş yıldönümü 18 Kasım Perşembe akşamı AGİTzirvesinin yarattığı gerilime, deprem depresyonuna ve günboyu yağan şiddetli yağışa karşın Terakki Vakfı Kültür Merkezi�nde biraraya gelen 200 kişi ile kutlandı.
Başlangıçtaki kokteylde uzun yıllar birbirini görme fırsatı bulamamış hekimlerin sıcak  sohbetinin ardından İstanbul Tabip Odası tarihi ve bugünü hakkında bir kısa film izlendi. �Hoşgeldiniz� konuşmasını Oda Başkanı Dr. Orhan Arıoğul yaptı.
Dr. Arıoğul, Oda�nın 70 yıllık tarihi birikiminin bundan önce görev yapanların çabalarıyla oluştuğunu belirtti. Sosyal devlet anlayışını her zaman savunan Tabip Odası�nın hekimlik ilkelerini ön planda tutmaya devam edeceğini vurguladı. Geceye katılan en yaşlı hekim olarak 1903 doğumlu Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp kısa bir konuşma yaptı. �Hekimliğin para için yapılmaması gerekir�diye konuşan Halit Ziya Hoca, hekimlere meslektaşlarını kötülememe öğüdü verdi. Tabip Odası�nın 70. Yıl pastasını keserek ilk dilimi Oda Başkanı�na ikram etti.
Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Bergüzar Çelebi ve Hüseyin Likos�un seslendirdiği şan resitali, sonra da Üçdeniz Müzik Topluluğu konseri beğeniyle izlendi. İki yana yerleştirilmiş Atatürk ve Nusret Fişek resimleri gece boyunca sahneyi süsledi. Birçok hekim milletvekilinin telgraf gönderdiği gece bittiğinde sohbetler bir süre daha devam etti. Daha sık buluşma sözleri verilerek yağmur sonrası İstanbul gecesine dağılındı. 



ÖZEL SAYI: BİN YIL VE TIP

İkibinli yıllara giriyoruz. Durup geriye, kendimize ve geleceğe bakmak için bir �göğe bakma durağı� olabilir mi bu yıl?Hazır �0� yılı diye bir şey de yokken, 2000�i de yok kabul edip, herşeyi yeni baştan algılamayı deneyebilir miyiz?Çok zor.
Zaman durmayacak elbette. Ne saatler ve takvimler, ne hastalıklar ve ölümler, ne de düşlerimiz ve ütopyalarımız duruyor durduğu yerde. Dönüp baktığımızda �binyılın tıbbı� denen karmaşayı, değil sınıflandırmanın, algılamanın bile kolay olmadığını görüyorsunuz. Takvim gibi kurgusal bir olgu, böyle bir toplumsal akışı sınırlandırmayı becerebilir mi ki?
Bu �özel sayı�, bir tıp tarihi sayısı değildir. �Binyıl ve sağlık� deyince, �binyıl ve tıp� deyince neler geliyor aklımıza, geleceğe nasıl bakabiliyoruz, geçmişten elimizde neler kalmış, bir düşünme denemesidir sadece. Binyıl deyince veba ve kolera salgınlarından, cadı ve büyücü diye yakılan halk hekimlerine; teknolojik gelişmelerden, hekimlik mesleğinin algılanışındaki değişmelere; savaşlardan işkencelere; insan bedeninin tanınmasından, aklın sınırlarının çizilmesine kadar o kadar çok şey giriyor ki tıbbın ilgi alanına, felsefeden tarih ve sosyolojiye; siyasetten günlük yaşam ve popüler kültüre kadar herşeyi düşünmeniz gerekiyor. Hiç bir dergi, bir özel sayı da olsa, tüm bunların hepsini birarada ele almayı beceremez elbette.
O yüzden binyıl içinde bir yolculuğa değil, sadece durduğumuz yerden �binyıl ve tıbbı� düşünme denemesine girişiyoruz şimdi.

(Kitaplarından alıntılar yapmamıza izin veren Prof. Dr. Nevzat Eren ve Dr. Tolga Ersoy�a teşekkür ederiz.)

Hazırlayanlar: Dr. Lale Say, Dr. Nuriye Ortaylı, Dr. Mustafa Sütlaş, Dr. Ümit Şahin.



bin yılın ardından
Dr. Nevzat EREN
Prof., Hacettepe Tıp F., Halk Sağlığı Anabilim Dalı

Sayılı günler sonra dünya �binli yılları� bitirip �iki binli yıllara�girecektir. Bin yıl evrenin, evrenin �flora ve fauna�sının oluşması gözönüne alındığında, kısa bir zamandır. Ancak, uygarlığın ve bilimin gelişmesi açılarından bin yıl çok uzun bir süredir. Bu çok uzun süre içinde tıp ve sağlık bilimlerinde önemli gelişmeler olduğu öngörülebilir. Bunların açıklanıp anlatılması kapsamlı çalışmaları gerektirmektedir. Ancak, bu bin yılın sonunda �öne çıkan ve önemli iz bırakan gelişmeler�in neler olduğunun açıklanması denenebilir.
İkinci bin yılda (1001-1999)insan aklının, etkileri günümüze dek süren buluşuna tanık olmak için, Galileo�yu beklemek gerekmiştir. İnsanoğlu çağlar boyunca çevresini saran boşluğu ve giderek evrenin oluşumunu merak etmiştir. Bu oluşuma getirilen doğaötesi ve gizemli açıklamalara, ikinci bin yılın ortalarına dek, tüm yapıtlarda rastlanabilir. İlk kez yeniden-doğuş çağındadır ki, �evrenin insan aklı ile kavranabilir ve açıklanabilir� oluşuna ilişkin kanıtlı, tanıtlanmış kuramlar ileri sürülmüş, evren konusunda doğru değerlendirmeler yapılmıştır. Galileo�dan başlamak üzere, Newton ve diğerleri, �Evrenin doğaötesi kuramlarla açıklanması doğru değildir. Evren ve evrendeki her cismin devinimi insan aklı ile açıklanabilir, kavranabilir� diyorlardı. Bu düşüncenin doğal sonucu ise �insan bedeni, çalışması ve hastalıklar da, insan aklı ile açıklanabilir, kavranabilir� biçimindedir.
Kuşkusuz insan aklı, daha önce başlattığı bir savaşı, insan bedeninin insan aklı ile açıklanabileceği çalışmalarını, Newton�un bu büyük buluşundan sonra, daha da hızla sürdürecekti. Yeni bir anlayış, tümü ile egemen olmuştu. Bu anlayış, değinildiği gibi, �insan aklı her gizi çözebilir�biçimindeydi. Çağdaş bilimin gerçek başlangıcını oluşturan bu anlayış değişikliğini iki büyük ökeye borçluyuz. Bunlar Newton ve Harvey�dir.
İnsan aklının, evren (macro-cosmos) ve insan bedeni (micro-cosmos) üzerinde egemenliği başlamıştı.
Bu gelişmeyi anılan zaman dilimi içinde, günümüzde de çok önemli etkileri olan buluşların en başına koymak gerekir. Ancak bilimsel gelişme kendiliğinden olan bir durum değildir. Bilim adamları ve bilimsel çalışmaların yapıldığı yerlerin bu konuda çok önemli etkileri vardır. İkinci bin yılın ilk yarısında bilim, manastırların içinde, arka bahçelerinde, hıristiyanlık dininin tam egemenliği altında idi. Oysa bilimin gelişmesi doğuda, başka etkenler altında sürüyordu. Doğuda düşün (felsefe)ve bilim gelişmesini sürdürürken, yani IX-XIII�üncü yüzyıllarda, Batı�da öğrenim,ancak manastırlarda ve büyük kiliselerin içindeki okullarda yürütülüyordu ve öğretmen bulabilmek için bir öğrenci loncası kurdular. Bu loncaya o zamanki latincede  korporasyon (lonca)anlamına gelen �universitas� adını verdiler.
Günümüzde tüm ülkelerde kullanılan �üniversite�sözcüğü buradan çıkmıştır. Bu konuda Emile Durkheim şöyle yazıyor:
�Onlar (öğretmenler)köprüleri geçtiler ve Seine Irmağı�nın sol yakasına yerleştiler. Kilisenin egemenliğinden kurtulunca kendi çıkarlarını düşündüler. Çıkarlarını ve düşüncelerini savunabilmek için kendi öğrencileri ile birleştiler ve bir lonca, bir üniversitas oluşturdular.
O çağda bu terim tüm esnaf loncalarını anlatan bir terimdi.�
Üniversiteler ve bunların içinde tıp ve sağlık bilimleri eğitiminin böylece başlamış olması, bu alanlarda büyük gelişmelerin ortaya çıkmasını başlatan bir neden olarak değerlendirilebilir.
Tıp ve sağlık bilimlerinin gelişmesi, insanların gerek koruyucu gerekse iyileştirici hizmetlerden yeterli düzeyde yararlandıkları anlamına gelmemektedir. Birey ve toplumların sağlık hizmetlerinden yeterli düzeyde yararlanabilmeleri için başka gereklerin de de karşılanmış olması zorunludur. Bu anlamda en önemli gelişme �sağlık hizmetlerinden yeterli düzeyde yararlanmanın bir insan hakkı, doğuştan kazanılan ve devredilemez bir hak olduğunun kabul edilmesi�biçiminde olmuştur. Sağlık hakkının kabul edilmesi insan haklarının kabul edilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Oysa sağlığı yerinde olmayan insanlar diğer haklarını da kullanamazlar. Bu nedenle sağlık hakkı �bir temel insan hakkı� olarak ele alınmaktadır. Bu durum, ikinci bin yılın günümüzde de etkili olan, önümüzdeki üçüncü bin yılda da etkisini önemle sürdürecek olan bir gelişmesidir.
İkinci bin yılda ortaya çıkan ve altı çizilmesi gereken, önümüzdeki uzun yıllarda da etkisini sürdürecek olan başka gelişmeler de vardır. Bunların çok önemli olan birisi �sağlıklı olmanın bir ekonomik değeri olduğunun anlaşılıp kabul edilmesi�dir. Belki de, bu durumun bir uzantısı olarak ele anılabilecek olan �sağlık düzeyindekifarklılıkların temel nedeninin toplumsal ve ekonomik nedenler� olduğunun anlaşılması, üzerinde önemle durulması gereken başka bir noktadır. �Koruyucu hekimliğin önem ve öncelik kazanması�, �evde ve ayaktan tedavinin hastane tedavisi ile bütünleştirilmesi�, �sağlık hizmetinin bir ekip hizmeti olarak ele alınması�, böyle uygulanması ile �sağlık personeline sürekli eğitim uygulanması� çok önemli gelişmeler olarak belirtilmelidir.
İkinci bin yılda oluşan ve geleceğe iz bırakan gelişmeler arasında tedavi edici hizmetlerdeki göz kamaştırıcı gelişmelerden  hiç birinin anılmaması, okuyucunun gözünden kaçmamış olmalıdır. Bunun nedeni, bu gelişmelerin önemsiz bulunması değildir. Kuşkusuz, tüm önlemler alınsa da, bireyler bazan hastalanırlar ve tedavi edilmeleri gerekir. Tedavi hizmetleri de çok önemlidir. Aslında �hekimlik ve sağlık uygulamalarını koruyucu ve iyileştirici olarak ayırmak, yanlış bir yaklaşımdır.� Nasıl sağlıklı olmak bir bütünse, bu amaca varmak için yapılan girişimler de bir bütündür. Bu gelişmelerin bu kısa değerlendirmede yer almamasının nedeni, iyileştirici hizmetlerdeki baş döndürücü gelişmenin süregideceği, günümüzdeki çok başarılı uygulamaların ortamı daha başarılı uygulamalara bırakacağı, değişeceği konusundaki beklentidir.
İkinci bin yılın sağlık alanındaki bazı başarılarının istenmeyen sonuçları da, üçüncü bin yıla, bu bin yılın kalıtı olarak, etkilerini sürdüreceklerdir. Bunların başında nüfus patlaması ile göçler gelmektedir. Sağlık çalışanları ölümleri azaltarak nüfus sayısına ve nüfus bileşimine önemli oranda olumlu katkılarda bulunmuşlardır. Ancak, bu alandaki başarı, bu hizmetlerin nüfus artışı gibi, bazı olumsuz sonuçlar doğurmasına yol açmıştır. Aynı başarı, olumsuz sonuçları ortadan kaldıracak olan aile planlaması hizmetlerinde sağlanamamıştır. Bunun nedeni �özellikle geri bırakılmış ve gelişmekte olan toplumlarda çocuk sahibi olmanın, doğurup doğurmamaya karar vermenin bir kadın hakkı olarak ele alınmaması�dır. Bu ve benzeri birkaç başka olgu da, ikinci bin yılın, önümüzdeki yeni bin yıla olumsuz kalıtı olarak devredilmiş olmaktadır.
Çiçek hastalığının insanda eradike edilmiş olması ikinci bin yılın anıtsal, görkemli bir başarısı ve koruyucu önlemlerin etkinliğinin tanığı olarak akılda tutulmalıdır. Bu başarı üçüncü binli yıllarda (2001-3000) daha pek çok anıtsal başarıların elde edileceğinin bir muştucusudur. Sıra �kötü yönetimlerin de eradike edilmesi�ne gelmiştir. Evrene ve kendi bedenine egemen olabilen insan soyu, bunu da başaracak güçte görünmektedir.
Yeni bin yılın bireylere ve insan soyuna sağlık ve mutluluk getirmesi dileği ile. 



doç. dr. reşit canbeyli ile söyleşi
�meraksız bir toplumuz�
Söyleşi:Dr. Nuriye ORTAYLI

Doç. Dr. Reşit Canbeyli, ABD�de Kimya Fakültesi�ni bitirdikten sonra, Columbia Üniversitesi�nde psikoloji doktorası yaptı. Türkiye�ye döndü. 1980 sonrası YÖK�ü protesto ederek üniversiteden ayrıldı. Bir süre Columbia Üniversitesi�nde araştırmacı olarak çalıştı. 1994�ten beri Boğaziçi Üniversitesi�nde öğretim üyeliği yapıyor ve beyin üzerinde psikobiyolojik çalışmalarını sürdürüyor.

