Hekim Forumu Sayı:142 Temmuz- Ağustos 2001

YÖNETİM KURULU�NDAN

Değerli meslektaşlarım,

2000-2001 döneminde istanbul Tabip Odası'nın yeni Yönetim Kurulu yapısıyla, yepyeni bir Hekim Forumu ile taze bir merhaba.

İstanbul Tabip Odası'nın 2001 seçimsiz Ara Genel Kurulu'nu takiben ilk Yönetim Kurulu toplantısında 3 üye istifa etmiştir. Yönetim Kurulu üyesi olarak verdikleri hizmetler için kendilerine teşekkür ederim. Boşalan üyelikler için yedek listeden sırasıyla davet edilen Dr. Cevat Bayrak, Dr. ibrahim Bozkurt ve Dr. Yeşim Erbil görev aldılar. Yeni Yönetim Kurulu üyelerimize görevi üstlenme sorumlulukları nedeniyle içtenlikle teşekkür eder, başarılı bir çalışma dönemi geçirmemizi dilerim.

Yönetim Kurulumuzda bir başka de-ğişiklik de Dr. Turgut Adatepe'nin Genel Sekreterlik görevini Dr. Rıfat Yücel'e devretmesidir. Bu de-ğişikliklerle, hoş bir tesadüf olarak, 1988 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde asistan iken istanbul Tabip Odasının temsilcili-ğini yapan 3 arkadaşımız, (Dr. Cevat Bayrak, Dr. ibrahim Bozkurt ve Dr. Rıfat Yücel) 13 yıl sonra Yönetim Kurulu üyesi olarak bir araya gelmiş bulunuyorlar. Halen asistanlık yapan meslektaşlarımızın da, önümüzdeki dönemlerde bayra-ğı bizlerden devralacakları inancıyla yeni arkadaşlarımız hakkında kısa tanıtıcı bilgiler vermek istiyorum.

Yeni Yönetim Kurulu üyelerimizden Dr. Cevat Bayrak, 1983 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu ve Radyodiagnostik uzmanı. 1988-1990 dönemi istanbul Tabip Odası Cerrahpaşa Tıp Fakültesi temsilcisi, 1998-2000 dönemi istanbul Tabip Odası Fatih bölgesi temsilciliğini yürüten arkadaşımız, aynı zamanda Özel Hekimlik Komisyonumuzun üyesi ve halen istanbul Tabip Odası Spor Kulübü Başkanı.

Dr. ibrahim Bozkurt 1984 Cerrahpaşa Tıp Falültesi mezunu. Aynı fakültede Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 1988'den 2000'e çeşitli dönemlerde istanbul Tabip Odası Cerrahpaşa Tıp Fakültesi temsilcisi olan arkadaşımız, İnsan Sağlığı ve Eğitim Vakfı'nın (İNSEV) kurucu üyesi ve AKUT Tıp Bölümü üyesidir.

Dr. Yeşim Erbil 1987 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu. Uzmanlık eğitimini tamamladığı istanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Doçent ünvanı ile Öğretim Üyesi görevini yürütmektedir. 1996-2000 dönemi istanbul Tabip Odası istanbul Tıp Fakültesi temsilcisi olan arkadaşımız, geçtiğimiz yıl Odamızın öğrenci bursları fonlarının düzenlenmesinde önemli katkılarda bulundu.

Üç Yönetim Kurulu üyemiz de, renkli kişilikleri, çalışma disiplinleri ve performansları ile çok kısa sürede Yönetim Kurulumuza taze bir soluk getirerek istanbul Tabip Odası'nın kurumsallaşmasında, temsiliyetinde, üyelerimizle başarılı bir iletişim ve işbirliği sağlamada önemli aşamalara imza atacaklarını gösterdiler. Bu nedenle kendilerine tekrar teşekkürü bir borç biliyorum.

Ülkemiz bir anlamda siyasi krizin temel teşkil ettiği ekonomik kriz ve politikaları ile dalgalanıyor. Bu dalgalanmaların nedeni ne olursa olsun, henüz tam olarak somut veriler elde edilmese de, sağlık sektörünün, dolayısıyla vatandaşlarımıza sunulan sağlık hizmetinin olumsuz bir biçimde etkilendiğini biliyoruz. Bu etkiler her geçen gün daha da derinleşebilir ve yeterince akılcı ve hızlı davranamazsak, çözümü çok zor olan sorunlar yumağı içinde kaybolabiliriz.

Koruyucu sağlık hizmetleri, tanı ve tedavi hizmetlerini sağlayan gereçlerin üretimi, satın alınmaları, hizmete sunulmaları direkt olarak etkilenirken, toplumda gelir düzeyleri, sosyo-kültürel düzeyler arasındaki uçurumların derinleşmesi, insanların alıştıkları yaşam standartlarını değiştirmek ve yeni koşullara sığmak için yaşadıkları kısıtlılıklar kısır döngüyü tamamlamaktadır. Bu koşullarda ulusal önceliklerin, toplumun geleceği adına çok doğru saptanarak korunması, yaşatılması ve geliştirilmesi gereklidir.

Dünya Sağlık Teşkilatının tanımladı-ğı ve bütün dünyanın kabul ettiği biçimiyle "sağlık, bedensel, ruhsal ve sosyal tam bir iyilik halidir". Sosyal tam bir iyilik hali, ancak iyi e-ğitim, iyi gelir, iyi kültürel donanım, eksiksiz bir güven ortamı gibi temeller üzerinde oluşacağına göre birincil ulusal önceliğimiz toplum sağlığı olmalıdır.

Ülkemizin bugünkü koşullarında toplum sağlığını korumak, yaşatmak ve geliştirmek için gerek kamu gerek özel sağlık sektöründeki tüm ulusal yatırımları, alt yapıyı, insan gücünü etkin bir biçimde bağdaştıracak, ulusal sağlık hizmeti rotasına sokacak "ulusal sağlık politikası" ivedilikle oluşturulmalıdır.

İstanbul Tabip Odası, bugünkü Yönetim Kurulu yapısıyla Toplum Sağlığı adına olumlu bir kuvvet olma potansiyelindedir. Odamızın, seçilmiş kurulları, komisyon ve çalışma gruplarında gönüllü çalışan hekimlerinin yanı sıra, 17 bin üyesiyle daha güçlü, Toplum Sağlığı adına işbirliğine hazır bir kuvvet olması biz hekimlerin elindedir.

Sağlıklı ve mutlu yarınlarda birlikte olmak dileğiyle,

Prof. Dr. Süha Göksel
İstanbul Tabip Odası Başkanı

EDİTORYAL
Merhaba,
1984 yılında �Bülten� adıyla yayına başlayan dergimiz 1990 yılında 38. sayıyla Hekim Forumu adını alarak ilk büyük değişimini yaşamıştı. 1992 krizi sırasında ekonomik zorluklar nedeniyle yayınına 6 ay ara veren dergimiz, 2001 yılının ilk yarısında benzer bir durumla karşılaştı. 1994 yılında, daha kaliteli bir kapak, daha nitelikli içerik ve daha fazla ilan şeklinde özetlenebilecek bir anlayışla ivme kazanan Hekim Forumu, elinize geçen 142. sayısıyla, yine önemli bir değişim ve atılım dönemine giriyor.

Hekim Forumu�nun çıkış amacı nedir? Bu, geçtiğimiz aylarda, epey tartışmak zorunda kaldığımız bir soru oldu. Hekim Forumu, öncelikle istanbul Tabip Odası�na üye 17 bin hekimin düzenli olarak buluştuğu tek ortak platformdur. Bu sayfalarda hekimler birbirlerinden haberdar olur, mesleki bilgi alışverişinde bulunur ve kendisini temsil eden örgüt olarak istanbul Tabip Odası�nın değişik alanlarda yaptığı etkinlikleri okur, takip eder, değerlendirir. Hekim Forumu�nu bu asli işlevine yeniden çekmek, ana hedefimiz olacaktır.

Bu sayımızda, 2000 Kasım�ından beri yaşamakta olduğumuz ve bir türlü bitmek bilmeyen ekonomik krizin sağlık alanındaki yansımalarını incelemeye çalıştık. Görünen o ki, ekonomik kriz ard arda gelen irili ufaklı birçok �alt-kriz� ile kronikleşiyor. Sonuçta herkes gibi, biz sağlık alanında çalışanlar da geleceğe dair umutlarımızı kaybetmemek, yeni umut kapıları aralamak istiyoruz. Diğer yandan istanbul Üniversitesi Rektörü Dr. Kemal Alemdaroğlu�nun da ilerleyen sayfalarda okuyacağınız saptaması gibi �böyle giderse� sağlık alanında zaten verimsiz bir tablo hakimken eskiyi bile arar hale gelme olasılığından kaygı duyuyoruz. Ekonomik krizle ilgili dosya sayfalarımızda, krizin sağlık ortamına yaptığı olumsuz etkilerin değişik alanlardan gelen rakamsal bilgileri yer alıyor. Ekonomik krizin SSK�ya etkilerini istanbul Bölge Müdürü Dr. Hikmet Çevik�le, özel sağlık kuruluşlarının durumunu da Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Mehmet Ali Aydınlar�la konuştuk. Genel olarak aldığımız cevapların geleneksel �olanaksızlık yakınmalarının� ötesine geçtiğini söyleyebiliriz. ilgiyle okuyacağınız bu söyleşiler muhtemeldir ki, önümüzdeki birkaç sene güncelliğini yitirmeden referans olmaya devam edecektir.