Bir binyıl kapanıyor. Yeni bir binyıla giriyoruz. Bu binyıllar, geçiş noktasının şimdi değil de bilmem kaç saat sonra olması, bütün zaman ölçümlerimiz, aslında kendi geliştirdiğimiz kavramlar, varsayımlar olsa da bu geçiş noktası, neler olup bittiğini anlamak için değerlendirilebilir. İşte bu noktada dururken bilim, bilimin gelişimi açısından nasıl bir binyıl yaşadık? Dünyada ama önce Türkiye�de?
Türkiye�yi anlamamız lazım. Türkiye bugün özel bir durumda. Birçok bakımdan gelişmiş ülkeler arasında saymak istiyor kendisini. Bilimde de üniversite, öğrenci ve yapılan bilimsel yayınların sayısı arttı, bunların belki nitelikleri de arttı. Çok değerli bilim adamları da var. Ama biz bir bakıma, daha önce birçok toplumun karşılaştığı sorunla karşı karşıyayız; bilimi ne kadar özümsemiş durumdayız, bilim ne kadar bizim bir parçamız? Ben buna bakınca kendi konumumuzu çok başarılı bulmuyorum. Bir kere bilimin temeli olan kuşkuculuk ve merak bizde hemen hemen hiç yok. Bu toplumun yapısı, dokusu, olaylara yaklaşımı, eğitim sistemi ve eğitim bittikten sonraki tavrı, merakı ortadan kaldırmaya yönelik. Merak etmeyin, kuşku duymayın! Bu belki resmen böyle söylenmiyor, ama yapılan her şey buna yönelik. Bizde asıl olan faydacılık. Bunu depremden sonra da gördük. Son derecede saygın insanlar var bu konuda, ama onlara sorulan sorular: �Deprem nerede olacak, ne zaman olacak, kaç şiddetinde olacak?�. Dördüncü bir soru yok. İlgimiz çok az, çevremizdeki doğaya sırtımızı dönmüş yaşıyoruz. Bitkilerin adını bile bilmeyiz çoğumuz. Çiçek sevenimiz bile evindeki üç tane çiçeği sever, onları dış dünyayla ilişkilendirmez. Doğa konusunda tuhaf bir yabancılaşma içindeyiz. Bu yüzden önümüzde epey bir mesafe var. Biz 21. Yüzyıla hazırlıklı girmiyoruz. Yeterli zihinsel hazırlığımız yok.
Ama bizde bu uzun bir zamandır böyle; zorunluluklardan dolayı öğrenme. Modern anlamdaki ilk yüksek okul mühendis mektebi, onu izleyen Tıbbiye.
Doğrudan uygulamaya yönelik olmayan şeylerle ilgilenmeme bizim içimize işlemiş. Bilime sırtını dönmüş, yalnızca uygulamalarla ilgilenen bir toplumuz.
Bilimi sevmeden teknolojiyi seviyoruz ?
Teknolojiyi de sevmiyoruz. Teknolojiyi sevmek de bu değil aslında, onun da bazı gerekleri var. Telefon örneğin. Telefonu kullanıyoruz ama ne onun arkasındaki fiziği biliyoruz, farklı uygulamalarını biliyoruz ne de telefonun bize getirdiği toplumsal sorun ve olanaklarla ilgileniyoruz. Halbuki bütün bunlar birbirine bağlı. Bilimin gelişmesine baktığımızda bilim ve teknoloji konularının içiçe olduğunu, bu konulardaki merakın birbirini beslediğini görürüz. Örneğin jeologlar olmasaydı Darwin olmayacaktı. 17.,18. Yüzyıllardaki meteoroloji gözlemleri olmasaydı kimya ve fizik belki bu kadar gelişmeyecekti. Bu yıllarda özellikle İngiltere�de örneğin çok ciddi meteorolojik gözlemler yapıldı ve bu gözlemler bazı fizik ve kimya sorularının ortaya atılmasını sağladı.
Bilimi geliştiren kültürlerde, toplumlarda çıplak bir merak var da bizde olmayan o mu?
Evet. Ve bu çok önemli bir şey. Toplumdaki bütün ilişkiler, çocukluğumuzdan başlayarak merakımızı baskılamaya yönelik. Gökyüzüne bakma, her şeyi sorma, onu öğrenip de ne yapacaksın? Çocuklar bunlarla büyüyor. Sonra ilkokula başlıyor, zaten orada iş bitiyor. İlkokuldan itibaren çocuklar bizde büyük ölçüde merakını kaybeder. Hele hele şimdi özel okullara ve üniversiteye giriş yarışıyla, çoktan seçmeli sınavlarla. Bilgi depolamaya, malumatfüruşluğa dayalı bir eğitim sistemimiz var. Bir örnek vereyim: Bizim Taşkışla binasında kurmaya çalıştığımız bir Bilim Müzesi var. Geçen yıl orada, 9-12 yaşlarındaki çocuklara günlük biyolojik ritimlerin üzerimizdeki etkilerini anlattım. Ben sandım ki çocuklar beni dikkatle dinlemeyecekler, konuyla ilgilenmeyecekler ya da bir noktadan sonra kopacaklar. Ama tersine, bir saatten fazla konuşmama ve hızlı konuşmama rağmen sonuna kadar beni dinlediler. Ve konuşma bittikten sonra o kadar akılcı sorular sordular ki beni baştan sona kopmadan dinlediklerini anladım. Bu çocuklara ne oluyor? Beş yıl sonra aynı çocuklar bu yeteneklerini kaybetmiş oluyorlar. Üniversiteye geliyorlar, aynı konuyu anlatıyorum, sıkılıyorlar, uyukluyorlar, konudan kopuyorlar. Çocuklarımızda merakı öldürmek için yoğun bir toplumsal çaba içindeyiz.
Bunun doğu toplumlarına ait bir özellik olduğu söyleniyor. Ama ilginç olan, tam da şimdi bitirmekte olduğumuz bin yılın başlarında bunun tersi bir durum var. O zaman aydınlık olan, bugün bazılarının bizim geri kalmamızın nedeni olarak geçmişteki aidiyetimizi gösterdikleri bir medeniyet. Doğu dünyası yani Selçuklular, İranlılar, Mısır, Endülüs bilimde ilerideler. Onlar aydınlığı, farklılığı, soru sormayı temsil ediyorlar. Bugün batı dediğimiz dünyanın öncüllerinde ise bağnazlık, düşünmeme hüküm sürüyor. Büyük Roma�nın devamı, mirasçısı Doğu Roma İmparatorluğu �ikon kırma� savaşlarını yeni bitirmiş durumda. Yüzyıllarca toplum da iktidar da bu tartışmada taraf olmuş, çalkalanmış. Kıta Avrupa�sında hakim olan fikirler yine bir dogmanın içinde hapis. Ne oluyor da bu tersine dönüyor?
Doğru aslında. Binyıl önce bugünkü Avrupa karanlıklar içindeydi. Buna karşılık Çin ve Arap dünyası, hatta Hindistan çok daha ileriydi. Aritmetik, astronomi, tıp bu ülkelerde çok gelişmişti. Örneğin bundan bin yıl önce Hindistan yarımadasında başarılan cerrahi girişimler insanı hayrete düşürüyor. Çin�in müthiş bir teknolojisi var. Bugün bile insana parmak ısırtacak kadar ileri. Çin konusunda çok incelemeler yapmış Joseph Needham�in bir sözü var: �O günkü Çinliler çok şey keşfettiler, bir tek şeyi keşfedemediler: Bilimi.� diyor Needham. Bilimi keşfetmek ayrı bir şey. Bilim ancak çok özel koşullarda gelişebilir. Bugün mesela bilim bütün dünyaya yaygın gibi görünüyor ama o bir görüntü. Örneğin Türkiye�de bilim var, çünkü üniversite var, orada da bilim adamları var diyebilirsiniz. Ama bu bir görüntü. Bir düşünün, dünyada bir tek Türkiye kalsaydı, biz bilimi ateşleyebilir miydik? Bunu yapamazdık. Çünkü bizim bilgimiz, becerimiz ve kütüphanelerimiz buna müsait değil. Aynı şey dünyadaki birçok ülke için geçerlidir. Tersi ise çok az ülke için doğrudur. Amerika bugün mesela bilimin merkezi kabul edilebilir, ama onun için de çok uzun yıllar bu konuda pek olumlu şeyler söylenemezdi. Amerika�daki ilk bilim adamları hemen hep Avrupa kökenlidir. Amerika�da bilim adamının yerel olanaklarla yetişmeye başlaması ancak geçen yüzyılın sonunda olmuştur. Dolayısıyla bilimin ortaya çıkması, yeşermesi kolay bir şey değildir.
Sorunuza dönersek, nasıl oldu da o karanlık dünyada bilim gelişti? Avrupa bilimde iki şeyle karşı karşıyaydı, farklı iki yorumla. Bu iki yorum arasındaki fark giderek büyümeye başladı, bir noktadan sonra ikisini bağdaştırmak mümkün olamadı. Bu konuda Brecht�in çok güzel bir piyesi vardır; piyeste Galile Jüpiter�e bakar ve Jüpiter�in uydularını görür. Bu çok önemli bir olaydır, çünkü Aristo�nun dogmasına göre gökkubede ancak Ay ile Yer arasındaki boşluk mükemmel değildir; Ay�ın ötesindeki evren mükemmeldir ve orada hiç bir şey değişemez. Oysa Galile Jüpiter�in uydularını ve onların Jüpiter�in etrafında döndüğünü gördü. Piyeste Kardinalleri de teleskopun başına davet eder, �gelin bakın ben bir şey söylemeyeceğim, gözlerinizle görün�, der. Kardinaller bakmayı reddederler. Gördükleriyle birlikte mükemmel ve değişmez evren fikri ve dogması da yıkılacaktır. Bu tabii kolay bir değişiklik olmadı. İnsanlar korktular, geri çekildiler, düşündüklerini hemen ve açıkça söyleyemediler. Örneğin Kopernik�in devrim yaratan kitabı ancak ölümünden iki hafta önce yayımlanmıştı. Darwin de evrim teorisini kafasında geliştirdikten sonra uzun yıllar yayımlamadı; tepkilerden çekindi, belki de ürktü.
Gördüğüne inanmak ve onun üzerine bir şeyler kurmak, bilimin yolu böyle açıldı. Peki ama dogmaya değil de gördüğüne inanmak nasıl hakim oldu? Bunu kolaylaştıran toplumsal koşullar nelerdi?
Bilimin alt yapısını oluşturan ve bilimi besleyen toplumsal koşullar çok önemli. Ben mesela Türkiye�deki derneklere bakıyorum. Biz de TÜBA var TÜBİTAK var, bunlar devlet eliyle kurulmuş kuruluşlar ve çok da geç kurulmuşlar. Oysa Avrupa�da bilimi destekleyen dernekler bundan 300-400 yıl önce kurulmuş. Örneğin Galile�nin babası böyle bir derneğin üyesi. İngiltere�de �Lunar Society� (Ay Derneği) diye bir dernek var. Dernek adını ancak mehtap olan gecelerde toplanabilmesinden alıyor. Üyeleri bir araya gelebilmek için aşacakları çamurlu yolları karanlıkta göremiyorlar, bu yüzden yalnız ayışığı varken toplanıyorlar. Düşünün, koşullar ne kadar geri, ama bilime meraklı insanlar var ve bunlar bir araya gelip tartışıyorlar. Sadece bu değil tabi. İktisadi yanı da var. İktisadi talepler de var.
Peki bütün bu binyıla baktığınızda, neydi sizce en önemli değişiklik?
Bilimin gelişmesi büyük ölçüde Avrupa�da oldu. Amerika ve Japonya sonradan bu sürece katıldılar. Bir bakıma başlangıç noktası Galile. Aristo dogmasını yıkan en büyük etken o oldu. Sonra da Newton. Aristo �Her şey özüne döner� diyor, böyle açıklıyordu havaya attığınız bir cismin yere düşmesini. Aristo fiziğinde çözümler oldukça mükemmeldi, akla yatkındı ve herşeyi açıklıyordu. Eğer kuşkucu değilseniz bir pakette her şeyin açıklaması vardı. Tam bizim Türkiye�ye göre; bir paket her şeyi hallediyordu. Galile�nin dehası bu dogmayı sorgulaması oldu. Ama tabi Galile�yi yaratan noktaları da unutmamak lazım. Mesela Galile mikroskopun icat edildiğini biliyordu, benzeri bir sistemle yıldızları inceleyebileceğini düşündü. Bir gözlükçüye yaptırdı ilk teleskopunu. Ve bu teleskopla Aristo�nun dogmasını yıktı. Mesela saati yoktu. Türkiye�de kime gitseniz bugün bilim yapmak için imkanların olmadığından, aletsizlikten, altyapı sorunlarından vb yakınır. Galile�nin bir saati bile yoktu. Nabzını kullandı, zaman ölçümlerini yapmak için. Damla damla su akıtarak kendine göre bir zaman ölçme yöntemi geliştirdi.
Bugünden bakıldığında bilimin şahikasına 20. Yüzyılda ulaştığı düşünülür. Hep 20. Yüzyılda atılan dev adımlardan bahsedilir. Bilimin gelişmesinin giderek hızlandığı, giderek de hızlanacağı söylenir. Sizce de öyle mi?
Bir ivme var şu anda. Ama bu ivme ne kadar devam eder bilemiyorum. Ama bence doruk 19. yüzyıldaydı. Tabii mesela kuvantum teorisi 19. Yüzyılda yoktu, kalıtımla ilgili bilgilerimiz yoktu ama, 19. Yüzyılda çok az sayıda insan, çok çarpıcı bir şekilde evrensel, temel olguları buldu. Bu muazzam bir olay. Aynı anda jeoloji, biyoloji konusunda çok büyük sıçramalar oldu. Darwin�in o gün bildikleriyle -ki bugün bizim sahip bilginin yanında çok azdı elindekiler - evrim kuramını geliştirebilmiş olması inanılmaz bir sıçramadır. 27 Aralık 1831�de Beagle gemisiyle, koltuğunun altında Lyell�in �Jeolojinin İlkeleri� kitabıyla denize açılıyor, 5 yıl dolaşıyor ve kafasında evrim kuramının ana hatlarını oluşturacak görüşlerle geri dönüyor. Daha doğrusu biz öyle olduğunu sanıyoruz. Çünkü sonraki 20 yıl evinde, bahçesinde çalışıyor, yazılar yazıyor ama evrim kuramı üzerine doğrudan pek bir şey yazmıyor. Sonradan benzer bir geziden dönen Wallace görüşlerini yazmaya karar verince Darwin�den dostları kendisinin de bu konuda hemen yazmasını istiyorlar. Darwin apar topar bir şeyler yazıyor ve Wallace ile beraber sunuyor.
Buna benzer başkaları da var. 19. Yüzyıl çok çarpıcı değişikliklerin olduğu, çok yeni bakışların geliştiği bir yüzyıl. Yirminci yüzyıl daha farklı; bence bundan binyıl sonra bile geriye dönüp bilim tarihine bakıldığında 20. yüzyıl çok farklı bir zaman dilimi olarak değerlendirilecek. Fizikte inanılmaz bir kavrayış değişikliği oldu 20. Yüzyılda: Kuvantum fiziğiyle doğayı ilk defa temel ögeleriyle algılamaya başladık. Biyolojide, 1930�larda kalıtımın anlaşılmaya başlaması ve 1950�lerden sonra RNA ve DNA yapılarının ortaya çıkarılmasıyla evrim kuramının içi doldu. 19. Yüzyılda Darwin Mendel�i bilmiyordu ve evrim görüşünün kalıtım mekanizmaları konusunda sağlam bir temeli yoktu. Bu yüzyılda canlılara bakışımız da derinleşti, daha kavrayıcı oldu. Bir başka nokta daha var, ilk defa bu yüzyılda insanlar dünya dışına çıktılar. Önce uçakla uçtular, sonra da uzaya çıktılar. Bu ufak bir şey gibi görünebilir ama mekan kavrayışımızı değiştirmesi açısından çok önemli. Gene bu yüzyılda hem zaman hem mekan kavramlarımız çok genişledi. 19. Yüzyılda bir piskopos çıkıp dünyanın yaşını 4004 yıl olarak hesaplamıştı. Oysa Darwin �bana yüzmilyonlarca yıl gerek� diyordu. Fizikçiler güneşe bakıp yüzbinlerce yıllık bir tahminde bulunuyorlardı. Bu yüzyılda ise evrenin yaşı konusunda 20 milyar yıldan bahsediyoruz ve buna ilişkin kanıtlar var elimizde. Zaman, mekan ve uzunluk kavramlarımız çok genişliyor, 19. yüzyıldakilerin hayal bile edemeyeceği kadar.
Ben de 19. Yüzyıl hakkında söylediklerinize katılıyorum ama bana içinde yaşadığımız yüzyılı biraz fazla önemsiyoruz gibi geliyor; bu yüzyılda büyük açılımlar var. 19. Yüzyılda o kadar büyük bir kapı aralanmış durumda ki bu yüzyılda, refahın artması, birçok bilimsel bulgunun doğrudan kullanıma giriyor olması nedeniyle endüstrinin de katkısıyla, �bilimsel� alanda o kadar çok insan çalışıyor ki. Herkes küçük bir araştırma yapıyor, bir makale yazıyor, yığınsal bir katılım var bilim alanına. Bu yüzden büyük bir çeşitlilik, her alanda tabakalanma var ama düşünsel olarak baktığınızda 19. Yüzyılla kıyaslanabilir bir sıçrama yok gibi geliyor. Bir haber ajansının yaptığı ankette 20. Yüzyılın en önemli olayı �Hiroşima�ya atom bombası atılması� seçilmiş. Bence bu çok anlamlı. Atom bombasının atılması hem ulaştığımız teknolojik düzeyi, hem bunu kullanma biçimimizi gösteriyor, hem de bu olaya neden olay sosyal örgütlenmemiz ve bombanın atılmasının yarattığı sosyal sonuçlar gerçekten 20. Yüzyılı iyi ifade ediyor diye düşünüyorum.
Doğru. Yirminci yüzyılda bilim toplumun önderi, hayatımızın bir parçası. Ama aynı zamanda bizi esir edebiyor. Bu teknolojinin bir bedeli var ve onu ödüyoruz. Ödemeye de devam edeceğiz. Ama yine de bu yüzyılda kavrayışların çok değiştiğini kabul etmeliyiz. Heisenberg ilkesi, Gödel�in aksiyomatik sistemlerle ilgili teoremi, fizikte, kimyada, kendimize bakışımızdaki değişiklikler, bunlar çok önemli kavramsal/kuramsal içgörüler. Büyük sıçrayış 19. Yüzyıldaydı ama 19. Yüzyılda çok az sayıda insan bu işleri gerçekleştirdi. Yine Darwin�e dönelim. Din tahsili yapmış 20 yaşında bir insan, doğayla ilgileniyor, bir gemiye biniyor. Koltuğunun altında Lyell�in bir kitabı var. Ve kendisine diyorlar ki �oku ama inanma�. Okuyor, etrafına bakıyor ve inanmaya başlıyor. Beş yıl sonra döndüğünde gözlediklerinin sonucunda kafasında müthiş bir devrim olmuş durumda. Böyle bir şey 20. Yüzyılda yok. Bu 19. Yüzyıla ait bir olay.
Bir başka şey daha var. 19. Yüzyıla gelinceye kadar üniversitelerle bilim arasında bugünkü gibi doğrudan bir bağlantı yok. Darwin üniversiteden gelmişti ama Cambridge�de din okumuştu. Newton da üniversite okudu ama sıradan bir öğrenciydi. Bir salgın sırasındaki zorunlu tatilde birçok çalışmasını yaptı. Mendel bir manastırda çalışıyor. Halbuki 20. Yüzyılda bilim üniversiteye giriyor, onu değiştiriyor ve çoğaltıyor. Bu yüzyıldaki önemli gelişmelerden biri de bilim üreten bilim adamı modelinin üretilmiş olması. 19. Yüzyılda bilim adamı bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ilginç nokta da şu; insanlık tarihinde önemli rol oynamış bilim adamlarının sayıca büyük çoğunluğu 20. Yüzyılda yaşamış ve bunların önemli bir kısmı hala hayatta ve bilim yapıyor. Bu bir daha başımıza gelmeyecek. 19. Yüzyıl başında yaşayan Young için kendi dönemine kadar bilimde yapılan her şeyi bilen son bilim adamı derler. Young hem hekim, hem fizikçi, büyük bir deha. Demek ki o dönemde bilim adına yapılanları bir kişinin bilebileceği düşünülebiliyor. Bugün ise bilim büyük ölçüde ekip işi.
Bireysellik zamanını doldurdu.
Bireyselliğin vakti doldu. Bilimde romantizm bitti.
Gelecek için öngörüleriniz var mı? Nereye doğru gidecek bilimin gelişmesi?
Ben bu soruyu hep öğrencilerime soruyorum. Zor bir soru. Ne kadar zor olduğunu açıklamak için şöyle bir örnek vereyim. Geçen yüzyılın sonunda Almanya�daki önemli bazı fizikçiler, parlak öğrencilerine fizikte doktora yapmamalarını salık veriyorlarmış. Gerekçe şu, �fizikte bilinmesi gereken önemli şeyleri artık öğrendik. Geriye kalanlar olağan konular. Sizin gibi parlak bilimcileri böyle şeylerle uğraştırmamak lazım, gidin başka şeylerle, elektronikle, mühendislikle vb. uğraşın�. Tabii geçen yüzyılın sonunda fizikçilerin çok az şey bildiklerini, alanları ile öngörülerinin ne kadar yanlış olduğunu şimdi geriye bakınca anlıyoruz.



ortaçağ�da �kara ölümün zaferi�: veba
Dr. Tolga ERSOY

Bu yazı, Tolga Ersoy�un �Tıp, Tarih, Metafor� adlı kitabındaki �Ortaçağ için bir salgın:Veba� yazısından kısaltılarak alınmıştır. (Öteki Yayınevi, 1996)
Kara Ölümadını alacak olan vebanın, Ortaçağ Avrupasına etkili bir şekilde gelişi yaklaşık olarak 1348 yılına rastlar. Bu büyük salgının odağı olarak da Kırım, Türkiye ve Makedonya gösterilir. Karşılaştırmalı olarak bu tarihe baktığımızda, Türklerin Trakya�ya çıkışlarından (1330�lu yıllar), ya da bir güç olarak bu bölgede varlıklarını hissettirmelerinden hemen sonraya rastladığı görülür. Aynı yıllarda Kırım da, Altınordu Devleti�nin egemenliği altındadır. İstilalar döneminden, özellikle de 10. yüzyıl Macar istilasından sonra Hıristiyan Avrupa, doğusunda yeni korku odakları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu korku aynı zamanda Rönesans hareketinin de tohumlarının atılmasının nedenidir. 14. yüzyıl boyunca, Avrupa�da ekonomik ve sosyal hayatın tümüyle duraklamasına yol açan veba, en önemli olumlu katkısını başta tıp bilimi olmak üzere, tüm canlılarla ilgilenen bilimlerin gelişmesine yapmıştır.
1330�lu yıllarda, hastalığın Asya�da, özellikle de Hindistan�da görüldüğü, buradan Kırım, İstanbul, Mısır, Mezopotamya ve Arabistan Yarımadası�na yayıldığı bilinmektedir. Özellikle siyah fareler-vahşi kemiriciler ve bunların konakçıları yoluyla yayılan veba, yaklaşık olarak sekiz yüzyıl sonra Avrupa�yı yeniden büyük yıkım ile karşı karşıya bırakmıştır. Yayılma hızı, yüksek mortalitesi ve �insan�üzerinde gösterdiği etki ile birbirine çok benzeyen bu iki salgından, ilki 540�lı yıllarda görülmüş, özellikle Bizans�ı (özellikle İstanbul�u)etkilemiş ve yüzbinlerce (bazı bilgilere göre milyonlarca)kişinin ölümüne neden olmuştur. Bu sayı, bazı abartılı kaynaklarda 100 milyon olarak verilmektedir. Bu dönemin anlatılmasında başvurduğumuz başlıca kaynak Prokopius olup, bir aktarımda veba sonucu Roma İmparatorluğu�nun genel durumu şöyle özetlenmektedir:�Ve veba sona erdikten sonra, sanki hastalık günahkarların geride kalmasını sağlamış gibi, ahlaksızlıkta artma ve yaygınlaşma görülmüştür.� Dusseau de dönemi tamamlayıcı tanımlamalara araştırmasında yer vermiştir:�Anlaşılması güç savaşlarda, aralıksız süren şiddet, bolluğun dış görüntüsünün ardında pusuya yatmış kıtlık hayaleti, politik rüşvet ve çok miktarda rüşvet yiyici, akıllı yönetimlerin sonunu getiren batıl inanç ve kötü alışkanlıklar, sefalet ve ümitsizlikle birlikte çok sayıda yoksul insan, yeryüzünü tehdit eden veba benzeri bir kara bulut gibi harap olmanın, yok olmanın verdiği gözdağı...�
...
Salgın, tercih edilen ticaret yolları aracılığı ile 1346 yılında, Güney Avrupa�yı etkili bir şekilde sarmaya başlar. Özellikle İtalya çevresindeki önemli limanlar -maritime lands-, çok büyük yıkımlara uğramıştır. Bu yıllarda, özellikle İtalya ve Adriyatik sahillerinde veba ile karşılaşmayan liman kenti hemen hemen kalmamıştır. 1349�da Hollanda, Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya; 1353�te Orta ve Doğu Avrupa salgından etkilenmeye başlamış ve 1353 yılında salgın tüm Avrupa�da pandemi (geniş coğrafyayı etkileyen salgın hastalık)yapmıştır.
Bu birkaç senelik süreçte, Black Death -Kara Ölüm- adı verilen veba, kıtada, 60 milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu sayı bazı kaynaklara göre o zamanki Avrupa nüfusunun dörtte birini, dünya nüfusunun ise kırkta birini oluşturmaktadır. Her yönüyle artık �Kara Ölüm�ün zaferinden� söz edilmektedir. Vebayı konu alan birçok resme isim olarak, askeri bir terim sayılabilecek olan �triumph�ın -zafer, başarı- verilmesi ve bu zaferin veba hanesine yazılması, günümüz dünyası için oldukça ilginçtir. Her türlü sanat eserine sinen bu olgu, birçok salgın hastalıkla birarada yaşamaya alışmış Ortaçağ insanlarında, bu �alışkanlığa�rağmen, çok farklı bir şoka yol açmış ve �Ondördüncü yüzyıl ortasındaki ilk şoktan sonra vebanın bir seferlik bir felaket olmayıp yinelenen bir musibet olduğu kabul edilmeye başlanmıştır.�
...
Burada anılması gereken en önemli olay, sorumlu tutulan Yahudilere yönelik katliamlardır. Bu katliamlar 1490�lı yıllardaki �Yahudilere zorunlu göç�uygulamasına dek çeşitli şekillerde sürüp gidecektir. Kara Ölüm�le birlikte başlayan toplumsal histeri Yahudilerin, Hıristiyanların kuyularına zehir atarak hastalığı yaydıkları vs. söylentilerinin, kitle hareketlerine yol açabilmesinin tek nedeniydi. Ziegler�in araştırmasında Yahudi katliamına ilişkin verdiği örnekler 600 yıl sonraki Nazi Almanyasını anımsatır niteliktedir:�Speyer�de Yahudilerin cesetleri şarap fıçılarına doldurulup Ren nehrine atıldı ve nehir, ceset dolu fıçılarla kaplandı. Hansa şehirlerinde yakalanan Yahudiler diri diri yakılıyor veya evlerinin kapı ve pencereleri örülüyor, böylece hayatta iken mezara sokulup, ölüme terkediliyorlardı.�
Yahudi karşıtı hareketlerden hoşnut kilise, hastalığı, yaygın ahlaksızlığa karşı tanrının bir gazabı olarak yorumlarken, aristokratlar ise köylülerin itaatsizliğinin hastalığa neden olduğunu söylüyorlardı. Feodalite egemenliğinin sonuna gelmişti artık. Avrupa�yı kaplayan bir �Kara Bulut�tu veba ve her büyük sarsıntıdan sonra olduğu gibi, kültürel bir varlık olan insanda da -homo culturicus-, etkileri günümüze dek uzanabilen olumsuz yıkımlara yol açmaktaydı.
Bugünden Ortaçağ�a baktığımızda, gördüğümüz, kentlerin düzensizliği ve pisliği, uzun süreli savaşlarla yaşanan kontrolsüz kitle hareketleri, demoralizasyon, sefalet ve yaygın hastalıklardır. Ancak, tüm bu olguların, o çağda, bugün algılandığı şekilde algılanmadığını da bilmek önemlidir. Kara Ölüm�de, o devrin insanları için kuraklık, fırtına, kuyruklu yıldızlar gibi büyük felaketler getirebilen doğaüstü bir olaylardan biridir.
...
Aralıksız süren savaşlar, talan ve cinayetlerle kıyaslanmayacak bir ölüm nedeni olarak vebanın çağa adını yazan bir olgu olduğunu belirtmiştik. Birçok yazıda, diğer bazı salgınların da veba olarak adlandırılmış olma olasılığı üzerinde duruluyorsa da, gerçek olan çok kısa bir sürede en az 60 milyon kişinin öldüğüdür. Bunun o zamanki Avrupa nüfusunun üçte ya da dörtte birine denk düştüğünü unutmamak gerekir. Böylesine kitleselleşmiş bir kıyım karşısında; o zamana kadar �olağanlaştırılmış ölüm�olgusu değişmeye başlamıştır. Bu değişikliklerin temelini ise, bir başkasının ölümünün yaşanmasının yerini, ölümün kendi kendine yaşanması sürecinin alması oluşturmaktadır. Vebaya yakalandığı düşünülen bir kişi hemen terkedilmekte, vebalı köyler ve yerleşim birimleri acımasızca tecrit edilmekte, hatta yok edilmektedir. Kendi kendine ölümün, ölenlerle birlikte çürüyüp gittiğini düşünmek oldukça yanıltıcıdır. Zaten bugüne kalan da, terkedenlerin kafasındaki ölüm düşüncesi olmuştur. Hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasından sonra ölümün 1-5 gün içinde görülmesi dehşeti arttırıcı bir etken olurken, hızla yayılması da düşünce akışındaki sağlıklı işleyişi ve moral değeri ortadan kaldırıyordu. Çok kalabalık ailelerin dahi birkaç gün içinde yok olduğu bildiriliyordu. Hastalığa yakalanmamış olanların ise, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, tüm yakınlarını ölüme terkedip kaçmaktan başka çareleri yoktu. Onları da ölüm, kaçtıkları yerde yakalıyor ya da buraya çoğu kez onlardan önce ulaşıyordu. Ölüm�le ilgili tüm dinsel görevler aynı nedenlerle bir kenara itilmişti:�Günah çıkarma son buldu, kiliseler ve ibadethaneler açıktı, fakat ne rahipler ne de tövbekarlar bununla ilgilenemiyorlardı. Onlar cesetlerin ya da ölü kemiklerinin toplandığı mahzenlerdeydiler. Hekimler ve zangoçlar da benzer derinliklerde ya da toplu mezarlardaydılar. Vasiyet bırakanlar, bunların mirasçıları ve bunun hukuki uygulayıcıları aynı el arabasına yüklenip hızla aynı çukura atılıyordu.�Bu durumun da, dine bakışı değiştirebileceği ve onun sorgulanması sürecini hızlandırabileceği düşünülebilir. Lutherci düşünce ve hareketlenmenin az da olsa, vebadan etkilenmemiş olması olanaksızdır.
Hızla yayılan veba, hastalardan ya da hasta olmasından kuşkulanılan kişilerin en kısa zamanda uzaklaşılmasını zorunlu kılmıştır. Sağ kalan hasta yakınlarının, din adamlarının, hekimlerin de �arkalarına dahi bakmadan�kaçmak zorunda olmalarının moral değerlerde yaratacağı değişikliklerin orta çağdaki, �yeniden insanlaşma�sürecindeki katkıları(!)tartışılmalıdır. Belki de trentina -otuz günlük tecrit- ya da karantinanın -kırk günlük tecrit- teknik zorunluluğunun yanında böylesine bir moral zorlama da yatıyor olabilir. Öncelikle İtalya limanlarında başlayan karantina uygulaması zamanla tüm Avrupa�yı sarmış, hatta, zaman zaman da �bazı bölgelerden gelen her şeye karşı� uygulanır olmuştur.
Ribardda özetlerken, yıkım sonu artan köylü ayaklanmalarına dikkati çekmektedir:�Bütün dünyayı, her yanı saran bu evrensel sarsıntı ve kargaşalıklar, 1348 yılında Kırım�dan gelen Kara Veba salgını yayılınca bir yıkım halini aldı. Bundan Avrupa�da 25 milyon, Çin�de 13 milyon insan öldü. Toprak işlenmez olmuş öyle bırakılıyordu. Kıtlık, bir de afet halini alan salgın hastalığın korkunçluğu, savaşa bile ara verdirmiş, kesinsizlik içinde bırakmıştı. Karışıklıklar, ayaklanmalar şiddetlendi, azdı. Flageliants tarikatından olanlar bütün Avrupa�yı boydan boya dolaşıyorlardı ve kanlı köylü, çiftçi ayaklanmaları toplumu sarsıyordu. �Büyük sayıda ölüm yılı�ydı o yıl.�
...
14. yüzyıl şairlerinden Petrarch, yakın çevresine dek ulaşan vebadan sonra �Ne mutlu gelecek kuşaklara�diye seslenir. �Böyle büyük acılar yaşamayacaklar ve bizim yaşadıklarımızı bir masal gibi dinleyecekler.� Oysa veba etkisini üç yüzyıl daha gösterecektir. Hatta 1775�de Malby başrahibine �savaş, veba ve Pugaçev, Polonya�nın paylaşımının sağladığından daha fazla insanın ölümüne de yol açtılar� bile dedirtecektir. 15. ve sonraki yüzyıllarda, birçoğu veba olmasa bile veba olarak adlandırılan salgınların sayısı, birçok kaynağın varlığına ve bilimsel ilerlemeye rağmen eksiksiz saptanamamıştır. Ne var ki, yıllar geçtikçe, vebanın herkes için eşit olan ölümü, yeniden fakirlere yönelecektir. �Zenginler eğer becerebilirlerse, hızlı bir kaçışla kır evlerine çekilmektedirler.� Burjuvanın bireyci yaklaşımlarında ahlaksızlık egemen olmaya başlamıştır, öyle ki, bir burjuva şunları yazabilmektedir:�Adı geçen sari hastalık yalnızca fakirler arasında görüldü... Tanrı merhameti nedeniyle, bu kadarıyla yetinecektir... Zenginler hastalıktan kurtulacaklardır.� Üstelik bu kır evlerine gitmeden, �deneyci�adı verilen kişileri oraya gönderip hastalığı sınama yoluna dahi gidebileceklerdir. (Boccaccio, Decameron�unda bu sürecin başlamasının işaretini vermektedir.)14. yüzyıldakine benzer olarak 16. ve 17. yüzyıllarda da bir salgın anında. yöreyi rahiplerin, yüksek memurların, hekimlerin en kısa zamanda terketmeleri olağan bir davranış sayılmaktadır. Artık vebanın toplu mezarları, bir sınıf ayrımının göstergesi olmuştur. Çünkü bu mezarlarda yalnızca ve yalnızca yoksullar yer almakta, zenginler �çok büyük talihsizlikler olmadığı�sürece hastalıktan korunmaktadırlar. Braudel, benzer olaylar anlatımı sonucu, �Bugün fiili yıkıntıları her ne olursa olsun, hiçbir hastalık böylesine toplu deliliklere ve dramlara yol açmamaktadır� diye yazar. Bu oldukça global bir bakış, aynı zamanda durumun kısa bir özetidir.



Prof. dr. ayşen bulut ile binyıl ve gelecek üzerine
Söyleşi:Dr. Nuriye ORTAYLI

Prof. Bulut, Hacettepe Üniversitesi�nden 1976 yılında mezun oldu. Aynı fakültede halk sağlığı uzmanlığı yaptı. Esas olarak kadın ve çocuk sağlığı üzerinde çalıştı. Halen İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü�nde ve Kadın ve Çocuk Sağlığı Eğitim ve Araştırma Birimi�nde yöneticilik, eğitimcilik ve araştırmacılık yapıyor.

Yeni bir binyıla girerken bu geçtiğimiz binyıl içinde insanların sağlıklı olma, daha uzun yaşama, daha iyi yaşama çabaları nasıldı?Bunu kısaca anlatmak çok zor ama yine de en temel noktalar nelerdi?Bu binyılın içinde 20. Yüzyılın nasıl bir yeri var?En hızlı yüzyıl deniyor, gerçekten öyle mi?
Bir kere 20. Yüzyıl en kalabalık yüzyılıydı bu binyılın. 20. Yüzyıldan önce insanlığın nüfusunun çok az olduğunu biliyoruz. Örneğin 15. Yüzyılda tüm dünya nüfusu 500 milyon. Yaşam süresi de kısa. İnsanların sağlık durumlarını çok bilmiyoruz. İnsanların her zaman sağlık sorunları olmuş, semptomların giderilmesi için çeşitli yollara başvurduklarını biliyoruz. Her zaman da birileri bu işlerde yardımcı oluyordu.
?u anda bitmekte olan binyıla bakarsak onun da ilk 500 yılının benzer şekilde geçtiğini söyleyebiliriz. Son beşyüz yıl içinde önce anatomi çalışmaları nedenselliği aramaya başlamış, daha sonra mikroskobun keşfi, mikroorganizmaların varlığının düşünülmesi, çevrenin sağlığa etkilerinin gözlenmesi, patolojik anatomik sağlık yaklaşımını ortaya çıkarmış. Yine de 19. Yüzyıla kadar çok fazla bir gelişme olmamış. Asepsi, anestezi gibi bugün yaşamı uzatan müdahalelere imkan veren en önemli önlemlerin 19. Yüzyılda olduğunu biliyoruz. Bu nedenler, geçmiş binyılın son iki yüzyılında insan yaşamının uzaması için yapılan eylemlerin gerçekten etkin olmaya başladığını düşündürüyor.
İnsan sağlığında yalnızca biyolojik etkenler değil, ruhsal durumun önemli olduğu fikrinin yaygınlaşması, klasik bilgi haline gelmesi, psikosomatik yaklaşım 20. Yüzyıla ait.
Öyle mi gerçekten?
Gerçi Galen MS 2. Yüzyılda �insanlar inanırlarsadaha kolay iyileşirler�demiş ama, çok fazla da bir şey eklenmemiş bunun üzerine. Psikosomatik tıp 20. Yüzyılda doğmuş. Sosyal tıbbın, insanların çevresiyle birlikte bir bütün olduğu, insan sağlığını sosyal çevrenin etkilediği fikri de 19. Yüzyılın ikinci yarısında, daha da çok 20. Yüzyılın başlarında gelişiyor.
Geçmiş yüzyıllarda insanlar bunun hiç farkında değiller miydi?Bu konuda birçok gözlemler var Hipokrat�ın yazılarında. Bunu belki bizim bugün kullandığımız kavramlarla ifade etmemişler ama farkındalar çevre etkisinin.
Gözlem yapmış olabilirler. Ancak bilimsel olarak ifade edilmesi 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyılda. Suların kirlenmesinin kolera yaptığı 19. Yüzyılda Londra�da farkedilmiş örneğin. Doktor Snow kolera ölümlerinin bazı sokaklarda fazla olduğunu gözlemlemiş. Ölüm sayılarıyla su şirketlerini karşılaştırmış ki bunu bugün epidemiyolojinin doğuşu olarak değerlendiriyoruz, bunlar ancak son yüzyılların işi. Kuşkusuz bireysel çabalar, gözlemler var ama kullanıma girmesi ya da genellenip başka olaylara da uygulanması çok geç. Geçirdiğimiz binyılın ikinci yarısının da son iki yüzyılında.
Yirminci yüzyılda kan nakli ve en önemlisi antibiyotiklerin keşfi insan yaşamını uzatan önemli örnekler. Ama tabii bu da yeni risklerin önem kazanmasına yol açtı. Örneğin kalp ve damar hastalıkları.
Özetleyecek olursak, bu binyılın en önemli değişiklikleri, tıbbın bugünkü sistematizasyonuna ulaşmasındaki önemli katkıların binyılın ikinci yarısında toplandığını, ikinci yarının içinde de en belirgin olanın belki de 19. Yüzyıl olduğu, bugün kullandığımız temel kavramların çoğunun geliştirildiği zamanın 19. Yüzyıl olduğunu söylüyorsunuz.
Evet. Daha önceden birçok şey çözülmüş olsaydı geleneksel tıp uygulamalarıyla dünya nüfusu çok daha erken artardı. 20. Yüzyıla gelene kadar yüksek doğurganlıkla birlikte yüksek ölümlülük var.
Peki buradan geçerek önümüzdeki yüzyılda ve önümüzdeki binyılda biraz da ütopik olarak, sezgiselolarak nereye doğru gidecek bütün bu çabalar?Nasıl bir sağlık hizmeti olacak?Sağlık hizmeti olacak mı?Tıbbın gereği ne olacak?Var olmaya devam edecek mi?O konularda -kendinizi sınırlamadan- neler tahmin ediyorsunuz?
İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra tıptaki gelişmelerin insanların hepsine faydası olmayacağı ortaya çıktı. Sosyal çevrenin, insanın içinde yaşadığı çevrenin sağlığı biyolojik etkenlerden çok daha fazla belirlediği artık kimsenin yadsıyamayacağı bir görüş oldu. Bütün toplumun iyilik haline doğru dönüştü sağlıkanlayışı. Bireysel olarak insanların iyiliğinin ötesinde, yaşanan çevredeki herkesin sağlıklı olmasını sağlamak hedeflendi. Ama bu mümkün olmadı, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde. Belki de gelişimin farklı noktalarında farklı etkilere maruz kalmaktan. Örneğin 18. Yüzyılda İngiltere�de Londra pis bir şehirdi. Hastalıklar oluyordu. ?ehir temizlenip ıslah edildiğinde bu hastalıklar azaldı. Neden sonuç ilişkisi çok açık bir şekilde göründü. Oysa bugün gelişmekte olan birçok ülkeye bakıyorsunuz, çok pis şehirler var, ama aynı oranda ölüm olmuyor. Çünkü, enfeksiyon hastalıklarının tedavileri çok gelişti. Bağlantılar çok açık görülmüyor. Karmaşa var. İnsanlar kendileri görmeden, kendileri istemeden de birşeylerin değişmesi güç. Mağdur olanların çözüme katılmadığı durumlarda iyi çözümler üretilemiyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrası, seksenlere kadar dünyada bir ümit vardı:�Herkese sağlık!� Dünya Sağlık Örgütü kuruldu, bütün ülkeler elbirliğiyle herkes için sağlık amacına ulaşmaya çalışıyor gibi görünüyor. Ama bakıyorsunuz, tedbirler, bilgiler zaten bilenler tarafından daha iyi kullanılıyor. Kullanmayanlar, kullanamayanlar daha kötü bir yere gidiyor. Dünya Sağlık Örgütü�nün Almaata�daki �Temel Sağlık Hizmetleri Konferansı�nda, tüm ülkelere önerilerle birlikte tanıtılan �2000 yılında herkese sağlık� sloganında umut vardı. Ama 2000 yılı geldi, hiç de öyle olmadı. Bütün geliştirilen tedbirler, politikalar tersine eşitsizliği arttırdı. İhtiyacı olanlar bunları uygulayamadı. Aynı anda herkes için iyilik hali mümkün değil gibi görünüyor.
Ne yapılabilir peki?Akılcı olan önceliklerle uğraşmak. En çabuk, en kolay, en çok sayıda insanın sağlığına katkıda bulunabilecek müdahaleler için çaba sarfetmek. Ve herkes için sağlık hedefini belki de 2100 yılı için koymak. Dünya nüfusu 2050�lerde stabilize olacak. 1950�lerden bu yana nüfus sürekli artıyor ama 20. Yüzyılda doğumlar azaldı. Bu yüzyılın bebekleri 21. Yüzyılda erişkin olacaklar. Yaşam süreside artıyor, dolayısıyla yaşlı nüfus da artacak, dünya nüfusunun bileşimi değişecek. Eğer bu nüfus üretken olursa ve ekosisteme özen gösterilirse 2100 yılında belki herkes sağlıklı olacak.
Peki sağlık hizmeti aynı mı kalacak?Böyle mi devam edecek sağlık hizmeti?Bir meslek olarak kalacak mı hekimlik?
Herhalde kalmayacak.
Nereye doğru evrilecek?
Bir kere hizmeti kullananların eğitim düzeyi çok artıyor. Bütün dünyada böyle bu. Gelişme ümidi kalmamış bir grup ülke dışında, eğitilmiş insan oranı hızla artıyor. Sağlığın pek çok sorunu, özellikle önlenebilen kısmı, eğitim sistemi içinde ele alınırsa gelecekte daha az hastalık olacak. Ekosisteme de özen gösterirsek o yolla da birçok hastalığı önleyebiliriz. İnsanlar bilgilendikçe hastalıkların tedavisi de verimlilik temelinde değişecek, haklarını daha iyi arayabilecekler. İletişim teknolojisinin gelişmesini gözönünde tutmak lazım. Örneğin çiçek hastalığının 200 yılda eradike edildiğini biliyoruz ama polionun eradike edilmesi için 25 yıl hedefi kondu.
Bugün tıpta uygulanan birçok şeyin gerçekten ne kadar yarar ne kadar zarar getirdiği daha iyi değerlendirilecek. Bu konuda da çabalar var. Sistematik bir şekilde uygulamalar irdeleniyor. Ve sağlık hizmetinde çalışan herkesin kritik düşünceyi geliştirmesi çok gerekli. Hekimlerin uygulamaları seçerken, değerlendirirken hem bunları gözönünde tutacak hem �hasta�dediğimiz insanları karar sürecine katacak becerilere sahip olmaları gerekecek.
Özetleyecek olursak insanlar daha az hasta olacaklar. Daha eğitimli, bilgiye daha kolay ulaşır olacaklar dolayısıyla kendi özbakımlarını üstlenecekler bir ölçüde. Bu anlamda hekimi ya da sağlık hizmeti aldıkları kişileri de zorlayacaklar ve sorgulayacaklar. Bu yüzden hekimliğin de biraz şekil değiştirmesi gerekecek diyorsunuz. Ne yönde?
Daha fazla sosyal bilimlerle uğraşmaları gerekecek sağlık hizmeti verenlerin. Yalnızca fen bilimleri değil, sosyal bilimleri de bilen, bunları uygulama konusunda becerileri olanlar daha başarılı olacak. Bugün dünyanın her yerinde ilk ölüm nedeni kardiyovasküler hastalıklar. Bu hastalıkların ilaçla ortadan kaldırılması mümkün değil. Bu konuda davranış değişikliği lazım. Aynı çözüm HIV/AIDS sorununu çözmek için de geçerli. Davranış değiştirme stratejilerini hayata geçirebilecek, insanlara bu konuda yardım edecek insanlar lazım. Bunlar ne kadar hekim olacak bilmiyorum ya da bu işlerle uğraşan hekimlerin ne tür becerileri olması gerek bilmiyorum. Ama işin aslı bu. Bunun bilincinde olmamız lazım.
Bir de belki sadeleşecek sağlık hizmetleri. Tüketmeye koşullandırılmış insanların bir çıktısı aslında bugünkü sağlık teknolojisi. Çünkü insanların ihtiyaçları aslında farklı. Mesela deprem bize aslında insanların gereksinimlerinin ne kadar da basit olduğunu gösterdi. Barınılan yere su girmeyecek, sıcak olacak. Su olacak, giyinmek için de hava sıcaksa sıcaktan, soğuksa soğuktan koruyacak giysiler. Bütün bunları bilerek bugünkü alışveriş yaşamını bugünkü evlerin düzenini düşünün bir sürü gelişmiş ülkede. Bunlarla birlikte düşünüldüğü zaman, bir sürü sağlık teknolojisi kullanmak, gerekli gereksiz yatırım yapmak acaba göz boyamaktan başka birşey değil mi?Bunların sağlığa ne kattığı gösterilmiş de değil. Amerika Birleşik Devletleri�nde kalp ve damar hastalıklarından sonra ikinci ölüm nedeni iyatrojenik. Bu çok korkunç bir şey değil mi?Acaba onlar hiç olmasaydı insanlar daha mı az sağlıklı olacaktı? Yaşamdaki bazı iyileşmeler acaba tıptan başka gelişmelere mi bağlı?Örneğin nüfusa oranlarsak İsveç�te Türkiye�deki kadar çok antibiyotik kullanılıyor mu?Hiç sanmıyorum. 21. Yüzyılın bütün bunların sorgulanacağı bir yüzyıl olacağını sanıyorum.