Adli tıp prosedürü, hekimlerin çoğunu yakından ilgilendirmektedir. Adli Tıp Kurumu Başkanı Dr. Oğuz Polat�ın ayrıntılı ve güzel yazısını iki bölüm halinde yayınlayacağız. Konuyu bilmek isteyen herkes için faydalı olacağını düşünüyoruz.

Uzun seneler boyunca Sağlık Bakanlığı�nın çeşitli kademelerinde hizmet vermiş, olaylara, değişimlere ve sonuçlara bizzat tanıklık etmiş olan Dr. ilhan Doğan, Sağlık Ocaklarının 40 yıllık serüvenini yazdı. Yazısının içinde herkes kendinden bir şeyler bulacaktır.

Çanakkale�de tamamı şehit düşen, birinci sınıf tıp öğrencilerinden oluşan tıbbiye bölüğünün hikayesini birkaç sene önce Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Oditoryumu�nda hocam Dr. Cengiz Kuday�ın ağzından, onun mükemmel sunumuyla öğrenmiştim. Boğazım düğümlenmiş, gözlerim yaşla dolmuştu. Kendisi bizi kırmayarak bu destansı hikayeyi dergimizde yayınlanmak üzere, kendine özgü üslubuyla yeniden kaleme aldı. Kaçırılmaması gereken bir yazı olduğunu belirtmeden edemeyeceğim.

Hekim Forumu�nda �işimizin� dışında, gündelik hayatımızın içinden konuları da bulabileceksiniz. Hürriyet Yazarı Tuğrul şavkay�la yaptığımız söyleşi, �yemek kültürünün� biraz ötesine geçiyor ve bugünün hızlı yaşamıyla küresel dönüşümlerin sorgulamasına varıyor. ilgiyle okuyacağınızı sanıyoruz.

Bu sayımızla birlikte elinize geçecek insertler, reklam mahiyetindedir. Hekim Forumu�nun yeni yayın döneminde odamıza yüklediği maliyeti azaltmak için reklam almak üzere kolları sıvadık. Umarız bundan sonraki sayılarda Hekim Forumu Dergisi, istanbul�da, odamıza kayııtlı 17 bin hekime ulaşan bir reklam mecrası olarak da hak ettiği ilgiyi görür!

Kapakta gördüğünüz Plutzer ödüllü fotoğraftaki buzdağı, sadece ekonomik krizin görülmeyen boyutlarını değil aynı zamanda sahip olduğumuz toplumsal potansiyeli de simgelemektedir.

Yaşadığımız zorlu günleri hep birlikte atlatabilme inancıyla önümüzdeki sayıda buluşmak üzere,
Dr.Cevat Bayrak

KRİZ DOSYASI

Sağlığımız artık tamamen bozuk!

Tıp Fakülteleri tedavi ettiği hasta sayısını azaltıyor !
istanbul'daki Özel Hastanelerin Yarısı SATILIK !

Üst üste gelen krizler sonucunda sağlık alanında büyük sıkıntılar yaşanıyor.
istanbul Tabip Odası�nın yaptığı araştırma, görünen buzdağının altında geleceğimizi ipotek altına alan korkunç bir tablonun bulunduğunu gösteriyor...

Kasım 2000 ve şubat 2001 krizleriyle sağlık alanında büyük sıkıntılar yaşanıyor. Özel Sağlık Sektörü krizden en çok etkilenenlerin başında geliyor. Özel hastaneler, özel tanı ve tedavi merkezleri ile özel muayenehaneler kapanma tehlikesi ile karşı karşıya. Dövizle dışa bağımlı cihaz ve sarf malzemesi kullanan özel sağlık kuruluşları ya açıktan ya da el altından satışa çıkarıldı. Bir çoğu yeni sermayedar arıyor. "Sağlık Kuruluşları Derneği" Başkanı Mehmet Ali Aydınlar bu durumu, "satılık hastane çok ama alan yok" diye özetliyor.

YÜK ARTIYOR
Kamu sağlık kuruluşlarının da bu krizde zor durumda kaldığı anlaşılıyor. SSK Bölge Müdürü Dr. Hikmet Çevik, ekonomik krizden kurum olarak şimdilik etkilenmediklerini söyledi. SSK'nın zaten kapasitesinin çok üzerinde bir poliklinik hizmeti verdiği biliniyor. Çevik, "bu ekonomik kriz birinci basamak sağlık hizmetlerinin önemini hepimize bir kez daha hatırlattı. Önümüzdeki dönem birinci basamak gerçekten hak ettiği yere gelecektir. Bu konu bütün kamu yöneticilerinin gündemine oturmuştur" dedi. Birinci basamağın yükünün ciddi şekilde arttığı gözlenirken, hizmet talebindeki artış, sağlık hizmeti sunumu organizasyonunda var olan kronik sorunları derinleştiriyor. Kamu hastanelerinin teknolojik kapasitesinin sınırlı olması, en temel ilaç ve tıbbi malzeme stoklarının olmayışı, altyapıdaki yetersizlikler kriz döneminde daha da büyük sorunlar yaratıyor. Kamu sağlık kuruluşlarımızın altyapı, insan gücü ve kaynak eksiklikleri ile organizasyon sorunları, artan talep karşısında daha da büyüyor. Çok küçük bir azınlık son derece pahalı olan yoğun bakım giderlerini karşılayabilir durumda. Yoğun bakım yatak kapasitesi zaten sınırlı olan kamu kuruluşlarımız, artan talebe cevap veremiyor.

ÜNiVERSiTELER DE ZORDA
Bu kriz, özellikle döner sermaye gelirleri ile yaşayan devlet ve üniversite hastanelerini derinden etkiledi. istanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, "Üniversitenin bu krizi aşması zordur" şeklinde konuştu ve kendilerine mali özerklik verilmesini talep etti.
Alemdaroğlu, bu kriz nedeniyle tedavi ettikleri hasta sayısını azaltacaklarını belirterek "bu şartlarda biz ancak yarı hizmet verebiliriz, sağlık hizmetinde böyle bir şey olamayacağına göre tek yapabileceğimiz hasta sayısını azaltmaktır" dedi. Kriz ortamında kamu hastanelerine ciddi bir talep artışı olduğu da biliniyor. Alemdaroğlu "iki Tıp Fakültemizin hasta sayısını azaltması aslında ülkemize çok büyük zarar veren bir durumdur ve bizim şu andaki en büyük sıkıntımız budur" diyerek, bir anlamda çaresizliğini dile getirdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi�nde kliniklerin çoğunda bazı servislerin hizmete kapatıldığı haberi istanbul Tabip Odası�na ulaştı. Hekimlerin aldıkları ücretle geçinmelerinin mümkün olmadığını da belirten Alemdaroğlu, "Bir asistanın maaşı 200 dolar seviyesindedir. Bu rakam bir kişinin bir zamanlar söylediği gibi �benim memurum işini bilir� anlayışının sürmesi demektir" diyerek tepkisini belirtti.

HASTA SAYISI AZALDI
1 ay önce istanbul'daki özel hastaneler, poliklinikler, laboratuarlar ve görüntüleme merkezlerine istanbul Tabip Odası�ndan bir form gönderilerek, yaşadığımız ekonomik krizden ne oranda etkilendikleri soruldu. Bu özel merkezlerin tamamının geçen yıla göre hasta sayılarının %50-70 civarında azaldığı öğrenildi. Özellikle son 3 ay içinde krizden ağır bir şekilde etkilenen bu merkezlerin hasta ücretlerine zam yapamadığı da başka bir gerçek. ilginç bir istatistik de, istanbul Tabip Odası Hekimlik Uygulamaları Bürosundan geldi. Tıbbi tanıtım ihlallerinde geçtiğimiz yıllara göre iki misli artış yaşanıyor. 2001 Haziran ayında hakkında soruşturma açılan özel bir polikliniğin sorumlu hekiminin savunması özetle şöyle: "... el ilanımızın Tıbbi Deontoloji tüzüğüne aykırı olduğu tespit edilerek hakkımızda soruşturma açılmıştır. Bilindiği gibi ülkemiz çok zor ekonomik darboğazdan geçmekte olup belki de bu ekonomik krizden en çok zarar gören ve etkilenen özel sağlık kuruluşlarıdır. Her sektör verdiği hizmete zam yaparken maalesef sağlık hizmetleri gitgide ucuzlamakta, ayakta kalabilmek ve doktorluk mesleğini devam ettirebilmek için Tanıtım ve Reklam kaçınılmaz hale gelmiştir. Halk günleri, kampanyalar vs. hergün hemen hemen tüm özel sağlık kuruluşları tarafından uygulanmaktadır.�

MUAYENEHANELER KAPANIYOR
istanbul Sağlık Müdürlüğünden aldığımız verilere göre 2001 yılının ilk 5 ayı içerisinde kapanan özel muayenehane sayısı 141. Halbuki 2000 yılının ilk 5 ayında 77 özel muayenehane kapanmıştı.
Özel Sağlık Sektöründe çalışan hekimlerin durumu da oldukça belirsiz. Uzun süredir maaşlarını alamayan hekimler şimdi de işsiz kalma sıkıntısı içindeler. Özel hastanelerin büyük bir bölümü çalışan hekimlerin maaşlarını bazen 5-6 aylık gecikmelerle ödüyorlar. Tazminatsız işten çıkarmalar, ücretlerde sınırlandırmalar artık hekimlerin günlük yaşamının bir parçası oldu. 2001 yılının ilk 5 ayında özel hastane ve polikliniklerde çalışan 104 hekimin işine son verildi. Dövizle yatırım yapan, dışa bağımlı cihaz ve sarf malzemesi kullanan sağlık merkezlerinin sorunları daha da büyük.
Özel sağlık sektöründe istihdam daralması kaçınılmaz görünüyor. Son yıllarda ücret ödemelerinde zaten yaşanan sorunlar; haberli habersiz işten çıkarmalar, tazminat ödenmemesi, ücretlerde sınırlamalar, sıfır zam teklifleri ile yaygınlaşıyor.

Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Mehmet Ali Aydınlar

�Kriz, tuz biber ekti!�
istanbul'da 136 tane özel hastane var, bunların önemli bir kısmı krizden önce de zor durumdaydı, kriz de bunun üzerine tuz biber ekti diyebiliriz...

Türkiye gelişmekte olan bir ülke, siz Türkiye'de özel sektör sağlık sorununu çözer derseniz bu bir hayal, özel sektör bunu çözemez, ama Türkiye'nin bir şeye karar vermesi lazım. Bu işi özel sektörle mi yapacak yoksa kamu sektörü ile mi yapacak?

�Eğer Ekim ayından itibaren ekonomik büyüme gerçekleşmezse,
hastanelerin çok önemli bir kısmı maalesef kapanacaktır ama diğer sektörlerde de çok ciddi kayıplar verilecektir.�

Son ekonomik krizin sağlık ortamına etkisi ne oldu?
Sağlık sektörü tamamen dışa bağlı bir sektör. Teknolojik yatırımların tamamına yakını yurt dışından ithal ediliyor, sarf malzemelerinin de önemli bir kısmı yurt dışından geliyor, dolayısıyla dövize bağlı... fakat biz bu kriz döneminde bunları fiyatlara yansıtamadık, Tabip Odasının asgari ücreti açıkladığı 1 Temmuz'a kadar biz zam yapamadık, niçin yapamadık? Zaten toplumun satın alma gücü de yok, toplum fakirleştiği için, özel sektörden kim hizmet alacak? Özel Sağlık Sigortası olanlar alıyor, parası olan alıyor, bir de Kalp Damar Cerrahisi gibi özelliği olan bir konuda kamu özel sektörden hizmet satın alıyor. Özellikle Kardiyolojide kamunun yükünü özel sektör taşıyor, şimdi böyle olunca satış fiyatlarınızı arttıramıyorsunuz. Zaten ciddi bir rekabet var sektörde, istanbul'da 136 tane özel hastane var, bunların önemli bir kısmı krizden önce de zor durumdaydı, kriz de bunun üzerine tuz biber ekti diyebiliriz...

Bu hastaneler ne durumda? Yarısının satışa çıkarıldığı, yeni sermayedar aradığı söyleniyor?
Bir defa 1930'lu yıllarda çıkan yasa ile yönetiliyoruz, Türkiye'de planlama diye bir şey yok, herkes Sağlık Bakanlığı�nın yönetmeliğine göre merdiven genişliği şu kadar olursa, koridor genişliği bu kadar olursa hastane kurabilir... Bunun içindeki cihaz ve ekipmanı, tıbbi kadroları denetleyen hiçbir kuruluş yok, eğer siz bu metreleri tutturabiliyorsanız ruhsat almanızda bir sakınca yok... Bir de planlama yapılmıyor, yani şu şehre, şu vasıfta, şu kadar yatak gerekir diye bu ülkenin bir planlaması yok... Biz tek yönlü bir toplumuz, birisi bir işe girdiği zaman orası iyi çalışıyorsa herkes o işe giriyor, neticede sektörle ilgisi olmayan insanlar yatırım yapmaya başlıyorlar, yurt dışından ikinci el cihazlar ülkeye girmeye başlıyor, bu yatırımı yapanlar dövizle borçlanıyorlar ve ödemede zorlanıyorlar ve bu sefer hastaneler satışa çıkıyor, bana göre özellikle yaz boyunca daha belirgin olarak ortaya çıkacak ve bu sürede kapanacak özel hastaneler olacaktır, satılık hastane çok ama alan yok...

Kaç tane hastane satılık durumda?
Tam sayıyı bilmiyorum ama yarısına gitseniz, teklif etseniz alabilirsiniz. Satmayı düşünmüyorsa bile, satıyorum demese bile teklif ederseniz alırsınız.
Küçük ve orta ölçekli sağlık kurumlarının kriz dolayısıyla kapanması için neler düşünüyorsunuz?
Kamu 30 yıldır istanbul'a bir yatırım yapmamış, yani devletin 30 senedir kurduğu bir tane hastane yok, peki 30 yılda istanbul ne kadar büyümüş? Peki buralarda yaşayan insanlar sağlık hizmetini nereden alacak? Kamu yatırım yapmadığına göre, yatak sayısı yeterli, olmadığına göre bu boşluğu kim dolduruyor? Özel sektör dolduruyor. Ama özel sektör de bana göre hem planlamadan yoksun, hem nitelik denetimi yok, sınıflandırma yok sağlık kuruluşlarının arasında... Bence sınıflandırılması, kategorize edilmesi lazım ve bunların yapabileceği işleri belirtmek lazım... Özel sektör bu boşluğu dolduruyor dedim, peki bunlar kapanırsa ne olur? Yazık olur, bu paraların hepsi, bu yatırım bedelleri genelde yabancılara transfer edilmiş durumda, dolayısıyla bunları yaşatmanın yolu varsa mutlaka yaşatmak lazım...

SSK Bölge Müdürü ile yaptığımız görüşmede şöyle bir tespit yaptı: "Sağlıktaki bu boşluğu özel sektör dolduramaz, bunu ancak kamuyu genişleterek yapabiliriz. Özel sektör ancak belli geliri olan bir kesime hizmet verebilir" dedi
Bence SSK'nın ne olduğunu iyi düşünmesi lazım. SSK bir sigorta sistemi midir, yoksa tedavi hizmeti veren bir kurum mudur? Bence SSK finansmanı sağlayan bir sigorta kurumu olması lazım. Hizmeti üretenle finansmanı sağlayan aynı kurum olamaz. Tabi Türkiye gelişmekte olan bir ülke, siz Türkiye'de özel sektör sağlık sorununu çözer derseniz bu bir hayal, özel sektör bunu çözemez, ama Türkiye'nin bir şeye karar vermesi lazım. Bu işi özel sektörle mi yapacak yoksa kamu sektörü ile mi yapacak? Eğer bu işi kamu ile yaparsa, o zaman özel sektör şunu yapmak durumunda: Onlarla yarışacak, onlardan daha kaliteli hizmet üretecek ki, daha iyi hizmet almak isteyen insanların geleceği merkezler olsun. Ama kamunun da alternatif sağlık hizmetleri sunmaya devam etmesi lazım. 30 senedir siz istanbul'da yatırım yapmayacaksınız, ondan sonra kamu bu işi çözer diyeceksiniz. Kamu bu işi çözemez. Niçin çözemez? Sağlık yatırımları çok pahalı yatırımlar, teknolojisi çok pahalı. Kendinizi yenilemeniz gerekir. Türkiye'nin bütçesi ortada, Türkiye bu bütçelerle bu sağlık yatırımlarını gerçekleştirebilir mi? Kesinlikle gerçekleştiremez. Bana göre SSK Emekli sandığı gibi kuruluşlar bedelini vererek her yerden hizmet satın alabilirler, bedelini ödeyemeyecek vatandaşın harcamasını da devlet üstlenir.

SSK yaklaşık 35-40 milyon vatandaşımıza sağlık hizmeti vermeye çalışıyor, özel sektör bu nüfusun ne kadarının ihtiyacını karşılayabilir?
şimdi özel sektörün de ülkenin sağlık sorunlarını üstlenebilecek kadar sermaye birikimi yok. Özel sektördeki sermaye birikimleri çok düşük, yani özel sektörün tek başına bunu çözmesi zaten mümkün değil. Türkiye'nin bir sağlık reformuna ihtiyacı var. Kamu kurumları öncelikle maliyetlerini iyi çıkarması lazım. Mesela bir ameliyatın maliyeti 100 milyon lira ise bunu ödeyip hastanın dilediği hastaneyi ve dilediği hekimi seçme özgürlüğünün tanınması lazım.

SSK Bölge Müdürü SSK'nın özel sektörden hizmet satın almasının daha pahalıya mal olacağını ve gerçekçi bulmadığını söyledi...
Ben geçen hafta sayın Bakanla beraberdim, Bakan özel sektörden hizmet satın almak istiyor. Hikmet bey bunu söylerken, maliyet biliyor mu? Bir apandisit ameliyatının SSK'ya kaç paraya mal olduğunu biliyor mu? Bilmiyor. Nasıl daha pahalıya mal oluyormuş? Amerika'da bir kalp cerrahisinin ortalaması 30 bin dolardır, Türkiye'de 2 bin dolara SSK'ya bu hizmeti veriyoruz. Bir de şu var, hastayı tedavi etmemiz lazım, bir hekim 100-150 hastayı muayene edebilir mi? Ama SSK'da ediyor. Ne demek bu? Muayene etmiyor demektir. Tedavi etmiyor demektir. Ezbere reçeteler yazılıyor.