Türk tıp tarihinin aşamaları
Dr. Hüsrev HATEMİ
Prof., İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp F., İç Hast. Anabilim Dalı

Tıp tarihi, bilimler tarihi adı verilen bilimin içindeki bir alana verilen addır. Bilimler herhangi bir ulusun kültür varlıklarının önemli bir parçası olduğundan Türk tıp tarihi ile Türk kültür tarihi birbirinden soyutlanamaz.
Türk kültüründen neyi anlıyoruz? Bugünkü topraklarına 1071 tarihinde gelen Türk ulusunun kültür tarihini Anadolu topraklarına gelmeden önceki kültür birikimi ve Anadolu yarımadasındaki kültür birikimi olmak üzere iki bölüm halinde incelemek mümkündür. Fakat bu ayırımı yapmak, sadece didaktik amaçlarla olmalıdır. Aslında bir diğeriyle sürekli etkileşim halinde olan bu iki kültür birikimini ayırmaya kalkmak oldukça yapay bir işlemdir.
Türk tıp tarihinin İslam dininden önceki devresi: Türkler, İslam dinini kabul etmeden önce �?amanizm�adı verilen bir dine mensup idiler. ?amanizm dinine mensup olduklarını düşünerek bir Amerika yerlisi, bir Afrika yerlisi ve bir Türkün dindaş olduğunu söyleyemeyiz. Bu üç insanın ?amanizmi birbirinden tamamen ayrı olup, sadece aynı din grubunda sınıflanabilen dinlerdendir. Bunun üzerinde durmamızın sebebi, Türklerin İslam dininden önceki dinlerinin monoteizme oldukça hazır bir din olduğunu belirtmektir. Gök-Tanrı kavramı, İslam ve diğer büyük dinlerin Tanrı kavramına çok yakındır. Bu sebeple İslam devrinde de, günümüzde de Tanrı kelimesi, özel bir ad olan �Allah�kelimesi yanında yaşamaya devam etmektedir.
1071 yılından itibaren Anadolu�yu yurt edinen Türklerin çoğunluğu bu tarihte 2-3 yüzyıldan beri monoteist bir din olan İslam dini mensubu idi. Karşılaştıkları Hıristiyan halklar onlar için uzak ve garip bir inanışın temsilcileri değildi. Daha 7. yüzyılda İran�ı istila eden Araplar, Çin ve Hint sınırlarına kadar Musa, İsa gibi adları taşımışlardı. Müslüman Araplardan çok önce Eski Yunanlılar ve İyon Devletleri daha sonra Doğu Roma İmparatorluğu ile İran yakın kültür ilişkileri içindeydi. Herodot, İyonya�nın batısını İran�a tabi topraklar saymaktadır. Bu ilişkiler, muhakkak ki o yıllarda İran�ın doğusunda olan Türk topluluklarına da İran aracılığı ile taşınıyordu. Esasen Doğu-Batı ilişkileri, Makedonyalı İskender zamanında başlamıştı.
Türk tıp tarihinin Anadolu toprakları öncesi devresinde ?amanizm�den gelen, Budist Uygur Türklerinden gelen, İran�dan gelen ve İslam dininden gelen unsurlar (öğeler)birbiriyle birleşmiştir. ?amanizm ve Budizm etkileri muhakkak ki Avrupa�nın kültür tarihi unsurlarından biraz değişik, biraz daha özeldir. Bunu Greko-Latin kültürü yanında Cermen ve Kelt toplumlarının Hıristiyanlık öncesi birikimlerine benzetebiliriz.
Fakat İslam dininin kabul edilmesiyle Türkler Ortadoğulu bir millet olma özelliğini daha Ortadoğu�ya gelmeden önce kazanmışlardır. Çünkü Ortadoğu�da Hıristiyan dininden de önce Eski Mısır, Hitit, Yunan, Roma ve İran kültürlerinin kaynaşmasıyla oluşan büyük monoteist dinlerin kültür dünyasına girmişlerdir.
Müslüman Türk Kültürü�nün ilk yazılı ürünlerinden olan Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip�in eseridir. Yusuf Has Hacip Anadolu�yu turist olarak bile gelip görmemiştir. Selçuklu Devletinin uyruğu da değildir. Buna rağmen XI. yüzyılda Anadolu sınırlarından uzakta yaşayan Türklerin de �Geometri okumak istersen Euklides�e başvur�dediğini gösteren bir belge Kutadgu Bilig�dir.
Türklerin Anadolu�ya girdiği yüzyıldaki kültürlerinin bir kanıtı ve kılavuz kitabı olan Kutadgu Bilig, yukarıda söylediklerimize tek başına destek sağlamaya yeterlidir. Kutadgu Bilig�de artık ?aman rahibi (Türklerdeki adı:Baksı veya Kam) ile hekimin işi birbirinden ayrılmıştır. Tabibin (physician)efsuncu (?ifacı ve magician) ile hiç bir ilgisi kalmamıştır. Bir fikir edinmek üzere Yusuf Has Hacib�i dinleyelim:�Bu zümrelerden biri de tabiplerdir. Bütün hastalıkları ve ağrıları bunlar tedavi ederler. Bu insanlar senin için lüzumludur. Hayat işi, onlar olmadan sağlanmaz. İnsan hastalanabilir. Tabibe başvurursa tabib de o hastalığı ilaç ile tedavi eder. İnsan için hastalık ölümün arkadaşıdır. Yaşayan her insan için ölüm vardır. Bunlara karşı iyi davran ve onları kendine yakın tut. Bunlar lüzumlu insanlardır. Onların hakkını gözet.� �Bunlardan sonra efsuncular gelir. Cin ve periden gelen hastalıkları bunlar tedavi ederler. Bunlar ile de görüşmek ve tanışmak gerekir. Cin ve peri çarpmasından gelen hastalıkları okutmak içindir. Tabip, efsuncunun sözünü beğenmez. Efsuncu da tabibe kıymet vermez. Birinin sözüne göre ilaç sağlanırsa hastalığa iyi gelir. Diğerinin sözüne göre muska taşırsan cinler senden uzaklaşır.�
Yusuf Has Hacib�in sözlerinden açıkça anlaşıldığına göre Türkler daha Anadolu�ya girmeden Eski Yunan-Latin-İslam hekimliğini kabul ettiklerinden Hippokrates�in öğrencileriyle şifacılar arasında ikilik ve tartışmalar başlamıştır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Batı�da bile hala süren şifacılık, astroloji, homeopati gibi alternatif tıp yöntemlerini hatırlarsak bu ikiliği Türklere mahsus gibi görmemek gerekir.
Anadolu�da Türkler ve hekimlik: ?imdiye kadar söylemeye çalıştığımız gibi, Türkler Anadolu�ya girdiklerinde yabancı bir kültürle karşılaşmış olmadılar. Gördükleri kiliseler onlar için kitap ehli adını verdikleri büyük bir monoteist din olan Hıristiyanlığın mabetleri idi. Hazret-i İsa adıyla 300 yıldan beri tanışmışlardı. İran edebiyatı yoluyla kendilerine geçen bir şiir geleneğinde İsa(Mesih)peygamber, ölüleri diriltme mucize gösteren bir peygamberdi.
Anadolu Türklerinin ilk büyük şairi Yunus Emre 13. yüzyılda �İsa oldum kudretten bahane bir avrattan / İnayet oldu haktan ölü dirgürup geldim� diyordu. Panteist bir şair olan Yunus Emre �Tanrısal kudret, bir kadını, yani Hazret-i Meryem�i vesile yaparak İsa Peygamber şeklinde göründü. Ölüler dirilten Tanrısal kudret olduğuna göre, o kudretten başka bir şey de mevcut olmadığına göre ben de O gücün temsilcisi ve tanığıyım� demek istemişti. Aynı Yunus Emre Calinus şeklinde Galenos�tan, Bukrat şeklinde Hippokrat�dan bahsetmektedir. Bu görüşlerde olan Selçuklu Türkleri, hiçbir kompleks duymadan, hiçbir kültür şoku yaşamadan, Doğu Roma kültürünün kendilerine yararlı gördükleri her ürününü almakta ve benimsemekte bir sakınca görmemişlerdir.
Büyük İslam hekimleri olan İbn-i Sina, Razi, Abdüllatif Bağdadi de aynı şekilde davranıyor, hiçbir ayırım yapmadan eski Yunan-Latin klasiklerini adapte ediyorlar, kendi gözlem ve düşünce ürünleri olan yeni bilgilerle birleştiriyorlardı.
Türkler Anadoluya 11. yüzyılda girdikleri halde ilk Türkçe tıp yazma eserleri 13. yüzyılda görülmüştür. Bu olguyu yanlış yorumlayarak �Anadolu�ya girdikleri yıllarda askerlikten başka bir şey bilmiyorlardı. Ne öğrendilerse bu topraklarda öğrendiler� demek, ya bilgisizlik veya bilerek haksızlık yapmak demektir.
Türkler Anadolu topraklarına Selçuklular olarak girmişlerdi. Büyük Selçuklular İran�ı merkez edinmişti. İran�daki Selçuklu sarayı ise başka bir Türk devleti olan Gaznenilerden devralınmıştı. Gaznelilerin sarayına İran kültürü hakimdi. Ortadoğu�da yaratılan en güçlü gelenek ve kültürlerden biri olan ve Arap istilalarından sonra bir tek yazılı eseri kalmadığı halde, üçyüz yıl sonra yeniden dirilen zamanın İran kültürüne baskın çıkmak, kolay bir iş değildi.
Üstelik İslam dinine geçişleri 1-2 yüzyıl daha önce olan İranlılar, İslam kültür eserlerini daha önce assimile ettiklerinden daha kıdemli durumda idiler.
Selçuklular Anadolu�ya Selçuklu sarayı ve edebiyatı ile birlikte gittiler. Bu saraya İran kültürü hakim olduğundan  Anadolu topraklarında 1100�lü yılların tamamı ve 1200�lü yılların büyük kısmı Farsça egemenliği ile geçti. Halbuki daha 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig; Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk adlı çok önemli eserleri vermişlerdi. Bunlar Selçuklu Sarayı bölgesinde olmayan Türklerdi. Selçuklular, Türk dilinde ve Türk kültüründen habersiz kişiler değildi. Onları suçlamak ortaçağda milliyetçilik akımı beklemek gibi bir anakronizm örneği olur.
Anadolu Selçuklularının yazılı ürün vermede gecikmelerinin diğer bir sebebi de öncü kuvvetlerin daima asker, küçük esnaf veya mistik dervişler olmasıdır. Kristof Kolomb�un Amerika�yı keşfinden sonra yeni kıtaya nasıl yazarlar, felsefeciler bilginler koşmamışsa, Anadolu topraklarına Türklerden ilk koşanlar da Yusuf Has Hacib ve Kaşgarlı Mahmud olmamıştır. Türkiye Almanya�ya 20-30 yıldan beri işgücü gönderdiği halde ancak son 5-10 yılda Almanya�da orada yaşayan şair ve yazarlar ortaya çıkmıştır. Bunun gibi, Selçuklular da önceleri İran kültürü yerine konacak yazılı eser bulamazlarken, 13. yüzyılda bunlar ortaya çıkmaya başlamış ve 14. yüzyıl başlarken Selçuklu Devleti�nin yıkılmasıyla yerini alan küçük prenslikler (Beylikler)resmi dil olarak Türkçeyi kullanmaya başlamışlardır. Kısaca, Anadolu Türkleri Anadolu�ya sıfırdan başlamak üzere değil, Grek-Roma-İslam hekimliği ile önceden tanışık olarak gelmişlerdir. Selçuklular Devri Arap-İslam hekimliğinin ortak kitapları ile geçtikten sonra, Beylikler devrinde ilk olarak Türk dilinde tıp yazma eserleri görülmeye başlar. Sinoplu Mukbilzade Mümin, bu devir yazarlarındandır. Benim onu ilk anmamın sebebi hekimin hem çok kitap okumasını hem de hastanelerde çok düşünmesini tavsiye eden meşhur aforizmasıdır. Tıp öğrencisi iken gördüğüm bu aforizmadan çok etkilenmiş ve bu vecizenin bir dergide yer almasını çok arzu ederek Literatür dergisinin her sayısında yayınlanmasını yayıncıdan rica etmiştim. Halen adı geçen dergide bu aforizma yer almaktadır. (Hekim gerek hem çok kitap okuya, hem de hastanede çok düşüne. Sinoplu Mukbilzade Mümin, XIV-XV. yüzyıl.)
Selçuklular devrinden başlayarak 18. yüzyıl ikinci yarısına kadar süren altı yüzyılda Türk hekimliği Arap-İslam hekimliği çizgisinde yürümüştür. Bu hekimlik okulu 16. yüzyıla kadar Batı hekimliğinden farksız bir görünümdedir. Batılıların da İslam hekimlerinin de bilgileri aynı kaynaktan, Hippokrates ve Galenos�tan gelmektedir. İbn-i Sina ve Razi, Avrupalılar için de önemli isimlerdir. Kaynaklar ortak, hekimlikteki uygulama biçimleri de ortaktır. Osmanlı hekimlerinin eleştirilecek bir yönü, ana kaynaklara inmekten çok, kısaltılmış ders notları şeklindeki kitaplarla yetinmeleridir. Mesela İbn-i Sina�nın �Kanun� adlı eserinin Türkçeye çevrilmesi için bu kitabın çağının geçmiş olduğu 18. yüzyıl beklenmiştir. Osmanlı hekimliğinin olumlu bir yönü, bir iki istisna dışında hekimliğin İbn-iSina çizgisinden sapmaması yani, ilaç verme ve tedavi etme usulleri arasına �efsunculuk, şifacılık, dua� gibi usullerin katılmamasıdır. Uzun süren Osmanlı yüzyıllarında hekim, hekim olarak, büyücü, büyücü olarak kalmış, her iki tarz şifa vermeyi kendisinde birleştiren bir hekim tipi çok az görülmüş, hatta görülmemiştir.
Ancak hekimlerden ümit kesildiği zaman bir hasta için şifacı çağrılmış, mali durumu müsait olan kişiler, büyücülere değil hekimlere başvurmayı tercih etmişlerdir. Osmanlılar ruh hastalıklarının tedavisine de özel bir önem vermişler ve bu hastaları cin çarpmış saymayarak Darüşşifa adı verilen hastanelerde ve ilaçlarla, hatta sınırlı bir zamanda ve yerde müzikle tedavi etmişlerdir. Sınırlı bir zaman ve yer diyoruz, çünkü 15. asırda Edirne�de uygulanan müzik tedavisi dışında müzik tedavisi uygulandığını gösteren başka bir bilgi yoktur. Müzik tedavisi ile tedavi sınırları bir zaman için uygulansa da bir konu kesindir. O da ruh hastalıklarının şuruplar ve şerbetlerle tedavi edilmesi ve tabiplerin bu hastalıkları açıklarken kesinlikle cinlerden bahsetmeyip organizmadaki dört humor teorisi ile izah etmeleridir. Eski Yunan hekimleriyle aynı terimler kullanılmış, mesela melancholia karşılığı, bu kelimenin arapçalaştırılmış şekli olarak malihulya denmiştir.
Osmanlı tıbbının olumlu bir yönü, Batı tıbbi ile tamamen ilişkileri kesmemiş olarak, geç de olsa mesela Hanley teorisini veya tedavideki yeni yöntemleri İstanbul�daki Hıristiyan hekimlerden sorup öğrenerek yazmalarıdır. 18. yüzyılda Suphizade Abdülaziz, Hollandalı hekim Boerhaave�nin aforizmalarını Türkçeye çevirmiştir. Yine Suphizade Abdülaziz, Harvey�in sirkülasyon buluşunu Türklere tanıtan hekim olmuştur. 18. yüzyılın ikinci yarısı, kendi kendini yetiştiren ve kendi iradeleriyle Avrupa eserlerini inceleyen hekimlerin devridir. Suphizade Abdülaziz�den sonra bu hekim tipine en iyi örnek, ?anizade Ataullah�tır. ?anizade 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başının en önemli bilim adamlarından biridir. Kendi gayretleriyle öğrendiği Fransızca bilgisi yardımı ile ve devletin teşviki olmadan, Türkiye�ye bir Anatomi Atlası kazandırmıştır. ?anizade�nin değeri bilinmeyecek ve bir süre için unutulacaktır. Onun ölümünden kısa bir süre sonra 1827 yılında çağın tıp bilginlerini veren bir Tıp okulu açılacak, 1839 yılında bu okulun öğretim dili Fransızca olacaktır. 1870 yılına kadar süren Fransızca öğretim, bu tarihte yerini Türkçeye terk edecek ve yine aynı yıllarda Askeri Tıp Okulu olan birinci okul yanında bir de Sivil Tıp Okulu açılacaktır.
1908�den sonra her iki okul birleştirilerek adı Tıp Fakültesi olacak, 1933 yılında Hitler Almanya�sından Türkiye�ye sığınan Alman bilim adamlarının gelmesiyle �Üniversite Reformu�yapılacak, 1946�da Ankara Tıp Fakültesi açılacaktır. Bundan sonraki devre, yaşadığımız devirdir.
Cumhuriyet devri Türk tıbbını 1) 1909�dan başlayarak 1933�e kadar süren Darülfünun devresi,     2) 1933-1946 arası, 3) Yeni Tıp        Fakülteleri devresi (1946-1981),            4) 1981�den günümüze kadar zaman bölümü olmak üzere 4 bölümde incelemek mümkündür. 1908�de İkinci Meşrutiyetten sonra Askeri Tıp Mektebi ile Mülki Tıp Mektebi birleştirilerek Haydarpaşa�da Darülfünun Tıp Fakültesi kurulmuştu. Bu fakültenin hocalarının büyük çoğunluğu Cumhuriyet devrinin ilk ünlü hocaları oldular. Bazıları da adı değiştirilmeden Ankara�ya taşınan Gülhane Askeri Tıp Akademisi�nde askeri hekimlere uzmanlık eğitimi veren asker profesörler idi.
Osmanlı Devletinin son, Cumhuriyet devrinin ilk ünlü hocaları arasında Prof. Dr. Tevfik Sağlam, Prof. Dr. Hamdi Suat, Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman, Prof. Dr. Kemal Cenab Berksoy, Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Prof. Dr. Nurettin Ali Berkol, Dr. Necmettin Rıfat Yarar (daha sonra Prof.), Dr. Muzaffer ?evki Yener (daha sonra Prof.)ve daha birçok hekim sayılabilir. ?üphesiz ki bir ülkenin tıp tarihi, tıp eğitim tarihi demek değildir. Cumhuriyet devri tıp tarihi, hastalıklarla savaşımların tarihi ve hastanelerin tarihi ile birlikte incelenir.
1914-1918 arasında süren Birinci Dünya Savaşı�nın sebep olduğu yıkım, göç ve yoksulluk dalgası tifüs gibi salgınları getirmiş ve esasen epidemi durumunda olan tüberküloz ve sıtma hastalıklarının da alıp yürümesine yol açmıştı. 1922 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi Mecmuasında Dr. Necmettin Rıfat (Yarar)�Karadeniz kıyılarında bir cevelan ve acıklı dertlerimiz�başlıklı yazısıyla memleketi kasıp kavuran tüberküloz ve sifilis belasını anlatmıştır.
Yeni kurulan Cumhuriyet hükümetleri ilk 20 yıl tüberküloz, sıtma ve sifilis savaşımına giriştiler. İlk ikisinde oldukça önemli başarılar elde edildi. Tüberküloz savaşımında Prof. Dr. Tevfik Salim (Sağlam)ve Dr. Tevfik İsmail�i anmalıyız.
1921�de İnebolu üzerinden Anadolu�ya geçen Dr. Tevfik Salim, Ankara Hastahanelerinde İç Hastalıkları ?efi olarak çalışmış, 1923�de Gülhane Başhekimliğine tanmıştır.
1927 yılında İstanbul�da kurulan Verem Mücadelesi Cemiyetini başarılı bir Verem Savaş Derneği durumuna getiren, Prof. Dr. Tevfik Sağlam ve Dr. Tevfik İsmail Gökçe�dir.
1933 yılı, Cumhuriyet devri Türk tıbbının ikinci devresidir. Hitler Almanya�sının baskısı sebebiyle Türkiye�ye gelen Alman profesörlerine Tıp Fakültesi yeniden kurdurulmuş ve bu yeniden yapılanmaya Üniversite Reformu adı verilmişti. Prof. Dr. E. Frank, Prof. Dr. Oberndorfer, Prof. Dr. Schwartz, Prof. Dr. Nissen gibi kişilikler Tıp Fakültesine disiplin ve yeni bir ruh getirerek çok yararlı olmuşlardır.
1946�da yeni bir devre başladığını kabul etmemizin sebebi Ankara Tıp Fakültesi�nin kuruluşudur. Böylece 1827 İstanbul�da kurulan Tıp mektebinden yaklaşık 120 yıl sonra ikinci bir Tıp Fakültesi kurulmuş oluyordu. Kurucuları arasında Prof. (General)Dr. Abdülkadir Noyan bulunan Ankara Tıp Fakültesi�ni Ege (İzmir)Tıp Fakültesi ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fakülteleri izleyecektir. 1946 yılında başlayan üçüncü devreye �Yeni Tıp Fakülteleri devresi�adını veriyoruz. Bu üçüncü devrede henüz Cumhuriyetin ilk simaları hayattadır. Kuruluş yıllarında Fransız, 1914�den 1946�ya kadar Alman etkisinde olan Türk tıbbı, 1946�dan sonra daha çok Amerika�dan etkilenecektir. Üçüncü devrede, bütün devrelerden izler bulmak mümkündür. Tüberküloz, sıtma ve sifilis savaşımı öncüleri 1970�li yıllara kadar yaşamışlar ve 1970�li yıllarda hayata veda etmişlerdir.
1960�lı yıllarda sosyalizasyon hamleleri yapılmıştır. Sağlık Merkezleri ve Sağlık Ocaklarının sayılarının artması, doğum kontrolü çalışmaları üçüncü devrenin başlıca özellikleridir.
1980�li yıllarda başlayan dördüncü devrede, üçüncü devrenin olumlu yönleri devam ettirilmiştir. Ayrıca tıp fakülteleri Anadolu�nun çeşitli illerine çağdaş tıbbı taşımışlardır. Toplumsal olayların �eleştirilemez� olmadığını yukarıda söylemiştik. Dördüncü devrenin olumsuzlukları da şöyle sıralanabilir.
a- Devletin halka yardım edici �baba� görünümü biraz değişmiş, parasız kişiye yardım edilmesi zorlaşmıştır.
b- Tıp fakültelerinin sayısı arttırılsa bile, mezun sayısı sınırlanarak tıpta kalitesiz eğitim ve ahlak dışı rekabet sakıncaları ortadan kaldırılabilirdi. Bu yapılmamıştır.
c- İlk üç devrede �kontrol edici�görünümde olan devletin otoritesi zayıflamış ve doktor olmayan sermayedarların kurduğu polikliniklere, üfürükçülere, müneccimlere muvakkitlere fazla müsamaha edilmiştir.



Hekimlik, hekim, mizah, anneler, çocuklar ve yaşam....
ya da yirmibirinci yüzyıl!

Dr. Çağatay GÜLER
Prof., Hacettepe Tıp F., Halk Sağlığı Anabilim Dalı

Mizah bir sığınak, kara mizah ise karabasanlar için. Kişi önce kendisinden başlamışsa, amacı aşağılamak değil, bir farklı söylemekse söylenmesi gerekeni, korkmamak gerek... Hafife de almamalı... Bu nedenle �mizah ciddi iştir�. Düşünün gençliğinin en güzel günlerini sağlık ocağında geçirmiş bir ağabey kuşağı sağlık ocaklarına gittiğinde ölüyorsa...
ne yapacaktır?

ARTIK GİTMEK ÖLÜM

sağlık ocaklarına götürmeyin artık
ben sağlık ocaklarında
ölüyorum

sağlık ocakları çökmüş uçmuş
yok olmuş
sağlık ocakları vurulmuş yaralanmış
sağlık ocakları unutulmuş
unutulmuş
unutulmuş

sağlık ocakları yok
doktorların umudu
düşleri yok
salt korkuları var
doktorlar yalnız

gençler ocaklarda yalnız
düşler ocaklarda yalnız

çocuklar ocaklarda yalnız
analar ocaklarda yalnız

Sonra herşey geriye gitmiş,
ilkeler kalmamış, duvarlar umutsuzlukla sıvanmış, birer
reçete tüketim merkezi haline gelmiş ocaklarda neyi görür gözleri, gençliğini sağlık ocaklarına adamış bir ağabey kuşağının?

işte bu sağlık ocağı
sıvası dökülmüş duvarı uçmuş
neyse ki baykuş kalmadı
yıkıntıda ötecek
hepsi yükseklerde oturur
kargalar kavak ağaçlarında
camdan içeri bakın
bir ocak hekimi
kitaplara gömülmüş
gündüz düşüne dalmış
düşlerinde büyük kentler...