Yabancı sermayenin özel sağlık sektörüne bir atağı olabilir mi?
Yabancı sermaye neticede kendi karını düşünecektir. Bu koşullarda, toplumun bu satın alma gücüyle özel sektörün para kazanması çok zor görünüyor. Biz hastaneleri A, B, C grubu diye ayıracak olursak, gerçek anlamda hizmet sunan hastaneler A grubu hastaneler, A grubu hastanelerden de satışa çıkarılacak olan yok.

İstanbul'da kaç tane bu A grubu hastaneler?
7-8 tane...

Krizle başı dertte olanlar öbür hastaneler galiba?
Diğerlerine göre daha birikimli, daha deneyimli, daha profesyonelce yönetilen A grubu hastaneler, diğer B ve C grubu hastanelere göre daha rahat diyebilirim.

Peki Sağlık Kuruluşları Derneği olarak bu krize karşı ne tür tedbirler alıyorsunuz?
Anadolu yakasındaki özel sağlık kuruluşlarına kriz yönetimleri ile ilgili Marmara Üniversitesinden bir hocayı getirerek bir sempozyum düzenledik. Krizde nasıl davranılması gerektiği konusunda kendi üyelerimizi aydınlatmaya çalışıyoruz, bizim elimizden gelen bu...

Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler işsiz kalıyor, büyük bir çoğunluğu maaşlarını alamıyor...
Bunları duyuyoruz, Allah'tan bizde öyle bir şey yok. Toplumun her kesimi bu işten etkileniyor. Mesela en çok etkilenen finans sektörü oldu, burada çok nitelikli elemanlar işsiz, bunun gibi hekimlerin de bu duruma gelmesi doğal ama bana göre krizden en az etkilenenler hekimler. Zor durumdaki hastaneler kendisi para kazanamazsa nasıl para versin? Belki ödemeleri aksatıyorlardır, bu yüzden hekimlerin sıkıntıda olması doğal ama şimdi ülkede sanayici sıkıntıda, serbest meslek erbabı sıkıntıda, işçi, işveren, memur, emekli herkes sıkıntıda yani bu krizi hep birlikte yaşıyoruz...

Bu krizle ilgili hesaplarınızı neyin üstüne yapıyorsunuz?
Maalesef bu kriz kronikleşmeye başladı. Her hafta bir kriz çıkıyor. Benim kişisel beklentim Ekim ayından itibaren büyümeye geçeceğimiz yolunda... ama eğer Ekim ayından sonra bu gerçekleşmezse hastanelerin çok önemli bir kısmı maalesef kapanacaktır ama diğer sektörlerde de çok ciddi kayıplar verilecektir.

Siz, Türkiye'deki özel hastanelerin, özel laboratuarların ve görüntüleme merkezlerinin içinde bulunduğu 450 üyesi olan bir derneksiniz ve üyelerinizin büyük bir bölümü bu ekonomik krizde ciddi tehlike altında, ne yapacaksınız?
Bizim liberal ekonomide yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok, biz sadece bu konuda özel sektörün pastasını nasıl arttırabiliriz, nasıl daha çok pay alabiliriz, bunu düşünüyoruz. Bütün branşlarda kamunun özel hastanelerden hizmet satın almasını sağlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparsak gerçekten pazar bir anda büyüyebilir. Bu hastanelere de ciddi bir kaynak gelebilir.

Dr. Turgut Adatepe

150 Yıllık Kriz...

İstanbul Tabip Odası 2000-2001 dönemi Genel Sekreteri Dr. Turgut Adatepe�nin bugünkü ekonomik krize
tarihsel bir perspektiften baktığı Ara Genel Kurul konuşmasını özetleyerek yayınlıyoruz

1946 yılında Meclis Kürsüsünden
14. Hükümet Programını okuyan Başbakan�dan:
�Arkadaşlar, şimdi ben bu yüksek kürsüden sizin namınıza Cumhuriyetçi ve Demokrat Türkiye'nin, Demokrat ve Cumhuriyetçi Amerika'ya selamlarını, sevgilerini ve saygılarını gönderiyorum...�

"Türk ekonomisi 1990'lı yıllardan itibaren sıklaşan aralıklarla ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmaktadır."
Devlet Bakanı Kemal Derviş tarafından açıklanan programdaki bu sözler acaba doğru mudur? Dış borç yükünün tarihi bu kadar yeni midir? Toplum hafızası balık hafızasına dönüştüğü için krizin tarihi 90�ların başlangıcı olarak düşünülebilir. Ama elbette ki değil.

1838 Ticaret Sözleşmesi ile, çeşitli devlet tekelleri ve ihraç yasakları kaldırılır. Mustafa Reşit Paşa tarafından imzalanan bu sözleşme ile iç pazarın kapıları Avrupa Kapitalizmine açılır. Peki bu anlaşma sağlık alanına nasıl yansımıştır? O tarihlerde topraklarımızda veba salgını vardır. 9 Mayıs 1838�de Ser-etibba Abdülhak Molla Efendi'nin başkanlığında Meclis-i Tahaffuz (Karantina Meclisi) kurulur. Artık toplum sağlığı alanında ilk ciddi adımlar atılmaya başlanmıştır. Ancak sanılanın aksine, Avrupa ülkeleri vebaya karşı mücadeledeki bu reformu desteklememiş, tersine kuşkuyla bakmıştır. ingiliz Ticaret Odası, bu sağlık yapılanmasının ingiliz Ticareti üzerine bindirdiği ağır yükü ileri sürerek Dışişleri Bakanlığından istanbul'daki bu girişimlere müdahale etmesini ister.

1854 yılından itibaren Türkiye'yi hızla iflasa götüren Osmanlı yöneticileri Avrupa Banka ve mali kuruluşlarından defalarca borç alırlar. Fransız ve ingiliz sermayedarları 1863'de kurdukları Osmanlı Bankası vasıtası ile para basma imtiyazını dahi ele geçirirler. 1874 yılında devletin geliri 25 milyon, o yıl ödenmesi gereken borç ve faizler ise 13 milyon altın liradır. Ayrıca 17 milyon liralık kısa vadeli borç vardır. Osmanlı hükümeti, 1875 Ekim ayında borçlarını ödeyemeyeceğini açıklar. Bunun üzerine batılı güçler siyasi ve askeri baskılara girişirler. Bütün bu baskıların sonucunda, 1881'de şimdiki istanbul Tabip Odasının karşısındaki binada Düyun-u Umumiye idaresi kurulur. Batılı devletler tarafından yönetilen bu kurum Türkiye'nin en önemli gelir kaynaklarına el koyar.

Osmanlının bu dönemdeki halini Mustafa Kemal 1923 yılında şu sözlerle anlatır:
"Bir devlet ki, tebaasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki, gümrükleri için vergi muamelesini ve diğer şeyleri düzenlemek hakkından men edilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerinde yargı hakkını tatbikten mahrumdur, o devlete müstakil denilemez. Osmanlı ülkesi, ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti esir vaziyetine getirilmişti."

Sultan Abdülhamit'in padişah olduğu bu dönemde ilk olarak tıbbiyeliler bu baskıcı rejime karşı örgütlenmeye başlarlar. Bu örgütlenmeler sonucunda ittihat Terakki Cemiyeti doğar. Tıbbiyeliler çeşitli eylemleri nedeniyle Taşkışla Harp Divanında cezalara çarptırılırlar. 1897 yılında Trablus'a sürgün edilen 74 kişiden 29'u Tıbbiyelilerdir. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı imparatorluğunun parçalanması ve uzun savaş yıllarında salgın hastalıkların artması, Çanakkale Savaşında yurtsever 1. sınıf Tıbbiyeli öğrencilerin tamamının şehit olması ve 6 yıl sonra hiç mezun verilememesi, işgal altındaki istanbul'da, 14 Mart 1919'da Tıbbiyelilerin ilk defa Tıp Bayramını kutlayarak işgale karşı tepkilerini Fevzi Paşa, Ömer Besim, Akil Muhtar gibi hocalarımızla beraber dile getirmeleri de tarihimizde yaşadığımız önemli olaylardır.
O dönemde yaşanan krizden ve sağlık çıkmazından kurtulmanın en önemli adımı ise Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıdır. içlerinde Dr. Refik Saydam ve Dr. ibrahim Tali Öngeren'in de bulunduğu Kurtuluş Savaşımızın kurmayları, sadece o dönemde memleketi kurtarmakla kalmazlar, bize bugünler için de ışık tutarlar.