Umut nerededir? Ankara�da mı?
Ankara hep büyük sözler
söylemek istiyorsa,
Ankara o �her bahtı kara�nın
�yardım umduğu� Ankara...
Çekmişse elini ayağını uzaklardaki sağlık ocaklarından...

sonunda hekimlerin görev analizi
yapıldı

meğer doktormuşlar
hastaların boğazlarını burunlarını
kulaklarını
serçe parmaklarını ve baş parmaklarını
ve de ayak parmaklarını
muayene edebilirlermiş

ölme pratisyenim
tus çıkmazının görevsizliğinde
görev analizin yapılmakta
Ankara�da

görevini analiz ettiğimin aklı evvelleri
görevimi analiz ettiler
sonunda
Ankara�da

aman ne mutlu olduk
ne sevindik
işler nasıl düzeldi bir bilseniz

kaymakam bile gülümsedi
dün sabah
muhtar bile

Ocaklara gittiğinizde
tezek üstüne konuşursunuz...
tezek dumanında
ciğer TUSlaması...
tezek üstü yürek TUSlaması...

PRATİSYEN VE TEZEK MASALI

pratisyenin biri köye gider
kömür neyim yoktur
odun hak getire

pratisyen köylüden tezek ister
köylü tezek satmaz
pratisyen bir iki rica eder
yalvarır
işi düşen biri iki kez
tezek getirir ona

pratisyen hiç tezek görmemiştir.
merkez kömür parasını iç etmiştir
merkez neresidir pratisyen bilmez

pratisyen tezeği alır
evirir çevirir
köyde tezek çoktur
sonunda anlar
tezek dediğin boktur

tezeği yakar
üfler üfler
soba sağırdır
tınmaz bile

pratisyen yanan tezeği eline alır
tezek elini yakmaz
ben erdim mi diye düşünür
ermişimdir ermişimdir der
kendini ateşe atar
yanar biter kül olur
vay benim köse sakalımdır
uy benim köse sakalımdır

pratisyen köprüden geçer
ayıya dayı der
ayı dayılanır
indirir yumruğu gözünün üstüne
bunun üzerine
mor gözlü pratisyen olur

Gençliğini sağlık ocaklarına adamış
bir ağabey kuşağının da
yanıtını alamadığı sorular vardır. İçini parçalayan, ağlatan,
güldüren soruları...
Bilen yanıt vermeli değil mi?

sen ülkemin hekimi neredeysen
muayenehane ev hastane
kıskacında
damı uçmuş bir sağlık ocağında
küçük mü küçük hesaplar peşinde
ya da büyük umutlar
içki şişesinin başında
ya da kitap yaprakları arasında
arıyor arıyor da olsan yitirdiklerini

belki hastadır annen baban ya da kardeşin
belki bunalmış bunalmış bunalmışsındır
çocuğun yalnızdır evinde anlayamamaktadır
neden salıncakta sallanmadığınızı birlikte
kaymakam jandarma komutanı
ava gidiyorsunuzdur belki
belki tekne kiralayıp balığa

belki küçük dedikoduları
küçük beldelerin
büyük büyük yaralamıştır yaralamıştır sizleri
göz altlarınızın kırışıklıkları
artmış artmış artmıştır
belki hakkında daha iftira manşeti
atılmadıysa hiç yerel gazetelerde
eli kulağındadır eli kulağındadır

ben kilo işi kağıt toplayıp
satıp üçüncü hamur kağıtlar
kuşe muşe değil
dostluk dizeleri dizeleri göndereceğim size

kalk bir dosta mektup yaz
bir parça kağıda gazetenin köşesine
merhaba yaz at postaya
adres bilmiyorsan falan hastane de filan sağlık ocağı
bir doktor senden büyük
senden küçük
açsın merak edip okusun
merhaba duysun mektuptan
yüreği gülsün
gün gülümsesin herkese gökyüzüne buluta kuşa böceğe
akşama güçlü gitsin evine
ezik olmadan
bir baba gibi anne gibi
bir doktor gibi
çocuklarının ve eşinin elinden tutsun
pencerenin önüne gitsinler
pencerenin pencerenin

bir düş görsünler
aydınlık aydınlık aydınlık
düşleri ülkenin tüm çocuklarını
sarıp sarmalasın
sonra komşu ülkelerin çocukları
sonra komşu kıtaların
sonra gezegenlerin

bir düş görsünler
korkan çocuklar üstüne
çocuklar
anne... anne... sayıklayan uykusunda
senin elin yüreğin ulaşsın onlara
dünyanın bütün çocuklarına
yüreğinde yer olsun
yer olsun

boş ver bir halı bir avize
bir araba markası
biri gelir biri gider
kristal kırılır tuz buz olur
yaşayan her çocuk büyür
oynar cıvıl cıvıl
ölmeyen her insan
dedikodu medikodu yapar
dırdır mırdır eder
ağlar mağlar yok yere kimi zaman
ama bir çiçek eker
bir kediyi okşar
birini mutlu eder
mutlu olur biriyle

sever belki birini umutlanır umut verir okur
bir köşe yazarı
gazete falını
Barbara Cartland�ı
bir fotoromanı neyim
kim bilir belki
Emil Zola�yı
Adalet Ağaoğlu�nu...

okuyan sonunda her çiçeği görür
her yağmur damlasını kutsar
her buluta şaşar
her rengi sever

hadi çocuklar
hadi bir mektup
hadi bir düş
mavi bir düş
açık mavi
ak bir alın
temiz eller

açın yüreğinizi birilerine
pencereniz bir komşunun penceresine baksın
perdeleri açın o da açsın
sabah güneş yeni doğmuş olsun
görün onu o da görsün
günaydın deyin ona
o da desin

merhaba diyin dünyaya
o da desin

onun yanındaki sokağındakiler
kentimizdeki herkes
tüm insanları ülkemizin
bütün dünya merhaba desin
her dilden
gezegen gezegen yankılansın
evren yankılansın
güneşin her ışığı
her çiçeğe
her çiçek her böceğe
dağlar dağlara
ağaçlar ağaçlara
kuşlar kuşlara
merhaba desin

mezarlıklar merhaba yankılanır
kemikler bile duyar ölüler bile duyar
bin yıllık onbin yıllık ölüler bile
bağışlasın düşman düşmanı
baba oğulu
dede torunu

çocuklar bir çağla koparsın canım
herkes bir çiçek koklasın
çiçeği yaşasın
herkes herkese günaydın desin
günaydın merhaba yaşasın

her yıl bir gün
söz gelimi sizin çocuğunuzun eşinizin
doğum günü günaydın günü olsun
müslüman budiste budist hıristiyana
günaydın günaydın desin
ne olur senede bir gün
kimse kimsenin
ölümünü istemesin
lanet okumasın kimse kimseye
senede bir gün
ölümü dilemesin kimse kimseye

hadi kalkın
ilk merhaba bizden
ilk günaydın benden
çoğaltalım bu günaydını
çoğaltalım birlikteliği
el ele olmayı

hadi günaydın günaydın günaydın

Ama göz varsa görüyor...
kulak varsa duyuyor...
dokunursanız anlıyorsunuz...
düşünürseniz iyi de büyüyor
kötü de...

gökyüzü bile kirlendi
denizler bile

ne çok su gerek
temizlenmeye
ne çok su!

hiçbir çocuğa
yalan söylemedim
her çocuğa
inandım!
bilmem kaç yaşınızdasınızdır
yaşlı bir çocuk
yeni doğmuş
bir ihtiyar

bir gün yıkamak mümkün mü ki
suyu
kirlenen kirlenen kirlenen

Ama onlar... o çocuklar...
ah o çocuklar...
Biz hekimler için ölüm her zaman, her koşulda,
herkes için zamansızdır...
Ama bir çocuk için? Yahu bu haksızlık en azından...

beyazı bile kirletmeyecek
kadar çocuktular
ulaşamadınız onlara
öldüler

gökmavisi kadar
kuş kadar çocuktular
ulaşamadınız onlara
öldüler

deniz kadar çiçek kadar
düş kadar çocuktular
ulaşamadınız onlara
öldüler

Sonra, sonrası, daha sonrası?
Neyi nasıl anlatmalıyız, kimlere, niçin,
neden anlatmak zorundayız,
bu sorular neden çok sorulmak zorunda,
neden hiç sorulmuyor,
peki şu çağrıya ne dersiniz?
Yeni yüzyılda da geçerli mi olacak bu çağrı...
hekim anısı demek
hekim-hasta ilişkilerindeki
hastanın bilgisizliğine dayanan gülünç olaylar mıdır sadece?
Anılarını yazan herkes
kendisinin nasıl iyi olduğunu,
aslında başka hekimlerin
sadece çıkarını düşünen
namussuzlardan mı ibaret olduğunu söyleyecek sadece?
eğer öyle ise aşağıdaki çağrı
hep geçerli olacak...
yüz yıllarca geçerli olacak.....

SAKIN HA!

Ülkemizin bütün hekimleri:
Sakın bir araya gelmeyin! Sakın el ele vermeyin!
Ne eğitimde, ne araştırmada, ne de haklarınızı ararken el ele vermeyin,
işbirliği yapmayın!
Bir meslektaşınıza iftira, çamur atılınca oh olsun diyin!
Vardır bir haltı, ateş olmayan yerde duman tütmez
canım neden benim için söylemiyorlar da ona söylüyorlar! deyin!...
Sıra size geldiğinde de onlar sizin için desinler!...
Ülkemizin bütün hekimleri:
Sosyal ve ekonomik dayanışma içine girmeyin.
Teker teker çaresizlik içinde bocalayın, kıvranın...
Genç bir meslektaşınız aşılama için, hasta muayenesi için,
salgın nedeniyle göreve gittiğinde, kazaya uğrayarak ölecek olsa
ne cenazesi için, ne de ailesine ayıracak hiç zamanınız olmasın.
En fazla gömün ve kaçın sorumluluktan!... İyi biliriz diyin ve kaçın!..
Her koyun kendi bacağından asılır nasıl olsa!
Geride kalan ailesinin hiç bir derdine derman olmayın!...
Herkes odasında birbirine kızsın!...
Kiminiz hastanede ocak hekimlerine!...
kimimiz ocakta hastane uzmanlarına!...
Hekimlere karşı tabularınız olsun: anlayış gibi!...
değerbilirlik, vefa gibi!... Boş verin bu çağdışı duygulara!
On dört martlar dayanışma bayramı olmasın!... işbirliği, dayanışma,
barışma bayramları!...
Gruplar, klikler, kümelenip birer masanın çevresine!...
Herkes birbirinin ne kadar kötü doktor olduğunun dedikodusunu yapsın!...
Çok meşhurdur... Bernard Shaw�a sorarlar:
-Tedaviniz nasıl gidiyor?
-Bıraktım o şarlatan herifi, ciğeri beş para etmezin biri,
dini imanı para, üstelik yazdığı reçeteler de saçma sapan!...
-Ama üstat!... tanınmış ve saygın bir hekim hakkında böyle konuşulur mu?
-Bunlar benim sözlerim değil ki, yeni hekimimin onun hakkında söyledikleri!...

El alemin bunalımlarının romanını okumak için milyonları bastırın!...
Emekli bir hocanızın anılarına bir kaç yüz bin lirayı çok görün!...
Altmış yıl hekimlik yapmış olan birisinin anılarının size söyleyeceği
hiç bir şey olamaz mı?
Altmış yıllık hekimliğinizden sonra bir şeyler söylemek istediğinizde
tüm meslektaşlarınız burun kıvırsalar, ne düşüneceksiniz?...
Farz edin ki para kazanmak için yaptı!...
Size yüz bin liraya kitap satarak kazanacağı paranın
tamamı kazanç olsa ne geçecektir eline sanırsınız!...
Anı yayınlama isteği bir barışma dileği, bir feryat, bir bağışlayın beni
dir belki!
Aman cevap vermeyin!...
Tıkayın kulaklarınızı!...
Gözünüzü yumun!...
Okumayın meslektaşlarınızın yazdıklarını!... okumayın!...
Kendi yazdıklarınızın veya yazacaklarınızın da okunmamasını garantileyin!...
Bayramlar, kutlamalar hekimler için değildir.
Aklınıza gelen bir kaçına mekanik, soğuk kartlar gönderin.
bayramınızı / yeni yılınızı / doğum gününüzü vb diye!...
Onlar da cevap yazsınlar size ben de senin!...
bayramınızı / yeni yılınızı / doğum gününüzü!...
Bir hekimin hastalandığında ilacını alamadığına vatandaşın
ve bazı hekimlerin inanmadığını biliyor musunuz?
Hastalandığında en yalnız adamın hekim olduğunu biliyor musunuz?...
Hekimin bir üst sevk merkezinde kendi meslektaşları tarafından
ne durumlara sokulduğunu, ne kadar aşağılandığını biliyor musunuz?...
Dilerim!... Meslektaşlarına o muameleyi reva gören hekimler!...
Başka meslektaşlarının benzeri muamelesiyle karşılaşmazlar!...
Böyle bir duruma düşmezler!...
Hastalandığında bir hekimin güçlük çekebileceğine hiç bir vatandaşın
inanmadığını biliyor musunuz?!... artık siz de inanmayın!

Ülkemizin bütün hekimleri:
Siz hiç yanında olmayan meslektaşlarınızın kötü günlerinde!...
Ancak öldüklerinde, ancak ölmeleri koşuluyla içinizden utanın
yaptığınız haksızlıklara!...
Ertesi gün bir başka meslektaşınıza yapın aynı haksızlıkları!...
Hekim bakan olun!...en çok hekimleri ezin!... hekim genel müdür
olun!... hekimleri itin!...
Reklamın en kabasını, en çirkinini diğer meslektaşlarınızı
aşağılayarak yapın!...
Utanmayın, utanmayın!... jet bakan neyim olun!... hastane baskınları yapan!...
sahipsiz, size karşı ağzını açamayacak bir kaç çocuğu basın mensupları
önünde azarlamayı bakanlık sanın!...
Peşine basın mensuplarını takmayan hiç bir sağlık bakanı hastaneye
uğramayacak mı tarihimizde?
Hekimlik adeta bir pazar kavgasına dönsün!...
Bir siz iyi olun!...
Bütün meslektaşlarınız kasap sahtekar çıkarcı olsun gözünüzde!...
Meslektaşlarınızın değerini hiç bilmeyin!...
Siz bilmeyin ki başkaları hiç ama hiç bilmesinler!...
Kimseye ışık yakmayın!...
Kimseye kapı açmayın!...
Dama çıkın merdiveni çekin!...

DESTAN A?IT

o hekimler ne büyük bedel ödediler
yoksa bebekler tek tek ölecektiler

küskün, yorgun bitkin ve açtılar
uçurumlar geçtiler dağlar aştılar

toz toprak içinde ayakkabıları kirli
sınavlara girdiler sonucu belli

o hekimler mahkum oldular üç buçuk test sorusuna
beş seçeneğe sığdırdılar yalnızlığı, umarsızlığı

Ülkemizin bütün hekimleri:
İnsani hiç bir değeri meslektaşlarınız için geçerli saymayın!
Onları hiçbir şeye layık görmeyin! Aynı partiden olmadıkları için sövün!...
Aynı okuldan mezun olmadıkları için dövün!
Aynı kentten olmadıkları için horlayın!...
Yalnız kalmak, yalnız bırakmak için her şeyi yapın!...
Yalnız bırakın...yalnız kalın!...
Ülkemizin bütün hekimleri:
Kendinizi kurtarın siz!...
Kendinizi kurtarın!...
Kendinizi kurtarın

Biraz da tarih olsun istediler yazımın içinde....
O zaman bu bağlamda biraz da tarih yazalım....
Tarih herşeyi yazmaz... o zaman biz yazarız...

TARİH YAZMAZ HER?EYİ BEN YAZARIM!

ilk gecekondu ne zaman yapıldı
tarih yazmaz
bu toprak damlar hep vardı
hep vardı bu tandır
bu tandır bu tandır ekmeği
ilk ne zaman pişti tarih yazmaz

BAKAR SEVİNİRSİNİZ...
BAKARSINIZ ÇOCUKTURLAR!

�miskin adem oğulları
ekinlere benzer gider
kimi biter kimi yiter
yere tohum saçmış gibi�

Farklı dilden dua ettiler
kanını içmeden birbirinin

değişik türküler söylediler
kafalarını kesmeden birbirinin

baktım
çocuktular

aynı mutluluğu paylaştılar
canlarını almadan birbirinin

TARİH NE KADAR UMUT?

bırak git artık herşeyi
düş mü düş mü kaldı

bırak git herşeyi
al yorgunluğunu

bırak git herşeyi
artık yeniksen
al yorgunluğunu
bitik umutlarını
bırak git

kimi zaman akşam olur
bir ses bir ses duymak
istersiniz karanlıkta

çocuklar korkudan yaşlanmış

çocuklar
yaşlanmış
korkudan

bir düş
korkudan kara
bir düş
karabasan

ASLINDA ÇOCUKTUR UMUT

düşünüzde çiçek açsın çocuklar
gök mavi mavi masmavi

yüreğiniz kanat açsın çocuklar
düş mavi mavi masmavi

bir gün ölümün sizi
yokedemeyeceği noktaya
ulaşırsınız
bilirsiniz çiçekler yeniden
açacaktır
güneş yeniden doğacaktır
gök kubbenin altında
söylenen her söz
yeniden söylenmeye
başlanacaktır
kırık dökük yarım yamalak
başlanacaktır
sonra en iyi
en iyi en iyi
sonsuz iyi

teknoloji emeklemeden yürümeyi
çocuk olmadan büyümeyi
kimbilir
yaşamadan
ölmeyi gerektirir

ağaçlar kimin diktiği bilinmeyen
dedemizin dedenizin diktiği ağaçlar
kimin yaşayacağı bilinmeyen meyvalar
tadını çeşnisini kimin
yaşayacağı bilinmeyen
meyveler

artık bulutlar kirli
yağmur kirli

bir çocuk düşleri kalacak
kirletemezsek
zaman yitirmeyin
zaman yitirmeyin
temiz kalacak birşeyler
kirletemezsek

Ya yaşam... ya yaşamın tarihi... sıradan insanın, onun, bunun,
kısaca tüm insanların yaşamı?
Ve sağlık, o sağlık, sağlık denen
o ünlü slogan bedensel, ruhsal ve
sosyal bakımlardan tam bir iyilik hali....

YA?AM

yaşam bir infaz
bir hükmün yerine getirilmesi
kurallarını kendi koyan
bir yargıcılar kurulu
ölçülerinizi belirler
uyar ya da uymazsınız
sorular sorar
bilir ya da bilmezsiniz
vesikalık fotoğrafınız
önceden çekilir
benzer ya da benzemezsiniz
yaşam bir infaz
infaz mangası hep aynı
sümerlerden beri
romalılardan beri
infaz mangası hep aynı
karar hiç değişmedi ki
karar hiç değişmedi ki
hiç savunma hakkı verilmedi
hiç savunma hakkı verilmedi

yaşam bir infaz
aslında her yudumu kutsaldır
içilmez her yudum tek kadehte
çok acı gelir sarhoşluğu çok yalnız gelir
aslında her renk ayrı bir sofradır
ayrı bir dostluk
içilmez bir kadehte
çok bir düş
çok bir umut
çok bir umut götürür

Peki o zaman niçin yazmalı şiirleri?
Şiiri olan ne kaldı? ?iiri olmayan ne var?

YAZMAK... YAZMAMAK!

yazdığınız şiirleri
okusun diye
yazarsınız birileri

herkes okur
okumasını istediklerinizin dışında

yazdığınız şiirleri
anlasın diye
yazarsınız birileri

herkes anlar
anlasın istediklerinizin dışında

Peki eski ocak hekimi ağabeylerin
suçu ne?
Bu hüküm neyin bedeli? Neden hep pahalı ödediler karşılığını?

SUÇUN ADINI KOYMAK!

ileri yaşlara biraz
çocukluk saklamışsınızdır
kocaman adamsınızdır
biraz oyuncak atınızı
biraz bebeğinizi
biraz kurşun askerinizi
saklayıp
taşımışsınızdır ileri yaşlara

çocukluğunuzdan
birşeyler saklamak
otuzlu kırklı ellili yaşlara
suçtur

olması gerekene
aykırıdır
kurallara ilkelere
aykırıdır
aykırıdır öğretilere
ödersiniz bedelini
çok ağır
Tarih belki de ilklerin yığınıdır nedeni, sonucuyla!
O zaman herşey ilk... ya da hiç ilk olmadı!

İLKLER

ilk şarabı yaptığınız
toprak çanak çömlek
kaçıncı yüzyıldan kalmış
kim bilir
arkeologlar bulduğunda

bir müze vitrininde
çok bir tarihi eser olacak
ilk şarabı
kim tattı
bilinmeyecek
ilk şarap
sergilenmeyecek hiç

ilk sarhoşluk
sığmaz ki müzelere

Peki gelecek... geleceğin tarihi?
Hangi gelecek.... geleceğin tarihini yazacak olanlar
nereden yola çıkacaklar?
Bence kentlerden yola çıksınlar, kentlerden yola çıkmalılar!

KENTLER KENTLER

artık büyük kentlerimiz var
metro da olacak
sokağa çıkılmayan saatler
yalnız dolaşılamayacak sokaklar olacak

Allahım
ne çok psikiyatrist gerek
ne çok psikiyatrist

Geleceğin tarihini ancak
anneler yazar....
kimbilir geçmişin tarihini de onlar yazmıştır belki!

ANNELER

o anneler ki çok sevdiler
bizi, saçlarının karasını
verdiler bize, ağarttılar

çocukken gördüler sizi
sevdiler, eyvah gördüler
emekli olduğumuzu gördüler

o anneler ki hiç gün görmediler
çok sevdiler anneliklerini
bu yüzden az güldüler

o anneler ki hiç yaşamadılar
hiç olmadılar kendileri
hep bağırdılar hiç konuşmadılar

o anneler ki hep kadındılar
bulaşık çamaşır ve gözyaşı
ama hep gurbet hep gurbet
hep gurbettiler

Bakın mizah diye başladık....
nerelere gittik.. belki de karamizahın evrimi bu...

BİR GÜN SON İKİ SINAV

çocuklar gülmeye
yaşamaya başlayın ne olur.

bir gün son iki sınav
hazırlıksız yakalar sizi
yaşlılık ve yalnızlık
son iki sınav
insan yaşamında
iyinin kötünün
siyahın beyazın
ama insanın yaşamında

uygarlık takma dişler ekler
bastonunuzun tık tıklarına
kalabalığın ortasındaki ıssız adanızda
yaşlı ve yalnız
romatizmalarınızla
albümlerinizin olması
resimlerin siyah beyaz
ya da renkli
iyi ya da kötü
son iki sınav
yaşlılık ve yalnızlık

çocuklar gülmeye
yaşamaya başlayın ne olur.

Ne olur be çocuklar... ne olur,
gülmeye ve yaşamaya başlayın...
güldürmeye ve yaşatmaya...
Belki de daha sonraki yüzyılı göremeyiz!

olması olması,
yirmiikinci yüzyılı olması
yaşamaya başlayın.... güldürmeye,
yirmiikinci yüzyılı göremeyiz.



Prof. dr. gencay gürsoy ile söyleşi: üçüncü binyılı böyle tamamlayamazlar
Söyleşi:Dr. Mustafa SÜTLAŞ

Halen İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı olan Prof. Dr. Gencay Gürsoy, 1970�lerde Üniversite ve Yüksekokul Asistanları Sendikası (ÜNAS) ve Derneği�nin (TÜMAS) kuruluşunda yer almış ve İstanbul ?ube Başkanlıklarını yapmıştı. 1983�te 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası�na dayanılarak üniversiteden uzaklaştırılanGürsoy, 1990 yılında Danıştay kararıyla görevine geri dönmüştü.  Prof. Gürsoy�un bilimsel ve politik konularda çok sayıda çalışma ve makalesi bulunmaktadır.

Milenyum ne anlama geliyor diye araştırdım. En sık kullanılan anlamı �binyıl� olarak tanımlanıyor. Ancak bir başka anlamı daha var: �Mutluluk çağı� deniliyor. Gelecek bin yılın bir mutluluk çağı olacağı yaygın iletişim araçları da kullanılarak tüm toplumlara empoze ediliyor. Yeni dünya düzeninin vermek istediği ideolojiye denk düşen birşey. Bu �millennium� sözcüğü dikkat edilirse her fırsatta kullanılıyor. Belli ki insanların bilinçaltı bu kavramla işleniyor. Siz üçüncü binyılı bir �mutluluk çağı� olarak niteleyebiliyor musunuz?
Çok �evet� demek isterdim ama, pek öyle değil. Bu üçüncü bin yılı böyle tamamlayamazlar ama en azından bugüne bakınca pek olumlu bir dünya profili gözönüne gelmiyor. Gerçi bu sırada �global mutluluk rüyalarını� bozan Seattle gösterileri insanın yüreğine biraz su serpiyor ama daha solun derlenip toparlanması, dünyanın geleceğine kaderine hakim olabilmesi için çok zaman var. ?imdi tasarım üzerinde bile bunun gerçekliğini sezecek ipuçlarını yakalamak zor.
Peki tıp açısından?
Tıp açısından yanıtlarsak, çok maceralı bir geçiş dönemi yaşıyoruz gibi geliyor. Bence bugün tıp öyle bir dönemde ki, teknolojinin verdiği olanakları sonuna kadar kullanabilecek ve sağlığın ya da daha geniş anlamıyla biyolojik dünyanın sırlarını çözüp sorunlarını bunun üzerine oturtabilecek bir rasyonelliğe kavuşmuş durumda değil. Bu bir negatif nokta, ama bir taraftan da geleneksel tıbbın hasta-hekim ilişkisinin yumuşak çerçevesine sığacak durumda. Dolayısıyla iki cami arasında kalmış şu sıralarda. Günün birinde tabii, bugün dünya sağlığını ya da insan sağlığını tehdit edecek birçok çözüm bulunacak ve teknoloji daha pozitif bir kanala doğru akacak ama, şimdi bunun emekleme çağları ve en zor dönemi diyebiliriz.
Aynı şeyi Türkiye açısından yanıtlarsak. Biz bu coğrafyada yaşayan hekimler olarak bu dönemde üzerimize düşen görevleri yerine getirdik mi?
Bunu biraz bölerek yanıtlamak lazım. Önceki dönemlere ilişkin birşeyler söylemek için ne elimizde verimiz, ne de olanağımız var. Meşrutiyetten sonra ya da Cumhuriyet�in kurulduğu yıllardan bu yana, bizde harbiye, tıbbiye ve mülkiye�nin Türk entelejansiyasına damgasını vuran birtakım özellikleri var. Ülke için bir sorumluluk taşıyan, az çok batı kültürüne aşina olanlar, bu üç rahlei tedristen geçmiş kuşaklardır. Cumhuriyet�in kuruluşuyla birlikte, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, hatta dünya savaşı içerisinde koruyucu hekimlik, genel mücadele alanları; sıtma savaş, trahom savaş, frengi savaş, verem savaş gibi bazı alanlarda önemli başarılar elde edilmiş. O çok dar olanaklarla, o çok az sayıdaki sağlık elemanıyla Anadolu�da ciddi mücadeleler, ciddi başarılar yaşandı. 1950�lerden sonra, altmışlardan sonra artık kaybedilmiş bir hatıra gibi taşıdığımız, sevgili Nusret Fişek�in kurduğu, sosyalizasyon var. Ondan sonrası tam bir kaos. 50-60�dan sonrası da tam bir kaos, sosyalizasyondan sonrası da tam bir kaos. ?u anda Türkiye�de yaşanan sağlık politikalarına, gayya kuyusuna istersen girmeyelim. Ayrı bir tartışma alanı ve herşeyin allak bullak olduğu bir dönem. Ancak önümüzdeki dönem için sunulan projeler de sorun çözmekten çok problem yaratacak gibi görünen bir dönemin açıldığını gösteriyor bize.
Sizin �Tıbbiye-siyaset� ya da �hekim ve politika� üzerine yazılarınız var. Bunlarda siz �hekimlerin Osmanlı döneminden başlayarak politikanın içinde olduğunu� söylüyorsunuz. Hekimlik birçok faktörü değerlendirerek bir sonuca ulaşmaya çalışan, yani bütüncül bir yaklaşımın gerektiği bir meslek. Tek tek insanların sağlıklı olmasından, toplumun sağlıklı olmasına ulaşıyor. Bu biraz da politikanın içinde olmayı gerektirmiyor mu?
Tabii bütün meslekler için toplumsal sorunlarla kurulacak köprüler son derece önemli. Ama tıbbın çok özel bir yeri var. Çünkü insan sağlığıyla, insanların mutluluğuyla bu kadar doğrudan ilişkili bir mesleğin bu sorunu toplumsal boyutta çözme konularına kapılarını kapaması mümkün değil.
Her hekim için öyle mi?
Her hekim için geçerli bir köprü kurmak doğru değil. Ama eğer kendi küçük dünyası içine hapsolmayı göze almıyorsa bir hekim, yaşadığı toplumun, dünyanın, çağın sorunlarına, ilişkide olduğu insan sağlığının kurduğu o sağlam köprü aracılığıyla çok kolay ulaşabilir ve bir geniş boyut kazanabilir. Bunun Türkiye�de tabii bir geleneksel tarafı var. Bir tıbbiye-siyaset geleneği var. Mülkiyede ve harbiyede olduğu gibi. Bunların üçü de siyasi alana ağırlıklarını koymaya devam ediyorlar. Ama bunun yanında bizim mesleğin, tıbbın siyasete oryante olma, siyasi problemleri çözme konusunda mesleki düşünce sistematiğinden gelen bazı avantajları, ancak bunun yanında biraz da dezavantajları var.
Avantajları neler?
Bir sorunla karşı karşıya kaldığımız zaman alışık olduğumuz bir düşünce tarzı vardır. Önce bir analitik yaklaşım. Problem nedir, nerde yatıyor diye anlamaya çalışırız. Tıbbın en temel işlevi bu yani tanı. Daha sonra bu tanının nedenlerini ortaya çıkarıp, bu nedenleri ortadan kaldıracak birtakım tedavi yöntemleri var. Bu yönüyle çok pozitif birşey. Neden arama, problemin kaynağına gitme alışkanlığı ya da yeteneğini kazandırıyor. Bir taraftan da bu bizi aldatan, insanı hataya sürükleyen genellemelerinden de kurtarıyor. Her hasta bireydir, her hasta problemi tek başına çözmeyi gerektiren özellikler taşır. Dolayısıyla genellemelerinden kaçma anlayışını kazandırması lazım. Bu açılardan olumlu birşey.
Peki dezavantajları?
İşin olumsuz tarafı şu: Hekim-hasta ilişkisi öyle bir hiyerarşik görünüm kazanıyor ki zaman zaman. Birçok toplumda da böyledir ama, bizde özellikle böyle. İnsan üzerinde o bilgi egemenliğinden doğan bir hiyerarşik yaklaşım, bir üstünlük duygusu getiriyor. O kadar ki ben bizim asistan arkadaşlardan biliyorum. Zaman zaman böyle babası yerindeki bir hastayı çocuk gibi görmeye başlar. Bu sadece mesleki bir terbiyesizlikten doğan bir davranış değildir.
Öyle geldiği için...
Öyle öğrendiği, öyle geldiği için bu şekilde davranıyor. Hitap tarzı, alışkanlıkları, terbiye kurallarına uygun bir hekim bile babası yaşında insana �sen� diyebilir gayet kolaylıkla. �Hadi soyun bakalım� diyebilir.
�Yap�, �Yapma� gibi emir kipiyle konuşmak örneğin...
Evet. Biraz sırtını okşamaya çalışırken işin tadını kaçırır. Bu politik alanda da böyle bir negatif duyguyu insana getirebilir. İşte herşeyi ben bilirim, ben çözerim duygusu. İşte bugün sağlık bakanının önemli rahatsızlıklarından bir tanesi de budur diye düşünüyorum.
Buradan bir atlama yapabilir miyiz? Siz bir nörologsunuz. Nöroloji biraz daha spesifik bir alan bence.. Burada insanın beynini kavramak, oradaki ilişkileri anlamak hedefleniyor. Oradan topluma dönük birşeyler çıkaran birşey. Onun politikayla ilgi ve etkisi var mı? Nörologlar, bazı şeyleri daha doğru daha ortadan, daha çözümleme boyutunda önemli yaklaşımlar bulunurlar. Paralellikler kurarlar. Örneğin solcudurlar...
Biraz kendime yontmuş olacağım ama biraz öyle. Bunun tarihsel tipik örneği de vardır. İşte Parkinson diye bir bilim insanı var. Adı bir hastalığa verilen. 1850-70 arasında İngiltere�de yaşayan, biraz nörolojiyle uğraşan, aslında pratisyen bir hekim. Tıp hayatına böyle başlıyor. İşte yoksul yaşlı insanları muayene eden küçük bir kasabada çalışıyor. Onlara bakıyor. Daha Parkinson hastalığı konusundaki ünlenmesinden önce illegal olarak, milliyetçi bazı siyasi hareketlere karışıyor. Bir takma ismi var ve politikada aktif olarak yeralıyor. O dönemdeki cumhuriyetçi siyasi hareketlerin önemli liderlerinden birisi oluyor. Daha sonra Parkinson olduktan sonra, hatta bilim akademisine aday olunca bu siyasi tarafı ciddi bir tartışma konusu oluyor. Ama yine de bilim akademisinin üyeliğine seçiliyor.
Peki nörolojinin etkisi ne?
Nörolojinin gerçekten o gizemli tarafı, beynin işleyişindeki hiyerarşi, ama aynı zamanda bütünlüklü bir eşgüdüm, bir organizasyon boyutu siyasi terbiye bakımından, siyasi düşünce sistematiği bakımından oldukça olumlu etkide bulunuyor.
Bizden örnekler var mı?
Ben de bizim tarihimizde, tıp geleneğimizde nöroloji kökenli kişiler var mı diye düşünüyorum. Doğrusu çok parlak isimler gelmiyor. Fahrettin Kerim Gökay dışında. Ama onun farklı boyutu var. Yine de ortalamayı alırsak, bakılırsa, ben nöroloji camiasını yakından bilirim. Standardı oldukça yüksektir. Gerçekten toplumsal olaylara karşı eğilimleri, ilgileri gelişmiştir.
Hekimler sizin de sözettiğiniz o uygulama sırasında yaptıkları işin, mesleklerinin felsefesini, politikasını da yapıyorlar mı? Kendilerini sorgulayıp eksik ya da yanlışları ortaya koyma, değiştirme anlamında bir görevi kendi kendilerine veriyorlar mı?
Doğrusu çok yaygın bir özeleştiri eğiliminin olduğunu söyleyemem. Ben uzun yıllardan beri işin bu tarafını çok kurcalamaya çalışırım. Nedense hekimler öğrenciyken bu konulara çok girebiliyorlar. Bunlar üzerinde konuşmayı, tartışmayı çok istiyorlar. Ama tıp pratiğine girdikleri zaman gördüğüm şey; �aman hocam işimiz başımızdan aşkın, boğuluyoruz. Bu yoğunlukta çalışırken bunlara daha usulünce davranalım şeyini çok fazla uygulayamıyoruz� diye yakınıyorlar. Hakikaten meslek pratiği içinde bir bunalım, bunalma var. Bunlar sistemin yanlış yanlarından kaynaklanıyor. Ama yine de bu konuda geçmiş kuşaklara oranla önemli bir pozitif gelişme olduğundan sözedebiliriz.
Ancak sanırım yine de çok genellemek mümkün değil sanırım. Politikayla çok ilgili olanlar bile kendi gerçeklerine o anlamda kafa yorup, bir değişim konusunda çok çaba göstermiyorlar. Bunun yansımasını da hekimlerin örgütüne bakınca çıkarmak mümkün. Odalara getirilen �oda politika yapıyor� eleştirisi bunun somut bir ifadesi.
Tabii katılıyorum. Bizim meslek odalarının kongrelerine katılımı düşün. Ortalama bir hekim içinde yaşadığı düzeni eleştirir, ama kendisinin de dahil olduğu bazı şeyleri değiştirme konusunda çok aktif olmuyor.
Bir hekim olarak politikaya ilgi duymak bir saptama. Ama bir de politikayı birinci iş olarak seçmiş hekimler var. Gerçekten ikisini birarada yapmak mümkün mü?
Bunu söylemek zor tabi. Ancak geçmişe baktığımızda özellikle sol hareket içinde öncü hekimler olduğunu biliyoruz. ?efik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı gibi insanlar var. Bunlar Türkiye�de solun siyasi perspektiflerine yön vermiş insanlardır. Onlar mesleklerinde de başarısız insanlar değildir. Ama günlük pratik içinde hem politika yapmak hem hekimlik yapmak öyle kolay bir şey değil. Hekim politika yapmayı seçtimi, enerjisini iki misli kullanmak zorunda. Bunu göze almak, buna yatkın olmak zorunda. Onunla da kalmıyor. Sanatla da uğracaksın. Zaten bizim mesleğimizin politika ya da başka alanlara açılmasının nedenlerinden bir tanesi de son derece sıkıcı, dar, �hastalık� denen bizatihi kendisi bunaltıcı bir işi yapmamızdır.
Siyasetle uğraşan hekimlerin daha çok solcu olmasının mesleğiyle ilişkisi var mı?
Muhtemelen bir eşitlik duygusu. Yani karşısına büyük bir kapitalist geldiği zaman da, bir işçi bir yoksul birisi geldiği zaman da aynı davranıyor. Yani orada insanlar eşitleniyor. Muayene masasına yattığı zaman Sabancı ile çöpçü arasında fark yok. Dolayısıyla onunla uğraşan insanın o eşitlik duygusuna, insanların eşit olduğu duygusuna ya da sosyal adaleti mesleğin uygulamasından yakalaması arasında bir ilişki olsa gerek diye düşünüyorum.
Bazı insanlar politikayla uğraşanlara, biraz alaycı bir gülümsemeyle sanki işte �tıpta başarılı olamadığı, bir yerlere gelemediği için politika yapıyor, politikayla uğraşıyor� demeye getirirler. Bunu da sormak istiyorum. Politikayla uğraşanlar hekimlik mesleğinde pek de başarılı olamayanlar kişiler arasından mı çıkıyor?
Hekimliğin özellikleri bunun tersini gerektiriyor. Bir hekim politika yapıyorsa, onunla uğraşıyorsa çıkış noktası açısından iyi hekim olmak zorunda. Eğer hekimliği ihmal ederek politika yapıyorsa, bunu hiç yapmasın. Yani solcu bir hekim, eğer iyi bir hekim değilse bence solcu da değildir. Bunu ben öğrencilerime de söylüyorum. Politikayla uğraşmanın verdiği bir hakla, �öyleyse ben kötü hekim de olabilirim� düşüncesi kendi içinde çelişkili bir düşüncedir. Böyle bir yola gitmek yanlış ve sakıncalıdır. Örneklerin bunun tersini gösterdiğini düşünüyorum. Siyaseti bir çıkar aracı olarak kullanan hekimleri kastetmiyorum. Toplum için, toplumun iyiliği adına politikayla uğraşan hekimler için söylüyorum. Bu tür hekimlerin aynı zamanda mesleki sorumluluklarını da yerine getirdiklerini düşünüyorum.
Geçtiğimiz binyıla baktığımızda üniversite, bilimin kilisenin ya da dinin elinden kurtuluşu sırasında toplum için birşeyler yapma istemi belirleyici olmuş. Üniversite toplumun değişmesine gelişmesine ilişkin konulara kafa yorulan bir mekan. Aynı zamanda da toplumun en dinamik unsurlarını, geleceğini içinde barındıran bir yer. Bu anlamda da öğrenci ve öğretim üyesiyle politikanın tam da ortasında. O kadar ki bir 12 Eylül darbesinin nedeni olarak gösterilebiliyor. Bir hekim ama bir tıp fakültesi öğretim üyesi olarak üniversite-siyaset ilişkisi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye�de 1960-80 arasında üniversitenin içindeki tüm unsurlarla birlikte yaşadıkları uzun bir �macera� var. Bu maceranın pozitif tarafları var. Negatif tarafları var. Ama hiç kuşku yok ki bu dönem, üzerine düşen toplumsal sorumlulukları yüklenme, omuzlanma konusunda çok ciddi bir gelişimin yaşandığı bir dönemdi. Bu tabii 12 Eylül�le birlikte çok ciddi bir darbe yedi ve bu darbenin etkilerini bugün hala yaşıyoruz. 1402 olayını ve onun utançlarını hatırlıyoruz. 1402 nedir diye bazen öğrencilere soruyorum. �Ankara Meydan muharebesi� diyorlar. O dönem, yani YÖK�ün gelişiyle birlikte üniversitelerde büyük bir kulverizasyon yaşandı. Yani politikayla uğraşmayı bir yana bırakın, üniversitenin kendi sorunları ile uğraşmak bile suç sayıldı. Üniversite ser verip sır vermeyen bir kapalı kutu haline getirilmeye çalışıldı. Bir kışla disiplini yaşatmaya çalışıldı. Bunun etkileri hala devam ediyor. Kolay kolay da aşılabileceğini, değişebileceğini zannetmiyorum. YÖK sisteminin toptan değişmesi lazım.
Bugün yaşanılan bu politikadan uzak olma olgusuna karşın, genelde üniversitenin politikayla ilişkisi konsunda neler söyleyebilirsiniz?
Politikayı profesyonellere, egemen güçlere bırakma, üniversiteyi politika dışında tutma eğilimleri her zaman vardır. Buna üniversitenin toplu halde karşı durmasına ilişkin örneklerse çok fazla değil. 80�den sonra bu alanda dişe dokunur hiçbir gelişme yok. Üniversite bugün Türkiye�nin problemlerini bir yana bırakalım, kendi problemlerini bile çözmekten aciz.



Bitirdiğimiz binyıl ve tıpta kadınlar
Dr. Nuriye ORTAYLI

Bitirmekte olduğumuz binyılın başlarında sağlık hizmetini dünyanın hemen her yerinde geleneksel sağaltıcılar veriyordu. Bu sağaltıcıların bir bölümü de kadınlardı. Ortaçağ boyunca tıbbın okullarda öğretildiği ortamlarda ise kadınların olmadığını düşünmek çok yanlış olmaz. Bunun tek istisnası 11. Yüzyılda İtalya�da Salerno�da kurulan tıp okuludur. Bu okul birçok açıdan çağının çok önündeydi, öyle ki 13. Yüzyılda ortadan kaybolmasına rağmen bu okulda yazılan tıp kitapları 17-18. Yüzyıla kadar bütün Avrupa�daki tıp eğitiminin ana kaynağını oluşturdular. Salerno tıp okulunun jinekoloji ve obstetri kitabının yazarı ise bir kadındır: Trotula. Ancak yine de 20. Yüzyıla gelene kadar kurumsal tıbbın içinde kadınların adına rastlanmaz. Buna karşın okulda eğitim görmüş hekimler genel sağaltıcılara oranla çok az sayıdaydılar. Geleneksel sağaltıcıların bir bölümü, ebelerin ise tümü kadınlardan oluşuyordu. Ortaçağ Avrupa�da bu kadınlar açısından çok zor geçti; bir çoğu cadı olmakla suçlandı, binlercesi yakıldı ya da bu tehdidi üzerlerinde hissederek işlerini yaptılar.
16. yüzyıldan itibaren tıp kurumlaşmaya başladı. Okul eğitimi gören hekimlerin sayısı arttı, sağlık hizmeti verenlerin idari otorite tarafından tanınması zorunlu tutulmaya başladı. Kadın sağaltıcılar bu kurumlaşmanın dışında kaldılar/tutuldular. Erkek hekimler de doğum yaptırmaya -genellikle de operatif doğumlar- başladılar. Bu alanda okullu erkek hekimlerle, geleneksel kadın ebeler arasındaki rekabet giderek şiddetlendi ve ancak kadınların da hekim olmaya başlamasıyla çözüldü.
Kadınların kurumsal tıp içine girebilmesi, diğer bir deyişle, bir tıp okulunda okuyabilmesi, mezun olabilmesi ve çalışma izni alabilmesi 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlayıp 20. Yüzyıla, iki dünya savaşı arasındaki döneme kadar süren uzun bir mücadele gerektirdi. Bu mücadelenin esas yükünü ve acısını öncüler çekti. Bunların içinde en bilinenleri Amerika�da Elizabeth Blackwell ve İngiltere�de Elizabeth Garrett�dir. Bu iki kadın büyük bir inatla Atlantik�in iki yakasında çeşitli tıp fakültelerinin kapısını aşındırdılar. Elizabeth Blackwell New York�ta Tıp Okulunu bitirdi, 1860�larda Londra�da St Bartholomew Hastanesinde çalıştı. İlginç olarak hastanede sokulmadığı tek bölüm jinekoloji kliniğiydi: klinik şefi �bu konunun bir kadın için uygun olmadığı� görüşündeydi. Bu görüşün jinekolojide yüzyıla yakın bir süre devam etmesi ilginçtir. Eğitim hayatı sırasında çok parlak olmasına rağmen Blackwell�e yine de hekim olarak çalışma izni verilmedi. Sonunda New York�da bir grup kadının sağladığı maddi destekle kadınlar için bir hastane açtı ve burada çalışmaya başladı. Benzer şekilde Garrett de tıp okuduğu halde mezuniyet sınavlarına kabul edilmedi ve ancak eczacılık lisansı alarak tıbbi pratik yapabildi.
1873�de Londra�da Kadınlar için Tıp Okulu kuruldu ve bundan sonra birçok kadın burayı bitirerek hekim oldular ancak erkeklerden oluşan Kraliyet Koleji�nden ebe olarak çalışma izni alamadılar. Kadınların hekim olmaları ve hekimlik yapabilmeleri önündeki yasal engellerin kalkması 20. Yüzyıl başlarına kadar sürdü. Ancak birçok batı ülkesinde tıp fakültelerine girişte kadınlar için çeşitli kotalar uygulanıyordu (Kadınların bir dönemde kabul edilen öğrencilerin %10�undan ya da 20�sinden fazla olamayacağına ilişkin yazılı kurallar 1970�lere kadar sürdü).
Birçok gelişmiş (!) batı ülkesinde kadınların tıp fakültelerine girmeleri önündeki yazılı ve yazılmamış engellerin ortadan kaldırılmasını ancak 1970�lerin kadın hareketi sağlayabildi. Seksenli yıllardan başlayarak hemen bütün ülkelerde hekimlerin giderek yükselen bir oranını kadınlar oluşturmaya başladı.