Tarihi olayları en iyi izleyebildiğimiz bölüm, devleti yönetenlerin iktidar �yol haritaları�nı anlattığı hükümet programları ve buna bağlı uygulamalarıdır. Cumhuriyetimizin ilanından sonra başlayan sağlıkta atılım yıllarının en güzel ifadelerinden biri Dr. Refik Saydam Hükümet Programında vardır. Başbakan Refik Saydam Meclis Kürsüsünden şunları söyler:
�Cumhuriyetin teessüsünden beri memlekette yepyeni bir devlet sıhhıyeciliği kurmak ve halkın hayatını korumak gayesi ile takip edilen program dahilindeki çalışmalara devam olunacaktır.�

Devlet Sıhhıyeciliği. işte bu kavram bize yol gösteren, ışık tutan bir kavram olur. Ancak, ne yazık ki, yıllar sonraki Cumhuriyet Hükümetlerine bir şeyler ifade etmez. 1937 yılında 9. Cumhuriyet Hükümeti Programındaki �Sağlık işleri milli meselemizdir� yaklaşımı yıllar geçtikçe terk edilir.

Başbakan Adnan Menderes 19. Hükümet Programını Meclis Kürsüsünden okurken şunları söyler:
�Sıhhat işlerimizin hatta komşu memleketlere nispetle ne derece ihmal olunduğu ve hususiyle köylümüzün sağlık meselesi hakkında hemen hiçbir şey yapılmadığı acı bir hakikattır.�

Yıllar içinde Hükümet programlarında sağlık konusu bir cümleyle geçiştirilir hatta bazı programlarda hiç yer almaz. 27 Mayıs Devrim Hükümeti Programında ise nispeten kapsamlı bir sağlık programı vardır. Ancak sonraki hükümet programlarında sağlıkla ilgili ciddi şeyler söylenmez. Oysa, memleketin sağlık sorunları çığ gibi büyümektedir. Nihayet Süleyman Demirel Başbakan olur ve Meclis Kürsüsünden 30. Hükümet Programını şu sözlerle bitirir:
�Cenab-ı Hak cümlemize yardımcı olsun.�

O tarihten sonra bütün programlar bu sözlerle bitirilir.
Tarih 12 Aralık 1979�dur ve Demirel Meclis Kürsüsünde:
�Sağlık Hizmetleri Tam Gün Yasası ile hançerlenmiştir. Cenabı Allah milletimizin yardımcısı olsun.� der ama bu duası tutmaz ve Darbe olur.

Evet, darbe olur ve halkımız Turgut Özal'ı tanıma fırsatı bulur. Özal�ın 45. Hükümet Programınında şu söz vardır:
�Özel Sağlık Müesseselerinin kurulmasını teşvik edeceğiz.�

47. Cumhuriyet Hükümeti�nin yani 1990 yılının Başbakanı Yıldırım Akbulut'tur:
�Herkese bir yabancı dil öğretmek hedefimizdir.� Bunun üzerine konuşmanın devamını takip etmek çok kişiye nasip olmaz. Ama sağlıkla ilgili bölüm virgülüne kadar Özal'ın programının aynısıdır.

Tansu Çiller 50. Cumhuriyet Hükümetinin Başbakanı olarak kürsüye çıkar, programı okur ve Refik Saydam'ların Devlet Sıhhıyeciliği anlayışı yerle bir olur.
�Devletin sağlık tesislerine ve hastanelerine doğrudan subvansiyon uygulamasına kademeli olarak son verilecektir.�

Bütün bunlara rağmen, kelimesi kelimesine bizi en çok rahatsız eden cümleyi kurmak 53. Cumhuriyet Hükümeti Başbakanı Mesut Yılmaz'a nasip olur. Tarih 6 Mart 1996'dır:
�Sağlık Sigortası sisteminin yaygınlaştırılmasına paralel olarak Hastaneler özelleştirilecektir.�

54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan'ın Programının sağlık bölümü şöyledir:
�Özelleştirme şeffaflık ve kararlılık içinde gerçekleştirilecektir. Hastaneler özelleştirilecektir.�

Bundan sonra, günümüze kadar gelen Hükümet Programları bu kadar net ve sert anlatımlar içermemekle beraber, anlayış bakımından çok farklı değildir.

işte �ekonomik krizlerin� sağlık alanına yansımasının 150 yıllık özeti...
Peki şimdi ne olacak? Koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik verilen, kamusal projelerin temel alındığı gerçekten ulusal bir sağlık politikası ile bu krizden çıkacağız. Tabip Odalarının, yıllardan beri ısrarla savunduğu temel sağlık politikalarının yaşama geçeceği günler yakındır.


Dr. Fatih Altınöz
Kriz Beyaz Yakalıları vurdu...

20 yıldır Türkiye�de doktorların konumu sürekli değişti.
20 yıl önce Tıp Fakültesinden genç bir doktor olarak heyecanla çıkanlar,
şimdi hayata nasıl bakıyor; mesleğini nasıl algılıyor. Doktorluk, bildiğimiz sosyal
statüsünden son krizle neler kaybetti? Psikiyatr Dr. Fatih Altınöz�e sorduk.

�Asıl silleyi beyaz yakalı olup da belli tüketim alışkanlıkları olan, belli zevkleri olan, belli bir eğitim almış kişiler yedi. Orta sınıfın giderek aşağı seviyelere çekilmesi bu krizin asıl ağır bedeli olacak gibi görünüyor. Yüksekte birileri kalacak, kalan herkes aşağıda...�

Doktorların son 20 yıllık kişisel tarihine bakınca neler görünüyor?
20 sene öncesinde tıp fakülteleri lisede iyi eğitim görmüş, parlak derecelere ulaşmış, aklı başında insanların rağbet ettiği okullardı. Sosyal prestiji açısından, ekonomik getirisi açısından... Herkesin de bildiği gibi, çalışkan talebelerin birinci tercihleri çoğu zaman tıp fakülteleriydi. 12 Eylül aslında bu konuda bir milat oldu. Mecburî hizmet yasası çıktı. Okula girdiğinde böyle bir yasayla ilgisi olmayan öğrenciler, okulu bitirmelerine bir ay kala kendilerini bu yasanın mağdurları olarak buldular. Gidenlerin elinden o iki yıl boyunca ihtisasa başvurma hakları da alınmıştı.
Bu büyük bir kırılma yarattı, benim tanık olduğum kısmıyla ilgili olarak. Bir kere çok beklenmedik evlilikler oldu. Son sınıfa gelen kızların bir kısmı asistanlarla gezmeye başladı. Eş durumu tayinleriyle bulundukları yerden ayrılmamak amacıyla... Bir kısmı, öğrenciyken sevgili olanlar apar topar evlilik yapıp mecburî hizmete yalnız gitmeme yolunu seçti. Bir kısmı gittikleri yerde büyük yalnızlıklar çektiler, derin depresyonlara düşenler oldu. Oralarda da yine o yalnızlığı ve depresyonu bastırmak için apar topar evlenenler oldu ki, gördüğüm kadarıyla birçoğu çözülmüş durumda bunların.

Bu kırılmanın etkisi ne oldu?
Başlangıçta umdukları o sosyal prestijleri inanılmaz aşağılara çekildi. Doktorların kendi gelecekleriyle bağlantılarında büyük bir kırılma yarattı. Birtakım hayırlı sonuçları da oldu fakat bunu özgür irademizle seçmek isterdik, oysa bize dayatıldı. Velhasıl, 1980�den sonra toplumun bütün kesimlerinin yediği darbelerden bir tanesi de doktorların payına düştü. Bu doktorlar açısından mühendislere veya avukatlara göre çok daha ağır yaşandı, çünkü birdenbire hiç planlanmadık bir süreç başladı. Bir de mecburî hizmetten sonra ihtisasa da giremiyorsun hemen. iki sene yasak koydular. Orada dur öyle. E, durduğun sürece kitaplar da kapatılıyor. Zaten taze bilgiyle çıkanlar da bıraktı. Sonra bu gevşedi biraz. iki-üç sene içinde bu iki senede imtihana girememe durumu kalktı. Fakat şöyle bir şey vardır tıpta; ahbap-çavuş ilişkisi çok fazladır. Asistan olmak istediği yerin hocasıyla, oradaki birtakım elebaşılarla iyi ilişkiler kuranlar (bilimsel ya da meslekî yeterlilikten nasibini almış olması da gerekmiyor, hatta olmasa da olur, öbür ilişkiler geliştirildikten sonra), bu tarz bağlantılar çok işlevsel olduğu için, kendilerine bir yer buldular. Bir de devletin bir ihtisas sınavı vardı. Sonra nasıl olduysa bir merkezî sınav kondu, üniversiteye giriş sınavı gibi: TUS. Bu görece bir adalet sağlıyor. Yani çalışanın kazanma ihtimali daha fazla diğer yönteme göre çünkü diğerinde çalışmak, kazanma gerekçesi sayılmıyor. Bu da delindi. Bir kısım uyanıklar gitti, başka ülkelerde bir-iki sene gezdi. Belki çalışanlar da olmuştur, onların hakkını yemeyelim, ama çoğunlukla gezildiğini biliyorum. Sonra dönüp imtihansız, paraşütle uzmanlığa indiler.