Tıpta dün ve bugün gerçeği
Dr. Çağatay ÜSTÜN
Yrd. Doç., Ege Üniversitesi Tıp F., Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı

Bugünün bilgi ve teknoloji birikimiyle tıbbı ele aldığımız zaman, geçmişteki uygulamaların ne denli basit kaldığını, hatta tıbbın deneme yanılma yoluyla kimi zaman hastalara zarar verdiğini iddia etmek, tıp tarihinin konulara yaklaşım biçiminden haberdar olmamaktan, paleontolojik ve antropolojik araştırmaları bir kenara itmekten kaynaklanmaktadır. Günümüzde hastalıkların teşhisinde kullanılan biyokimyasal yöntemlerin dışında, Xışınlarından ve manyetik rezonans, ultrason gibi tekniklerden yararlanıldığını göz önünde bulundurduğumuzda ve tüm bunlara tedavide (sağaltım)sağlanan başarılı yöntemleri de eklediğimizde geçmişin bu muhteşem ilerlemenin altında ezileceğini düşünebiliriz. Ancak bu bir ön yargıdır. Çünkü bugüne ulaşmada geçmişin deneyimi ve bilgi birikiminin büyük payı vardı.
Antik dönemlerdeki politeist inanışların tıbba yansıyışı çok farklı olmuştu. Özellikle sağlıkla ilgili tanrılar ve tanrıçalar hastaların şifa aramaya çalıştıkları ve sığındıkları birer simgeydi adeta. Yunan medeniyetinde sıklıkla rastladığımız sağlık kurumlarından Asklepioslardaki tedavi şekilleri genellikle dini ayin ve telkine dayalıydı. Asklepiad diye bilinen rahip hekimler hastalığın teşhisinden tedavisine kadar geçen süreçte hep ön planda olmalarına karşın yöntemler oldukça basitti. Hastalar, şifa bulmak amacıyla geldikleri bu yerlerde ıstırap ve ağrılarının dineceği umuduyla ilahiler okur, dualar eder, adaklar adarlardı. Platon�un �Yasalar�isimli eserinde belirttiği gibi �Hastalar, tehlike ve herhangi bir çaresizlik içinde olanlar ya da tam tersine rahata kavuşanlar� tanrılara vaatlerde bulunurlar ve vaatlerini az çok değerli bağışlarla yerine getirirlerdi. O çağın sayısız tehlikeleri, hastalıkları, ruhsal çöküntüleri içinde adak adamak esenliğe ve huzura kavuşmak için adeta bir çare gibi görülmüştü.
Antik Yunan medeniyetindeki tıpta mistik öğeler kadar felsefi öğretilerin de etkileri olmuştu. Örneğin Empedodokles�e göre evrendeki canlı ya da cansız her şey dört temel elementin -ateş, hava, toprak, su- değişik oranlarda karışımından oluşmaktadır. �Elementler teorisi� olarak bilinen bu kurama dayanarak hastalığın oluşumu açıklanmaya çalışılmıştı. Görüldüğü kadarıyla felsefe ve din tıbbın birer parçası olarak algılanmaktaydı.
Tıbbın özellikle felsefe ile olan bağlantısını ayıran, ona yeni bir ruh ve deneye, gözleme dayalı bir yapı kazandıran Cos�lu Hippocrates�tir. Mesleki becerisinin yanında vicdani yaklaşımları ve retorik sanatındaki başarısıyla tıp onunla yeni bir döneme başlamıştır denilebilir. Bilgi azdı, fakat tahmin etme ve belirli şeyleri birleştirerek doğruya ulaşmak mümkündü. Hippocrates de hastalığın oluşum mekanizmasına kafa yormuş ve düşüncelerini şöyle özetlemişti:�Hastalığın kaynağı, sindirilemeyen besinlerin artıklarından ortaya çıkan ve vücuda yayılarak sağlıklı nefesin yerini alan gazlardır.� Hippocrates�e göre vücut sıvılarındaki dengesizlikler hastalıkların başlıca etkeniydi. �Humoral Patoloji teorisi� olarak da bilinen bu kuram mantığa ve uygulamaya aykırı gelmemiş olacak ki, Virchow�un Sellüler (Hücre)Patoloji teorisine kadar varlığını sürdürebilmiştir.
Özellikle Ortaçağa kadar süren dönemdeki tıbbi yaklaşımların pek elle tutulur olmaması anatomik bilginin noksanlığındandı. Roma dönemi hekimi Galen, anatomik viviseksiyon (insan ya da hayvanların gözlem yapmak üzere canlı olarak kesilmesi) ve disseksiyonları Cebelitarık maymunları, domuzlar üzerinde gerçekleştirmiş, rastladığı anatomik yapıların insanda da aynısının bulunacağı şeklindeki hatalı düşünce şeklini hekimlere miras olarak bırakmıştı. İnsan üzerinde anatomik çalışmalar yapmak yasaktı ve bu yüzden tüm suçu Galen�e yıkmak insafsızlıktır. Ancak bilmeye ve araştırmaya karşı bu baskı her yerde varlığını hissettirmiyordu. Belirli merkezlerde o çağ insanları için sınırları zorlayan çalışmalar da yapılmıyor değildi. Örneğin Roma dönemi hekimlerinden Celsus, İskenderiye�de gördüğü bir insan viviseksiyonunun gaddarca olmadığını savunmuştu. Kralın emriyle tutuklu mahkum üzerinde yapılan bu çalışma suçsuz pek çok insanın hayatını kurtarabilecek değerli bilgiler verebilirdi. Bu sayede İskenderiye�de cerrahi oldukça ilerlemişti. Ancak herşeyin daha net ortaya çıkabilmesi için Rönesans dönemini ve özellikle de Leonardo da Vinci ile Andreas Vesalius�u beklemek gerekecekti.
19. yüzyıldan itibaren endüstri devrimi tıbbın günümüz modern periyodu için bir basamak teşkil etti. Her yönüyle ve tıbbın bütün uygulamalı dallarında gelişmelerin aynen yansıyabilmesi bilimsel itici gücüyle gerçekleşmiştir. Salgın hastalık, şifa, sakatlık, ölüm gibi kavramların hekimleri bilmek için araştırmaya sevk etmeseydi bugüne gelmek mümkün olamayacaktı. Tıbbın önündeki engeller geçmiş yüzyıllarda tümüyle kalkmış değildi. Bilimsel özerkliğin sağlanamadığı, kimi zaman kısıtlandığı böyle bir tarihsel geçmişin faturası bugün zirveye ulaşmış gelişmeler olarak algılanıyorsa şunu da unutmamak gerekir:Günümüz tıbbı tarihsel geçmişinin ayakları üzerinde durmaktadır.



Prof. Dr. Engin Geçtan�la binyıl ve psikiyatri üzerine
Söyleşi:Dr. Lale SAY

Takvimsel bir noktayı atlarken, psikiyatri biliminin geçmişini ve bugününü Prof. Dr. Engin Geçtan ile konuştuk. Ankara, ODTÜ, Boğaziçi ve Marmara Üniversitelerindeki akademik çalışmaları ile birlikte uzun yıllar psikodinamik psikiyatri alanında klinik çalışmalar yapmış olan Dr. Geçtan, psikiyatristliğin yanısıra �Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar�, �Psikanaliz ve Sonrası�, �İnsan Olmak�, �Varoluş ve Psikiyatri�ve �Kırmızı Kitabın Öyküsü� isimli kitapların da yazarıdır.

Son binyılda psikiyatri alanındaki gelişmeleri özetleyebilir misiniz?
Binyıl çok uzun bir süre, özetlemek oldukça zor olacak, bazı önemli noktaları atlayabileceğimi baştan kabul etmem gerek. Psikiyatri tıbbın en eski dallarından biri, hatta bazen şaka yollu en eski meslekten daha da eski olduğunu söylerim. Psikiyatrinin varlığıyla ilgili ilk belirtiler taş devrinin mağara adamlarına kadar gerilere gitmekte, yarım milyon yıl öncelerine. O döneme ait bulunan bazı kafataslarında, zamanın taştan yapılma araçlarıyla açıldığı düşünülen, muntazam, yuvarlak delikler olduğu görülmüş. Üstelik, bazılarının çevresinde sonradan oluşan daha taze kemikleşme dokusu nedeniyle, kimilerinin bu işlemden sonra bir süre daha yaşamış olduğu anlaşılmıştır. Bu, günümüzde yapılan bazı beyin cerrahisi yöntemlerinin (trepanasyon)o dönemlerde düşünülüp uygulandığını göstermektedir. Tabii bu işlemin yapılma amacı o dönemlerde biraz farklı olmuş olabilir. Uzmanlar, bu deliklerin, epilepsi ve başağrılarından yakınan insanlarda, belirtileri yaratan kötü ruhların açılan delikten dışarı çıkarılmasını amaçladığı görüşünde. Eğer bu varsayımı kabul edersek, o dönemlerde bile bazı davranış bozukluklarının nedeni olarak beyinin gösterilmesi oldukça ilginç. ?amanlık geleneği psikiyatrinin en eski çağlarda ve günümüzde de ilkel diye nitelendirilen toplumlardaki şekli olarak değerlendirilebilir. Daha sonraları, Antik Grek uygarlığında Hipokrat�ın ruhsal bozuklukların da diğer bedensel bozukluklar gibi tedavi edilebileceği görüşünde olduğunu, bugünkü psikiyatriden çok farklı olmayan bazı uygulamalarda bulunduğunu biliyoruz. Daha da öteye gidebilirlerdi, ama anatomi bilgileri eksikti, insan bedeni kutsal sayıldığı için onu inceleme imkanları yoktu. Yine de özellikle bugünün psikoterapi uygulamalarının prototiplerinin o dönemde oluştuğu söylenebilir.
Son binyıla gelirsek, buradaki gelişmeler belki üç gruba ayrılarak incelenebilir. Hristiyan dünyası (başlangıçta Avrupa diye bir kavram yoktu), Osmanlılar ve Uzak Doğu tababeti, özellikle Çin. İnsan davranışları konusunda en eski uzman olan Çinlilerin bu konudaki uygulamaları konusunda pek bilgim yok, Çin halk tababeti, Konfiçyus ve Taoizm�le ilgili sınırlı bazı bilgilerim dışında. Osmanlılara gelince, imparatorluğun yükseliş döneminde ruhsal hastalığı olan kişilerin tedavisi için medreselerin yanıbaşında kurulan �?ifahane�lerde, o zamanlar ülkeyi ziyaret eden Batılılarda hayranlık uyandırmış olan bir düzen oluşturulmuştu. Bu şifahanelerden birinin yapısı günümüzde Edirne�de mevcut. Manisa�dakinden geriye ne kalmış olduğunu bilmiyorum. Vakıf düzeninde sürdürülen şifahanelerde, ruhsal sorunlar yaşayan hastalara o koşullarda insanca bir bakım veriliyordu. Sonra da, Osmanlı�nın düşüş dönemi ile birlikte şifahaneler yerlerini yavaş yavaş �Tımarhane�lere bıraktı. Buralarda koşullar oldukça kötüydü. Özellikle Sultanahmet�teki Toptaşı Tımarhanesi. Cumhuriyet�in ilk yıllarında Mazhar Osman�ın önerisi ile tımarhanelerin kötü imajının silinmesi için Toptaşı Tımarhanesi kapatılarak günümüzdeki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi�nin kuruluşu gerçekleştirildi.
Ortaçağ Hristiyan dünyasında ise inanç sistemi bağnaz bir dönem geçirmekte, ruhsal hastalıkların nedeni olarak kişinin şeytanla işbirliği yapması gösterilmekteydi. O dönemde üç keşiş tarafından yazılıp yayınlanan �Malleus Malleficarum (?eytan Çekici)�adlı bir kitap, şeytanla işbirliği yapan kişilerde görülen belirtileri saymakta ve bu kişilerin nasıl cezalandırılacağını anlatan yasalardan söz etmekteydi. Örneğin teleanjiektaziler şeytan pençesi olarak adlandırılmakta ve bu belirtisi olan kişilerin şeytanla işbirliği yapmakta olduğunu kanıtlamaktaydı. Ne yaptığını bilmeyecek kadar kadar rahatsız olan pek çok insan yargılandı, suçlu bulundu ve kasaba meydanlarında, içlerindeki şeytanı yok etme amacıyla diri diri yakıldı. Zamanla bu uygulamalar sona erdi ve bu kez, ruhsal hastalığı olan kişiler hücrelere zincirlenerek biriken dışkıların bile temizlenmediği ortamlarda yaşamaya mahkum edildiler. On sekizinci yüzyıla gelindiğinde insanlık dışı uygulamalara karşı çıkmalar başlamıştı, ama insanca yaklaşımların gelişine daha çok zaman vardı.
On sekizinci yüzyılın sonlarında artık Avrupa olarak tanımlayacağımız Hristiyan dünyasında ruhsal hastalıklara yönelik farklı görüşler oluşmaya başlamıştı ki bu sonradan Reform Dönemi diye anılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda bilimlerdeki reformları yalnızca bir tutum farkı olmaktan öteye taşıdı. Alman hekim Kraepelin, beyindeki patolojilerin ruhsal hastalıklar oluşturma rolünden söz ederek çeşitli ruhsal hastalıkların farklı belirtileri olduğu ve her birinin örneğin kızamık hastalığı gibi belirli bir seyir gösterdiğini açıkladı. Bu dönem �deskriptif� dönem olarak adlandırılır. Ancak bazı hastalıkların organik nedenlerden kaynaklanmasının yanısıra etyolojisi açıklanamayan bir grup ruhsal hastalığın varlığı bilinmez olarak duruyordu.
On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Fransa�da Bernheim ve Liebault adında iki hekim, histerinin hipnozla tedavisine çalışmaktaydılar, sonradan bu çalışmalara ünlü Fransız hekimi Charcot da katıldı. Aynı yıllarda Viyana Üniversitesi�nde genç bir nörolog kronik menenjit olarak tanıttığı bir hastanın hiç bir organik bozukluğu olmadığının anlaşılması üzerine az kalsın üniversitedeki işinden oluyordu. Bu olaydan sonra Fransa�ya giderek oradaki çalışmaları izleyen genç nöroloğun adı Sigmund Freud idi. Fransa�daki incelemelerinden sonra Viyana�ya dönen Freud, Breuer ile çalışmaya başladı. Breuer�in hipnoz uyguladığı hastalar, hipnoz altındayken sorunlarını baskısızca ve açıkça anlatıyorlar, hipnozdan uyandıklarında ise büyük bir rahatlama duyuyorlardı. Bu yönteme �katarsiz�denmişti. Daha sonra yalnız çalışmaya başlayan Freud, hastalarını bir divana yatırarak, uyanık durumda, akıllarına ne gelirse özgürce konuşmaya teşvik etti ki bu yönteme sonradan �serbest çağrışım�adı verildi. Bu konuşmalar sırasında Freud hastalarını etkilememek için onların arkasında oturuyordu. Kimilerine göre ise bu davranışının nedeni Freud�un sürekli göz temasından rahatsız olmasıymış.
Bu yöntemin geliştirilmesi ile kişilerin bilinç ve bilinç dışı dünyalarından söz edilmeye başlandı. Hastaların bilinç dışına inerek daha sağlıklı bir uyum düzeyine erişebilmelerini sağlayan tedavi yöntemine �psikanaliz�dendi. Psikanalitik tedavinin bazı diğer teknikleri de var, ama şu anda konumuz bu olmadığı için geçiyorum. Klasik psikanaliz daha ilk günlerden katılımcıları arasında bazı görüş ayrılıklarına neden olmuştu, Carl Gustav Jung, Alfred Adler gibi bazıları ayrılarak kendi ekollerini oluşturdular. Freud sonrasında klasik psikanaliz, ego psikolojisi, self psikolojisi, obje ilişkileri gibi kuramlarla desteklenip yenilenerek çağın beklentilerine uyarlandı. Günümüzde de yirminci yüzyılın düşünce hayatına en önemli etkiyi yapmış bir kuram kabul edilmekte.
Bütün bunlara rağmen, kişisel görüşüm, psikanalizin fizyolojik temelli bir kuram olduğu gerçeğinden kısa sürede uzaklaşılmış olmasının ciddi bir talihsizlik olduğu yönünde. Bu durumun, psikanalitik kuramın ve uygulamalarının sulandırılmış bir şekle dönüşmesine neden olduğu kanısındayım. Uzmanlık eğitimimi gördüğüm 1957-1962 yılları arasında New York�ta psikanaliz adı altında türlü türlü uygulamalar süregelmekte idi ve genel olarak psikiyatri salkım saçak bir durumdaydı, ama bugün durum çok farklı. Zamanla alt uzmanlık dalları gelişti. Psikodinamik psikiyatri, liyazon psikiyatrisi, klinik psikiyatri, psikofarmakoloji, çocuk ve ergen psikiyatrisi, gerontopsikiyatri, kriz yönetimi, koruyucu ruh sağlığı, nörobiyoloji ile psikiyatrinin sentezinden oluşan psikobiyoloji gibi. Günümüzde psikiyatri antropolojiden genetiğe kadar pek çok alanla ilişki halinde. Bu arada ilk �İnternet ve Ruh Sağlığı� kongresi evvelki yıl İtalya�da yapıldı. Son yüzyılın ikinci yarısının en önemli devrimi psikofarmakolojide oldu. Özellikle psikotik hastaların tedavisinde. Ve ömür boyu hastanelerde kalan hastalar tarihe karıştı.
Ancak bu zengin spektruma rağmen psikiyatri ve de dolayısıyla tüm tıp dalları hâlâ bir açmazı yaşamakta. Genel Sistemler Kuramı hepimize açıkça gösterdi ki zihin-beden ikilisi yapay bir bölümlendirmedir. Buna rağmen psikiyatristler bile insana hâlâ biyolojik ya da psikolojik olarak bakmakta. Herşeyden önce, beyin bir organ değil, bir süreçtir. Beynin dışında hiç bir organ kendini yaratma yetisine sahip değildir. Ama anlaşılan, bu görüşlerin özümsenebilmesi hayli zaman alacak.
Türkiye�de psikanalizin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Türkiye�de psikanalitik temelli psikoterapiler özellikle son yıllarda giderek daha çok uygulanmaya başladı. Ancak bunun için özel eğitim görmek gerektiği halde bu eğitimi almamış kişiler de, kimi bazı kaynaklardan yararlanarak, kimi de sağduyusuyla uyguluyor. Yüksek eğitim kurumları bu konuda programlar geliştirmedikleri için böyle bir sonucu da doğal olarak karşılamak gerek. ?ahsen, konunun ülkemizde giderek gelişeceğine inanmaktayım. ABD�de ve bazı Avrupa ülkelerinde özel eğitim almamış kişilerin bu tedaviyi uygulamaları yasal değildir. Ancak oralarda da bu ilkenin dışına çıkan çok sayıda çalışmacı var.
Psikiyatrinin bugünkü durumu sizce nasıl?
Özellikle son birkaç on yıl içinde psikiyatri, dağınıklıktan kurtulabilmek için kendini medikal model içine yerleştirmeyi seçti. American Psychiatric Association bu konuda öncü oldu. Gerçekten de bu girişim psikiyatrinin toparlanmasına katkıda bulundu, ama ayağı sıkan dar bir ayakkabı gibi sıkıntılar da yarattı. Özellikle klinik psikiyatristler için DSMdenilen bu yönergenin önem taşıdığına inanıyorum, ama psikodinamik psikiyatri için aynı şeyi söyleyemem. Daha önce sözünü ettiğim, beynin bir organ değil süreç olmasından kaynaklanan güçlükler bunlar. Biraz da herkes kendi yolunu bulmak durumunda bizim alanımızda. Son yıllarda, kuantum fiziği, �fuzzy logic� ve �complexities� gibi yaklaşımlar bana çok ışık tuttu, hem mesleki uygulamalarımda, hem de dünyayı anlama çabalarımda. Bu konulara son kitaplarımdan birinde biraz değinmiştim, bazı okuyucularıma farklı bir pencere açabilir miyim umuduyla.
Genel olarak insanlığın durumu için ne söyleyebilirsiniz?
Dış etkenler ne olursa olsun birey davranışlarını insan doğasının sınırları içinde sürdürür. Dünyanın hızı ve uyaran bombardımanları pek çok yönden beynin kapasitesini zorlamakta, bu durum insanların ya savrulmasına ya da sarılacak bir güç bulma beklentisiyle örneğin köktendinciliğe ya da astroloji, Hint guruları, UFOlar, sanal dünyalar gibi alternatif inanç sistemlerine yönelmesine neden oluyor. Türk toplumu kollektif belleği olmadığı yönünde eleştiriliyor ama, bunu hakça bulmuyorum. Bir gün önemli bir olay oluyor; daha ona alışamadan bir başkası yaşanıyor. Giderek artan sayıda insan, içlerindeki boşluk ve anlamsızlıkla yüzleşmemek için hıza sığınıyor. Narsisisitik kilitlenmeler sonucu insanlar birbirleriyle ancak sosyal ritüeller aracılığıyla ilişki kuruyorlar, kendileriyle ve birbirleriyle ne yapacaklarını bilmedikleri için. Bunları karamsarlık adına söylemiyorum. Hepimiz çağın getirdiği değişikliklere uyum yapabilmek için yeni yöntemler aramak durumundayız. Dünyaya alışageldik yöntemlerle, örneğin Aristo mantığı ve Decartes düşüncesiyle bakarsanız işin içinden çıkamayabilirsiniz. Ülkemizin bir süredir kaosun kenarında sürdürdüğü varoluşu benim için neredeyse büyüleyici, olağanüstü bir dinamizm bu. Tabii herbirimize neye malolduğunu konu etmezsek.
Üçüncü binyılda psikiyatrinin geleceği sizce nasıl?
Bunu kestirebilmem imkânsız. Yine de psikiyatri önemli ölçüde beyin �research� tarafından yönlendirilecek sanırım, bir de genetik mühendisliği var tabii, benim için henüz bir bilinmez. İnternet psikiyatride önemli bir rol oynayabilir. Bu yaşımda ben bile internet aracılığıyla grup terapi yapsam mı diye düşünüyorum bazen. İnternette bireysel psikoterapi uygulamaları Amerika�da başladı bile.
Ya insanlığın geleceği?
Bilgi çağına girdiğimiz söyleniyor, ama karşımızda neredeyse sınırsız bir bilgi menüsü var. Buna nasıl uyum yapılacağını kestirebilmek zor. Üstelik Kuzey Kaliforniya�da genetik mühendisliği alanında yapılan araştırmaların sonuçları geleceğin silahlarını belirliyor. Her türlü silahın zamanla terörist grupların ya da terörist devletlerin eline geçebileceği düşünüldüğünde bunlar şu anda insana pek iç açıcı gelmiyor. Bir de uzay araştırmalarının insanlığa nasıl bir yön vereceği sorusu var. Açıkçası bunları pek de düşünmüyorum, hayatı geldikçe yaşayan biriyim. Bence aslolan yaşamakta olduğumuz andır. O ânı ipoteklenmiş bir gelecekle doldurmaktan hoşlanmıyorum.
Teşekkür ederiz.