Uzmanlaşmanın camiayi bir bütün olarak görülmekten çıkardığını söyleyenler var...
Tabii bu uzmanlaşma süreci genel olarak dünyada da işbölümünün gelişmesiyle eş-zamanlı gitti. Yani, matah bir şey midir uzman olmak? Kulak-burun-boğaz uzmanısın, gözden hiç anlamıyorsun. Ya da eskiden iç hastalıkları uzmanı vardı, şimdi karaciğerci ayrı, böbrekçi ayrı... Dolayısıyla yüzde göz var, onu biliyorsun; yan tarafta kulak var, ona diyorsun ki, �Yan taraftaki koridorda sağda onun uzmanı var, oraya git�. Ya da hasta senle görüşüyor, senin en doğal özelliğin hastanın insan olarak varoluşunu saygıyla karşılamak ve onun dertlerini dinlemek iken, hastaya ameliyat kararını ya da ağır bir hastalığı olduğunu söylemek için psikiyatrist çağırıyorsun. �Bunu o söylesin� filan... Böyle abuk sabuk bir uzmanlaşma var artık. Bunun sonu yok. şöyle bir şey: Bir dönüm toprağı yüzeyden bilmek yerine, o bir dönüm toprağın 1 santimetrekaresini magmaya kadar öğreniyorsun. Gerisinden hiç haberin yok, kör cahilsin.

Doktorluğun bildiğimiz tanımı mı değişti?
Eskiden doktorluk vardı ve kıymetli bir şeydi. Tabii bu durumun doğal sonucu tıp fakültesi bitirmekle yetinmemek olacaktı, öyle de oldu. Halbuki mahalle hekimliği bence en doğru uygulamadır. Orada doğan çocukları doğumundan itibaren takip eden, ailenin girdisini, çıktısını, sorunlarını iyi bilen, sağlık haritasını, geçmişini arşivlemiş bir mahalle hekimi bence çok önemli bir şey. Ivan Illich�in çok beğendiğim bir lafı var: �Eskiden doktor, hastasının yüzündeki kederi algılayan adamdı� diyor. �şimdi biyolojik veri-sonuç ilişkisi yapan muhasebeciden farklı değil.� Çok doğru bir laf.
şimdi böyle yeni bir doktorluk süreci başladı: Uzmanlaşma. Üstelik uzmanın da uzmanı olmaya başlıyorsun... Daha da trajiği, TUS için dershaneler açıldı. Bu, sözün bittiği yer: TUS dershaneleri var artık. Sen tıp okumuşsun altı sene, iyi bir eğitimden gelmişsin. Altı yıl gibi uzun süren, ağır bir eğitimi bitirmişsin, uzmanlık sınavı için dershaneye gidiyorsun. TUS dershaneleri! Bu artık komedi de değil, absürd. Oradan da uzmanlaşma alanlarına doğru geliştiğin sürece, artık pratisyen hekimlik -genel toplumsal ilgi nezdinde söylüyorum- bir anlam ifade etmeme noktasına geldi. Hal böyle olunca, doktor olarak senin ehliyetin, yeteneklerin, hastana yakınlığın değil de apoletlerin, girişkenliğin, başka alanlardaki maharetin daha öne çıktığında bu zaten Türkiye�nin genel coğrafyasına uyuyor.

Ee, bu koşullarda doktorların güvencesi de sarsılmaya başladı...
Çıkar çıkmaz devlet memuru oluyorsun. Zaten doktorlar genelde orta sınıf ailelerden gelir. Bir güvence alışkanlığı, neredeyse genetik diyebileceğimiz şekilde vardır. Çalışmaya da doğrudan devlet memuru olarak başlayınca o sözde bir güvence veriyor: Emeklilik, sağlık sorunlarında devlet hastaneleri filan... Bu tarz bir güvence silsilesi. Bu sanki kayd-ı hayat hep devam edecekmiş gibi, senden önce de olmuş, senden sonra da olacakmış gibi yaşanıyor(du). Tabii ki itiraz ediyorsun ama diyorsun ki, �Hiç olmazsa emeklilik var, sağlık güvencesi var� filan... Bir yandan altta fokurdayan bir kazan var. 12 Eylül projesi bence Özal�ı ortaya çıkaran projedir. Türkiye�ye bir tuhaf usullü liberalleşme hedefi güdüyordu, duvara çarptı. Bence bu krizin nedeni budur. Yirmi senelik 12 Eylül projesi batmıştır. Faturası da hırsıza, soysuza değil de, 12 Eylül�ün ezdiği ve bir daha toplumsal olarak sesini çıkarmasını engellediği sessiz çoğunluğa çıktı. Bunun içinde doktorlar giderek aşınan sosyal statüleri ve ekonomik gelirleriyle büyük bedel ödüyorlar.

Hastanın karşısında neredeyse �Tanrısal� bir rolün var ama aynı zamanda mesela 400 milyon maaş alıyorsun...
Dolayısıyla senin geleceğe yönelik parlak hayallerini kurmanı sağlayacak hiçbir kaldıracın kalmıyor. Gelir düzeyin sürekli aşağı iniyor. Genel olarak doktorları söylüyorum. Uzman bile olsan, bu kriz ortamında... Bir de orta sınıf tüketime çok yatkın olduğu için yine orta sınıf özelliklerini taşır. Nedir o? Bir yazlık ev, bir kışlık ev, bir araba. Araba iki senede bir değişir. Mesela eskiden iyi para kazanan doktorlar Renault 9 alırdı. şimdi muhtemelen Opel Vectra, Passat filan kullanıyorlar. Tatil köylerine filan gidersin, çocuğu iyi bir okulda okutmaya çalışırsın. şimdi bu, bu alanda sınırlanmış genel hayat oluyor aslında. Burada da tutunamayacaklar gibi bir durum var.

Doktorlar bu ekonomik krizden uzun vadede daha çok mu etkilenecekler yani ?
Bu kriz beyaz yakalıları vurdu. Asıl silleyi beyaz yakalı olup da belli tüketim alışkanlıkları olan, belli zevkleri olan, belli bir eğitim almış kişiler yedi. Orta sınıfın giderek aşağı seviyelere çekilmesi bu krizin asıl ağır bedeli olacak gibi görünüyor. Yüksekte birileri kalacak, kalan herkes aşağıda. Evler değişiyor. Etiler�den Halkalı�ya doğru bir seyir var. Tüketimi tatmış ve alışmış doktorlar gibi orta sınıf kesimler için hayat çok daha zorlayıcı hale gelecek.

Mesleki sonuçları da olacak herhalde...
Tabi. Bakkallar, doktorlar, avukatlar, marangozlar ayrı ulvî kesimler değil. Doktorluk çok özel bir alana hitap etmekle birlikte insanın yaptığı bir faaliyet olduğu için, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, karakterin neyse üzerine giydiğin gömlek de ona uyuyor. Dolayısıyla sen eğer dalaverecinin biriysen, ister bilim adamı ol, ister sporcu ol... Bir doktorun mesleği ise insan hayatını veri alıyor. Senin zekân, kapasiten belki bir işadamı olarak çok başarılı olmana yatkınken, ilgi alanların, kaderin cilveleri filan seni buraya itiyor diyelim; ve de seviyorsun bu mesleği... Öyle ağır koşullarda ve severek bu mesleği yapan öyle inanılmaz insanlar tanıdım ki, onlar için çok daha ağır olacak tabii şimdi yaşanacak şey. Bir kere karşına gelecek hasta çok daha kötü şartlarda gelecek karşına. Açlık sınırında ya da yazdığın ilacı alamayacak durumda gelecek. Zaten genelde böyle bir sıkıntı varken, bu iyice artacak. Kalbinde insana yönelik bir duyarlık taşıyan bir cerrah için de meslekî acı artacak. Kendi mesleğini daha iyi yapmaya yönelik tutacağın araçları tutma şansın da azalıyor ekonomiyle bağlantılı olarak. Dolayısıyla toplumun bütün kesimlerini etkileyen bu krizden doktorlar da had safhada nasibini alacak gibi duruyor.

İstanbul Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu
�Etkisi çok büyük oldu!�

"Bu durumda, biz ancak yarı hizmet verebiliriz.
Hiçbir zaman tedaviye aldığımız hastada hizmeti yarı yapamayacağımıza göre, tedaviye alacağımız hasta sayısını aşağıya indirmemiz gerekecektir.

Bir asistanın maaşı 200 dolar seviyesindedir.
Bu rakam bir kişinin bir zamanlar söylediği gibi
"benim memurum işini bilir" anlayışının sürmesi demektir.

�Bize mali özerklik versinler. Biz mali özerklik içersinde hiçbir vatandaşımızı mağdur etmeden daha sistemli, daha akılcı yöntemlerle çalışırız.�

Son ekonomik krizin ülkemiz sağlık alanına etkisi ne oldu? Üniversitemiz nasıl etkilendi?
Kasım ve şubat aylarında yaşadığımız ekonomik krizin üniversitemize ve iki önemli fakültemize etkisi çok büyük olmuştur. Bildiğiniz gibi üniversitemiz bünyesinde iki tıp fakültesi, kardiyoloji enstitüsü, çocuk sağlığı enstitüsü, onkoloji enstitüsü gibi sağlıkla ilgili 7-8 tane kuruluş yer almaktadır. Günde yaklaşık 60-70 bin kişinin içeri girdiği iki tıp fakültemizin sorunları devlet üniversiteleri olması nedeniyle doğal olarak devlet tarafından çözümlenmektedir. Ekonomik krizin başladığı andan itibaren bu kurumlarımızda zorluklar çekmeye başlamamız çok doğaldır. Çünkü 2001 yılı bütçesi en son 2000 Ekim ayında son şeklini alıyor, Kasım ayında Bütçe Plan Komisyonunda tartışılarak Genel Kurula gönderiliyor. Yani 2001 yılı bütçesi aslında 2000 Ekim ayında kararlaştırılmış rakamlardır. Bundan sonra ortaya çıkan krizler %40'ı aşan bir devalüasyona yol açınca üniversitemizin sağlık kurumlara ayırdığı ödeneklerin karşılayabileceği giderler yarı yarıya düşmüş demektir. Üniversitemizin sağlık kurumlarında fizik mekanların çağdaş konuma getirilmesiyle ilgili ciddi anlamda yapılması gerekenler var iken, ameliyathanelerde teknolojik donanımla ilgili yapılması gerekenler var iken, hastalarımıza vereceğimiz tedavide bir takım ilaç ve sarf malzemeleri ile ilgili rakamlar devalüasyona bağlı olarak yükselmiş iken, bizim devletten verilen ödeneklerle bunu karşılamamız kesinlikle mümkün değildir. Bir başka deyişle "biz ancak yarı hizmet verebiliriz". Hiçbir zaman tedaviye aldığımız hastada hizmeti yarı yapamayacağımıza göre, tedaviye alacağımız hasta sayısını aşağıya indirmemiz gerekecektir. Biz her zaman en çağdaş yöntemlerle tedavi uygulamak isteyen ve uygulayan bir kurum olmamıza karşın, bu sefer tedavinin yönteminde ve başarısında azaltma olamayacağı için, sağlık alanında böyle bir tasarruf olamayacağı için, bir başka deyişle hastalarımızın tedavisinde bazı şeyleri ihmal etmek, göz ardı etmek söz konusu olamayacağı için, bizim tedavi edeceğimiz hasta sayısında aşağıya iniş söz konusu olacaktır. Bu ise Türkiye'ye çok büyük şekilde zarar verecektir. Çünkü biz yılda birkaç milyon insanımızı tedavi etmekteyiz. Sadece istanbul'un değil, Türkiye'nin hatta Balkanların bir büyük kesiminden hasta potansiyeli olan iki Tıp Fakültemizin hasta sayısını azaltması aslında ülkemize çok büyük zara veren bir durumdur ve bizim şu andaki en büyük sıkıntımız budur.

Döner Sermaye gelirleriniz yeterli değil mi?
Bildiğiniz gibi, Döner Sermaye gelirleri hastaların ödediği ücretlerdir. Bu ücretler de, yine Bütçe olanakları içinde 2000 Ekim ayında kararlaştırılmış iken, bu rakamlar bize şubat ayında bildiriliyor, ama devalüasyon %50'ye yakın olunca zor durumda kalıyoruz. Size çok canlı bir örnek vereyim. iTO YK üyesi olarak sizin dikkatinize sunuyorum. Bugün istanbul'da en düşük muayene ücreti yaklaşık 20 milyon TL civarındadır. Halbuki Cerrahpaşa ve Çapa'da muayene ücreti 12 milyon TL'dir. Böyle bir şey olabilir mi? Yani Meslek Odamızın saptadığı en düşük ücretin altında ücret almamız aslında yasa dışıdır. Ama Maliye Bakanlığının tespit ettiği ve bize bildirdiği rakam ise 12 milyon TL'dir. Bu durum, uygulanan rakamların güncelliğini yitirmiş olduğunun çok canlı bir göstergesidir.

Döner Sermaye gelirlerinizden faiz alamıyor musunuz?
Döner Sermaye gelirlerimiz Ziraat Bankasında faizsiz hesapta yatıyor. Bugünkü ortamda bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Bizim bütün bu söylemlerimize rağmen, Maliye Bakanlığı işiten fakat duymayan bir yapı içersinde, hiçbir şekilde bizim sözcüklerimize önem vermemektedir. Devlet kendi gelirini kendi bankasında çürütmekte veya devlet hastanelerden sağladığı döner sermaye gelirlerini birilerine hortumlatmaya çalışmaktadır. Bunun başka türlü bir izahı yoktur. Bize banka göstersinler. Bir sürü ulusal banka var. Maliye Bakanlığı bize söylesin. "Siz A Bankasına, siz B Bankasına" desin. Her üniversiteye isterse ayrı ayrı bankalar göstersinler. Böylece banka yöneticileri ile üniversite yöneticileri arasındaki ilişkiyi de kesmiş olurlar. Biz de herkese verilen faiz kadar faiz alarak, paramızı bir anlamda değerlendirelim. Biz zaten bu paraları hastanelerimizde vatandaşlarımızın hizmetine döndüreceğiz. Bu kadar anlamsız, bu kadar üniversitelere karşı bir tavrı anlamak mümkün değildir.

Çalışan personelin sorunları için neler söylemek istersiniz?
Hastanelerde çalışan akademik ve idari personeli konuşalım dilerseniz. Akademik personelin maaşları bugün gerçekten çağ dışıdır. Bir kıdemli profesörün maaşı, eğer 700 dolar ise o kişinin o rakama orada görev yapamayacağını bilmemiz gerekir. Bir asistanın maaşı 200 dolar seviyesindedir. Bu rakam bir kişinin bir zamanlar söylediği gibi "benim memurum işini bilir" anlayışının sürmesi demektir. Hiç kimse alınmasın. Eğer Maliye Bakanlığı yetkilileri asistan maaşını 280 dolarda tutuyorsa, eğer Maliye Bakanlığı yetkilileri veya Hükümet yetkilileri bir profesör maaşını 700 dolar düzeyinde tutmaya çalışıyorlarsa, bunun arkasında yatan nedeni herkes biliyordur. Hiç bunu saklamaya gerek yoktur. Ben de çok açık bir dille söylüyorum. Ben siyaset yapmıyorum. Hangi parti gelirse gelsin değişen bir şey olmadığını da görmekteyim. Siyasetin üzerinde kalarak, öğretim üyesi kimliğimle açık açık bunu vurguluyorum. idari görevlilerimizin durumu daha da korkunç derecede gülünçtür. Amerikan doları ile söylemek istemiyorum ama onlarınki 150-200 dolar civarındadır. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bu ücreti alan insanların sağlık hizmeti vermesi mümkün değildir. Çünkü kendileri sağlıksız durumdadır. Bu kişilerin tedavilerinin yapılması için ayrılan ödenekler zaten yok denecek durumdadır. Biz kendi mensuplarımızı tedavi edemez duruma gelmekteyiz. Onlara ilaç desteği sağlayamaz duruma geliyoruz. Çalışanlarımızın ulaşım giderlerini de hükümet bir hayli gülünç rakama indirince, bugün iki büyük hastanemizde çalışan personel kendi imkanları ile Pendik'ten Cerrahpaşa'ya, Bahçeşehir'den, Kartal'dan Çapa'ya gelmekte ve bir anlamda mağdur olmaktadır. Zaten aldıkları maaş ortada, bu uygulama ile onlar daha da huzursuz ve mutsuz duruma getirilmiştir.

Son ekonomik krizin üniversitemize etkisine dönersek...
Başlanmış inşaatların onarım faaliyetlerinin hemen hemen durduğunu ve bundan etkilenecek kitlenin Türk halkı olacağını vurgulamak istiyorum. Bu ekonomik kriz içinde, bence, hastanelere desteğin artması gerekiyor. Paranın alış gücü düşünce araç gereç satan firmalar, sarf malzemesi satan firmalar, inşaat firmaları rakamları beğenmeyip ihalelere girmediği zaman bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Zorla bu firmalardan malzeme almamız mümkün değil. Malzemeyi alamadığımız zaman sağlık hizmeti vermemiz mümkün değil.
Üniversitenin hizmet verdiği diğer devlet kurumlarından alacaklarınızı tahsil edebiliyor musunuz?
Emekli Sandığı, SSK, çalışan 657 mensupları ve kendi ücretini ödeyenler şeklinde 4 grup hastamız var. SSK hastalarından yakın veya uzak vadede ücretimizi hemen hemen almaktayız ama 6 ay sonra aldığımızda rakamın değerinin düşmesini taktirinize bırakıyorum. Emekli Sandığından aynı şekilde alacağımızı tahsil edebilmekteyiz. 657 çalışanlarının durumu ise farklı. Ağrı'dan Edirne'ye, Erzurum'dan izmir'e her türlü çalışanın tedavisinin karşılığını onun kurumuna fatura etmekteyiz. Bu faturaları o ilin defterdarı veya ilçe mensubu ise mal müdürü ödemekte. Ancak bu paraları alamıyoruz ve alıp alamayacağımız ise meçhul. Bizim şu anda 10 trilyonu aşkın alacağımız ülkenin her tarafına yayılmış durumda. Biz bu paraları alamayınca, bizden alacaklı olan firmalara da borçlarımızı ödeyemiyoruz. Ödeyemediğimiz sürece de onlar yeni ihalelere girmemekte. Böylece biz hükümetin bu tavrı ile de ayrıca mağdur olmaktayız.