Nazi tıbbında insan deneyleri
Dr. Ümit ŞAHİN

Yirminci yüzyılın teknolojik gelişmelerle anılan tıp tarihinde 3. Reich Almanya�sının özel bir yeri var. Nazi dönemi, bugün kimi yazarlarca modernizmin mantıki bir aşaması sayılıyor; öyleyse Nazi tıbbı da tıp bilgisinin gelişiminde bir aşama olarak kabul edilebilir.
En hafif deyimiyle �dehşet verici�bir aşama olan Nazi döneminde tıp dünyası insan üzerinde yapılan deneylerin en uç örneklerine tanık oldu. �İşkence�sözcüğünü bile hafif bırakan bu �deneyler�, insanın gayet soğukkanlı bir şekilde �kobay� olarak kullanıldığı uygulamalardır ve şaşırtıcı bir çeşitlilik gösterir. Nazi tıbbında herkesin adını gayet iyi bildiği birkaç �meslektaşımız�, örneğin Dr. Joseph Mengele, Dr. Sigmund Rascher vb. tarafından yapılan bu deneylerden elde edilen verilerin kullanımıyla ilgili etik tartışmalar ise hâlâ sürüyor.
Bu dönemde yapılan insan deneylerinin ideolojik, askeri ve tıbbi amaçları vardı. Nazi doktorlar yaptıkları deneyleri askeri bir gereklilik olarak savunuyorlar ve bu açıklamayı yeterli bir akıl yürütme olarak görüyorlardı. Ne var ki nasıl Yahudi soykırımının nedenlerini anlamak hiç kolay bir şey değilse, bu deneylerin yapılabilmiş olmasını anlamak da hiç kolay değil. Bu yapılanları �insanlık dışı bir vahşet� olarak adlandırmak da faşizmi anlamaya yeterli olmuyor.
Bu dönemde Nazi doktorlar tarafından yapılan başlıca deneyleri anlatmaya çalışalım şimdi. Deneyler çoğunlukla Yahudiler olmak üzere Nazilerin aşağı ırklar olarak kabul ettiği gruplar ve savaş esirleri üzerinde yapılmıştır. Elimizdeki bilgiler toplama kamplarından kurtulan kişilerin anlatımlarına ve savaş sonrası mahkemelerdeki itiraflara dayanıyor:
Dondurma-hipotermi deneyleri:Mahkumlar saatlerce buzlu su tanklarının içinde tutuluyor ve deney genellikle mahkumların donarak ölmeleriyle sonuçlanıyordu. Amaç, düşman ateşine hedef olan Alman pilotlarının Kuzey denizinin buzlu sularında kaç saat canlı kalabileceklerini bulmaktı. Kuzey denizinde bu sürenin 1-2 saatten fazla olmadığı biliniyordu. Dr. Sigmund Rascher bu soğuk koşulları Dachau�da, daha sonra da Auschwitz�de oluşturmaya çalıştı ve yaklaşık 300 mahkum kullandı. Bu deneklerin en az 80-90�ının öldüğü biliniyor.
Yüksek rakım deneyleri:1942�de Dr. Rascher�in Dachau�da yaptığı deneylerin amacı pilotların uçaktan oksijenli ya da oksijensiz olarak atladıkları zaman kullanmaları gereken araçları saptamaktı. Rascher bunun için bir basınç odasında yüksek irtifa koşullarını oluşturmuştu. Genellikle kurbanlarının beyinlerini henüz canlıyken disseke ediyor ve yükseklik hastalığının beynin subaraknoid kan damarlarındaki küçük hava kabarcıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyordu. Denek olarak kullanılan 200 mahkumdan 80�i hemen ölmüş, kalanlar deney sonucunda öldürülmüştür.
Deniz suyu deneyleri:Deniz suyunun içilebilirliğini denemek üzere Dachau�ya 90 çingene mahkum üzerinde Dr. Hans Eppinger tarafından yapılan deneylerdir. Deneklere deniz suyu hiç değiştirilmeden ve tek sıvı kaynağı olarak verildiğinde 6-12 gün arasında ciddi fiziksel patolojilere ve ölüme neden oluyordu. Denekler o kadar ağır dehidrate oluyorlardı ki bir damla su için yerleri yaladıkları görülüyordu.
Sulfanilamid deneyleri:Alman Silahlı Kuvvetleri 1941-1943 yıllarında Rus cephesinde gazlı kangrene bağlı çok ağır kayıplar verdi. Bu kayıplar ve diğer savaş yaralarına bağlı infeksiyonlar, cerrahiden ziyade kemoterapötiklere karşı bir ilginin doğmasına neden oldu. Sulfonamidlerin keşfi, savaşa bağlı yara infeksiyonlarının tedavisi için yeni ve devrim niteliğinde bir olanak sunuyordu. Savaş yaraları sağlıklı Yahudiler üzerinde oluşturuluyor ve bu yaralarda streptokok; tetanoz ve gazlı kangren infeksiyonlarının gelişmesi sağlanıyordu. Yaranın iki yanındaki damarlar bağlanarak anaerob ortam yaratılıyor ve oluşan infeksiyonun sulfanilamidle tedavisi deneniyordu.
Tüberküloz deneyleri:Nazi doktorlar tüberküloza doğal bağışıklık olup olmadığını saptamak ve aşı geliştirmek amacıyla da deneyler düzenlediler. Dr. Heissmeyer, tüberkülozun bir infeksiyon hastalığı olduğuna dair yaygın inanışı çürütmeye çalışıyordu. Dr. Heissmeyer�in iddiası bu gibi infeksiyonlara Yahudiler gibi aşağı ırklar tarafından daha kolay yakalanıldığıydı. Heissmeyer, canlı tüberküloz basilini deneklerinin akciğerine injekte ediyordu. Ayrıca deneylerinde kullandığı 20 Yahudi çocuğun lenf nodlarını da çıkartmıştı. Yaklaşık 200 yetişkin Yahudi bu deney sonucu ölürken, söz konusu 20 çocuk Bullenhauser Barajı�nda, Heissmeyer�in deneylerini yaklaşan müttefik kuvvetlerinden gizleme çabaları nedeniyle asılarak öldürüldü.
Zehir deneyleri:Buchenwald�de bir araştırma ekibi fenol, benzin ve siyanür injeksiyonuyla Rus mahkumlar üzerinde infaz denemeleri yaptılar. Deneylerde deneklerin ölüm hızları ölçülüyordu.
Yara deneyleri:Himmler, SSaskerlerinin savaş alanlarında hemoraji nedeniyle öldüklerini görünce, Dr. Rascher�e Alman birliklerine savaş alanına gitmeden önce kullanmaları için koagülan geliştirmesini emretti. Dr. Rascher kendi geliştirdiği koagülanların, Dachau krematoryumunda canlı ve bilinci açık mahkumlarda yaptığı amputasyonlar sırasında görülen kanamalar üzerindeki etkisini araştırdı. Ayrıca Ravensbrueck toplama kampında kurbanların ampute kol ve bacaklarını birbirlerine transplante etme gibi girişimlerde bulunuldu.
Suni döllenme deneyleri:Ünlü 10. Blok deneyleridir. Himmler, Dr. Carl Clauberg�in üst düzey bir SSsubayının infertil karısını tedavi ettiğini duyunca etkilenir ve Dr. Clauberg�i Auschwitz�de çalışmak ve 10. Blok�ta bir laboratuvar kurmak üzere görevlendirir. 10. Blok�ta çoğunluğu daha önce doğum yapmamış 20-40 yaşları arasındaki evli kadınlar toplanır. Kadınlar burada sürekli olarak öldürülme, kısırlaştırılma ve Clauberg�in tecavüzüne uğrama korkusuyla yaşıyorlar ve deneyler için özel olarak seçilmiş erkek mahkumlarla cinsel ilişkiye zorlanıyorlardı.
Kısırlaştırma deneyleri:Himmler�in asıl ilgisi kısırlaştırma üzerindeydi. Clauberg�i infertilite tedavisinin tam tersi üzerinde çalışmaya ikna etti. Clauberg tüm enerjisini kitle kısırlaştırması yöntemleri geliştirmeye yöneltti. Binlerce mahkumun genital organları, kısırlaştırma için en ucuz yolun bulunması için yapılan çalışmalarda sakatlandı. Naziler bu yöntemleri milyonlarca mahkuma uygulayabilmeyi umuyorlardı. Auschwitz�de uterus ve servikslerine kostik madde injekte edilerek kısırlaştırılmak istenen kadınlar korkunç ağrılar çektiler, şiddetli kasılma ve kanamalar yaşadılar, overlerinde iyileşmeyen inflamasyonlar oluştu. Erkeklerin ise testislerinde yüksek dozlarda radyasyon ışınlaması yapılıyor, daha sonra oluşan patolojik değişikliklerin incelenmesi için de testisleri çıkarılıyordu.
İkiz deneyleri:Bu deneyler Auschwitz�de Dr. Joseph Mengele tarafından yapıldı. Mengele�nin en �sevdiği� denekler Yahudi cüceler ve tek yumurta ikizleriydi. Dr. Mengele�nin Nazi ideolojisinin saf Aryan ırk düşüncesinden kaynaklanan saplantıları onu üreme ve çoklu doğumlarla ilgili sırları çözmeye yöneltiyordu. Amacı Aryan ırkın çoğalmasını ve dünya nüfusuna hakim olmasını sağlayacak yöntemler geliştirmekti. Bu amaçla kullanılan 1000 çift ikizden 200 çift hayatta kalabilmiştir.
Yahudi iskeletleri koleksiyonu:Dr. August Hirt, Strasburg Üniversitesi Anatomi Profesörüydü. �Nesli tükenmiş Yahudi ırkına�adanmış bir müze için Yahudi kafatasları ve iskeletlerinden oluşan büyük bir koleksiyon oluşturmak istiyordu. 1943�de bu amaçla Natzweiller toplama kampında gazlanarak öldürülen 115 kişi Strasburg Üniversitesi Anatomi bölümüne gönderilmiştir.
Nazi doktorların 2. Dünya Savaşı boyunca gerçekleştirdikleri insan deneylerinden bazıları böyle özetlenebilir. Ayrıntılarını yazarken/okurken bile dehşet içinde kaldığımız bu �bilimsel araştırmalar� da geride bırakmak üzere olduğumuz binyılın �tıbbi�olguları arasında yer alıyor. Aslında ortaçağ engizisyonundan kızılderili soykırımına; cadı avından diktatörlüklere ve kanlı savaşlara kadar 2. Binyıl acımasız vahşet sahnelerinden geçilmiyor. Ama Nazi döneminin ve yüzyılımızda yaşanan diğer faşist dönemlerin ayırıcı yanı, herhalde bugün bir parçası olduğumuz �çağdaş uygarlığın�bir aşaması ve ürünleri olması.
Daha �temiz� bir geleceğe ve �insani� bir tıbba ulaşmak için sadece yarım yüzyıl önce yaşanan tüm bu olayları da unutmamak gerekiyor.



(Nevzat Eren�in �Çağlar Boyunca Toplum, Sağlık ve İnsan� adlı kitabından alınmıştır.)

Salerno okulu
OrtaçağAvrupası�nda çağdaş hekimliğin temellerinin atılmasında büyük katkıları olan bazı tanınmış tıp okulları vardı. Salerno Okulu�nun İslam Hekimliği ile Ortaçağ Hekimliği�nin etkileşimi sonucu oluştuğu biliniyor. Okulun en görkemli dönemi haçlı savaşları dönemine (M.S. 1096-1270)rastlamaktadır. Bu okulun ilk kez ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Söylenceye göre Yahudi Elinus, Yunanlı Pontus, Arap Adale ve Latin Salernus birleşip okulu kurmuşlardır.
Salerno Okulu�nun özgün yanı, bilinen kadın hekimlerin ilk kez burada yetişmiş olmasıdır.
Bu okulun üyelerinden Archimatheus �Hekim Vizitesi(Adventu Medici)�adında bir yapıt yazmıştır. Yapıt, bu çağ hekimliği ve uygulamaları konularında ilginç bölümler içermektedir. Aşağıda bu yapıttan bir alıntı sunulmaktadır.
�Bir hastaya çağrıldığınız zaman kendinizi Tanrı�ya, Thobias�a yol gösteren meleklere emanet ediniz. Yolda giderken sizi çağıran kişiden olabildiğince bilgi alınız. Öyle ki, hastanın nabzından birşey anlamayacak olursanız, yolda aldığınız bilgilerle O�nu şaşırtabilesiniz. Böylece hastanın güvenini de kazanabilirsiniz. Hastanın yanına varınca oturup bir şey içiniz. Gerek görüyorsanız evin güzelliğini, ev sahibinin eli açıklığını övünüz. Hastalığa ilişkin görüşünüzü açıklamada ivedi davranmayınız. Çünkü, görüşünüzü ne denli geç söylerseniz, hasta yakınlarının size borcu o denli çok olacaktır. Yemeğe çağrılırsanız size gösterilmedikçe sofrada birinci yeri almayınız. Hastanızın durumunu sık sık sorunuz, yemek nedeni ile hastayı yüzüstü bırakmayınız. Ayrılırken size gösterilen kibarlıktan ötürü teşekkür ediniz.�

kolera günleri
(Nevzat Eren�in �Çağlar Boyunca Toplum, Sağlık ve İnsan� adlı kitabından alınmıştır.)
XIX�uncu yüzyılda kolera ticaret yollarını izleyerek bayrağını 4 kez dünyanın dört bucağına dikti, 4 pandemi yaptı. Hindistan�da 1811-1817 yıllarında artmaya başladı. İngilizler hastalığı 1818 yılında Batı Hindistan ve Seylan�a taşıdılar. Sonra, doğu ve batı yönünde ilerleyerek, tüm dünyaya yayıldı. Böylece ilk pandemi 1826�dan 1837�ye dek sürdü. 1829-1830 yıllarında Polonya, Sibirya ve Rusya�ya ulaştı. 1831 yılında Çin�e atladı. Aynı yılda hastalık Almanya, İngiltere, Türkiye ve Afrika�yı da kaplamıştı. İngiltere�den Fransa�ya geçti.
1832 yılında deniz yolu ile Amerika Anakarası�na ulaşmıştı. New York ve Kanada�nın Quebec Bölgesi�nde salgın yaptı. Hastalığı New Orleans�a, 1833 yılında göçmenler getirdiler. Buradan, Misisipi Irmağı�nı izleyerek, bugünkü Amerika Birleşik Devletleri�nin her yanına yayıldı. Bu pandemide dünyada, en az 25 milyon kişinin koleradan öldüğü sanılmaktadır.
İkinci pandemi gene Hindistan�da başladı ve 1840-1862 yıllarında tüm dünyaya yayıldı. Bu ikinci pandemide ise en az bir milyon kişi öldü. Yalnız Fransa�da ölenlerin sayısı 150 bin dolayında idi. Amerika Birleşik Devletleri�ne atlayan hastalık en çok altın arayıcılarını tuttu. Böylece bu serüvenciler, temizlik kurallarına uymamaları nedeni ile, El Dorado�ya ulaşmak yerine, kolera nedeni ile öbür dünyaya ulaştılar.
Üçüncü pandemi 1863-1875 yıllarını tuttu. Dördüncü ve son büyük kolera pandemisi ise 1883 yılından 1894 yılına dek sürdü. 1883-1894 yıllarını kapsayan koleranın son ve dördüncü pandemisi sırasında Büyük Alman Bakteriyologu Robert Koch Mısır�da, 1883 yılında hastalığın etmenini (Vibrio cholerea)buldu. Koch, buluşunu kesinleştirmek için Kalküta�ya gitti ve ilk bulgusunu doğruladı.

cerrahi kimin?
(Nevzat Eren�in �Çağlar Boyunca Toplum, Sağlık ve İnsan� adlı kitabından alınmıştır.)
Ortaçağ tıbbında doktorların çoğu din adamı oldukları için �Ecclesia abhorret a sanguine (kilise kan dökmez)�kuralına uyularak, 1163 yılında toplanan Tours Konsili�nce cerrahi hekimlerin elinden alındı. Cerrahi ve tıbbın ayrımı, Galenos zamanından beri vardı ve bu ayrım İslam hekimliğinin etkisiyle daha da genişlemişti. M.S. II�nci yüzyılda kan alımını berberler yapmaya başladı ve cerrahi kitapları kitaplıklardan yok oldu. 700 yıldan beri süregelen bu uygulamaya Tours Konsili resmi bir nitelik vermiş oldu. Böylece cerrahi; berberler, banyocular, cellatlar, domuz bakıcıları, her soydan gelmiş şarlatanlar ve bazı yalancı (sahte)hekimlerin ellerine bırakıldı. Ancak İtalya ve Güney Fransa�da bazı hekimler, cerrahi alanında çalışmalarını sürdürdüler. Lucca�lı Hugh ve öğrencisi Theodoric, anestetik olarak uyutucu sünger kullandılar. Tanınmış bir İtalyan Cerrah olan Bologna�lı Saliceto ise yakma (koterizasyon)tekniği yerine cerrahide bıçak kullandı (1277).

vurarak muayene (percussion)
(Nevzat Eren�in �Çağlar Boyunca Toplum, Sağlık ve İnsan� adlı kitabından alınmıştır.)

1761 yılında bir Avustralya�lı hekim, Leopold Auenbrugerr 95 sayfalık bir yapıt yayınladı. Yapıt, hastalara tanı koyma konusuna ayrılmıştı. Adı �Inventum Novum�(bir Yeni Buluş)idi. Vurarak (percussion)bedenin iç bölümlerinde neler olup bittiğini anlamayı amaçlıyordu. Bu yöntem günümüzde, fizik muayenenin 4 ana yönteminden birisidir. Dr. Leopold Joseph von Auenbrugger 1722 yılında, müzik tutkunu bir meyhanecinin oğlu olarak doğdu. Viyana�da, tanınmış fizyolojisi Gerard van Swieten�in öğrencisi oldu.
Diğer XVIII�inci yüzyıl hekimleri gibi, O da hastalarını yalnız iki yöntemle incelerdi. Hastanın soluklarını dinler, nabzına bakardı. Meyhanecinin oğlu von Auenbrugger, babasının ve diğer içkicilerin, içki küplerinin dolu olup olmadığını anlamak için, küplere vurup çıkan sesleri dinlediklerini, küpün verdiği sesin niteliğinden, boş ya da dolu olduğunu anladıklarını görmüştü. Von Auenbrugger böylece, akciğer boşluklarının hava ya da sıvı ile dolu olduğunu, dıştan akciğer üstüne vurup, çıkan sesin niteliğinden anlaşılabileceğini ortaya koydu.
Vurarak inceleme 1761 yılında, hekimlik uygulamasına, böyle, 95 sayfalık bir yapıtla girmiş oldu. Ancak, yöntemin diğer hekimlerce de kullanılması için 7 yıl geçmesi gerekti. Birçok meslektaşı da, meyhane kökenli bir buluş (!) nedeniyle, O�nu şiddetle kınadılar. 



Ara

Twitter'da İstanbul Tabip Odası