Alamadığınız bu paranın karşılığını ödüyorsunuz sanırım...
Biz her faturamızda fatura karşılığı ne ise %9'unu peşin olarak istanbul Defterdarlığına ödemekteyiz. Yani biz bir hastayı tedavi ettik, faturası 500 milyon, %9'u olan 45 milyonu biz o ayın sonunda istanbul Defterdarlığı'na nakit olarak ödemekteyiz. Yani almadığımız ve bugünkü koşullarda alamayacağımızı sandığım, Hükümetten, Defterdarlıktan, Mal Müdürlüklerinden ödenekleri olmadığı için göndermeyeceklerini sandığım ve bir anlamda inandığım, bu paraya karşılık, yani alamayacağımız 10 trilyon TL'ye karşılık biz 900 milyar TL. istanbul Defterdarlığına ödemiş durumdayız.

Nasıl düzelecek bu tablo?
Bize mali özerklik versinler. Biz mali özerklik içersinde hiçbir vatandaşımızı mağdur etmeden daha sistemli, daha akılcı yöntemlerle çalışırız ve sonuçta da bundan ülkemiz yarar görür.

Üniversitede rektörlük yaptığınız dönemi değerlendirir misiniz? Özellikle türban konusundaki net tutumunuz bazı çevrelerce çok eleştirildi...
Okuma yazma oranının düşük olduğu bu ülkede dogmatizme karşı aydınlanmayı, eğitimi her zaman savunan yöneticileriz. Dolayısıyla biz, önceki Rektör sayın Berkarda döneminde başlatılan çalışmaları devam ettirdik. 1994-95 yılında Cerrahpaşa Sağlık Meslek Yüksek Okulunda, türban eylemleri oldu, çadırlar kuruldu. Hepsine göğüs gerdik, hiçbir şekilde geri adım atmadık. Büyük gürültüler koptu, devrin Başbakanı dahil, bir çok kişi karşımıza çıktı ama biz Atatürk ilke ve devrimlerini her zaman ve her koşulda savunacağımızı vurguladık. Bunu ben kişi olarak yapmadım, bütün Üniversite olarak yaptık.

Bu sözlerinizden kararlılığınızı anladım. "Laiklikten asla ödün yok" diyorsunuz...
Atatürkçülükten ve Kemalizm'den hiçbir koşulda asla ödün yok. Biz bu ülke uğruna şehit olanların torunlarıyız. Bu ülke uğruna Çanakkale'de şehit olan Tıp Fakültesi öğrencilerinin torunlarıyız, bu ülkenin bağımsızlığı uğruna Trablusgarb'a sürülen "şeref Kurbanı" Tıp Fakültesi öğrencilerinin torunlarıyız. Biz bunlardan meşaleyi, bayrağı devraldık. Bu ülkede aydınlanma hareketi olan Kemalizm'in karşıtı bir harekete hiçbir şekilde izin veremeyiz. Türbanla ilgili ne kadar haklı olduğumuz FP'nin kapatıldığı Anayasa Mahkemesi kararından da anlaşılacaktır.
Tekrar ekonomik krize dönersek, net talepleriniz neler?
Birincisi, Hükümet 38 katrilyonluk ek bütçeyi Meclisten geçirdi, 2000 bütçesi 40 katrilyon, ek bütçe 38 katrilyon, o zaman bize de ödenek vermeli. ikincisi Döner Sermaye rakamlarının güncel hale getirilmesini istiyoruz. Üçüncüsü, Döner Sermaye gelirlerimizin ulusal bankalarda normal güncel faizli hesaplarda yatırılmasını istiyoruz. Dördüncüsü, alacaklarımızın bir an önce ödenmesini bekliyoruz.

Bu krizi üniversite aşabilecek mi?
Üniversitenin bu krizi aşması zordur. Krizi hükümet aştıktan belli bir zaman sonra tabii ki Üniversite de aşar ama şu aylarda ben Üniversitenin bu krizi aşabileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Son eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Her şeye karşın, sağlık mensuplarının yıllardan beri özveri ile yaşadığına, toplumun sağlığı için kendilerini perişan ettiğine inanan ve bilen bir kişi olarak, onların bütün iyi niyetini, enerjisini kullanacağını ve özveri ile çalışmaya devam edeceklerini biliyorum. Kendilerine ve size başarılar diliyorum.




SSK Bölge Müdürü Dr. Hikmet Çevik
�Henüz etkilenmedik!�

Bu krizlerle Tabip Odasının sağlık konusundaki
tespitlerinin ne kadar doğru ve gerçekçi olduğu ortaya çıktı. Önümüzdeki günlerde Tabip Odasının şimdiye kadar
savunduğu görüşlerin bir bir gerçekleştiğini göreceğiz.

Son Ekonomik kriz sağlık ortamını nasıl etkiledi? SSK alanında siz nasıl etkilendiniz?
Net olarak söyleyebilirim ki, bu krizin SSK sağlık hizmetlerine en ufak bir etkisi olmamıştır. Herhangi bir hizmetimizde gerileme olmadı. ilaç bulmada, kullandığımız tıbbi aletler veya teçhizat konusunda bugüne kadar herhangi bir sıkışıklık yaşamadık geçmişle karşılaştırdığımızda...

Poliklinik yükünüz artmadı mı?
Biz zaten kapasitemizin üzerinde çalışıyoruz, mevcut polikliniklerimiz, dispanserlerimiz zaten talebe yetmediği için bizde bir değişiklik yok...

Peki ülke sağlık ortamı nasıl etkilendi bu krizden?
Elimde veri yok ama dolardaki artışa karşılık insanlarımızın alım gücünde bir artış olmadığını bildiğimden, muhtemelen özel sağlık sektörü bu krizden çok ağır etkileniyor. Sanıyorum sağlık bakanlığı etkilendi, çünkü onlar döner sermayeden aldıkları paralar üzerinden hastaneleri idare etme durumundalar, üniversitelerde de aynı durum söz konusu, biliyoruz ki, devlet üniversitelere belli kalemler dışında ödeme yapmayı durdurdu, tamamen döner sermayelerinden temin ettikleri paralarla hizmet verdikleri için onların da zorlandığını düşünüyorum. Ancak bizim durumumuz onlardan farklı olduğundan şu ana kadar bizde en ufak bir etkisi yok.

SSK�da son yıllarda neler oluyor? Ne tür değişiklikler yaşandı?
istanbul için söyleyebilirim ki, önemli yatırımlar yapıldı, önemli derken göreceli bir önemlilikten bahsediyorum, mesela bina olarak son 3 yılda istanbul�da yapılan yatırım miktarı son 20 yıldaki kadardır. Hizmetlerde önemli bir gayret var. iSO çalışmaları başladı. Kartal hastanemiz iSO belgesi aldı. 2 Hastanemiz daha almak üzere...

Bugünkü gazetelerde yer alan 'Özel Hastaneler artık SSK�ya hizmet verecek ' şeklindeki haberler için ...
Böyle bir haber doğru değil. Bunu gerçekçi de, akılcı da bulmuyorum.

Telefonla randevu sistemi için şikayetler geliyor...
Normaldir. Bu sistemden önce muayene olmak için hastalarımız gece yarısında hastanede kuyruklar oluştururlardı. Bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla kuruldu bu sistem, şimdi gece kuyrukları yerine telefonda randevuların dolu olduğu şikayetleri geliyor. Biz günde ortalama 40 bin hasta muayene ediyoruz, bu hastaların %80�i telefonla randevu alarak muayene olmaya geliyorlar. 30 bin civarında vatandaşımız telefonla aldığı randevu neticesinde gelip fazla beklemeden hastanelerimizde muayene olabiliyor. Biz telefonla randevu sistemini kurarken günlük muayene kapasitemizi 40 binden mesela 80 bine çıkarabilmiş olsaydık, o zaman bu şikayetler olmayacaktı.

şu ekonomik kriz meselesine tekrar dönelim. 'Biz etkilenmedik' dediniz, acaba önümüzdeki dönem için beklentiniz ne?
Biz de olumsuz etkilenebiliriz. Çünkü biz de önemli ölçüde yurt dışından gelen malzemelerle tıbbi hizmet veriyoruz. Cihazlarımızın önemli bir kısmı ithal olarak geliyor, ilaçların ne durumda olduğunu biliyoruz, SSK�yı da bu uzun vadede etkileyebilir. Bizim de tedbirler almamız gerekecek ama şu ana kadar bir etkisi olmadı. Bizim de maliyetlerimiz herkes gibi arttı ama bizim birim maliyetlerimiz, hasta başı çok düşüktür... SSK�da kişi başı sağlık harcaması 40 dolar civarında, emekli sandığında 700 dolara kadar çıktı, Türkiye ortalaması 120 dolar civarındadır, bir süre sonra SSK�ya da etkisi olacaktır tabii.

SSK�da çalışan hekimler açısından bu ekonomik krizi değerlendirmenizi istiyoruz? SSK�lı hekimlerin bir kısmının muayenehanesi var.
SSK çalışanları da diğer vatandaşlarımız gibi ciddi bir şekilde etkilendiler. Aldıkları ücret dolar bazında baktığımızda önemli ölçüde geriledi. Bu anlamda etkilendiler tabii... SSK hekimlerinin %60-70�inin muayenehanesi var. Benim muayenehanem yok ama onlardan öğrendiğim kadarıyla gelirleri yarı yarıya azalmış durumda.

Özel Sağlık Sektörünün durumu için neler düşünüyorsunuz?
Bu ekonomik kriz finansman kaynakları yeterli olmayan veya kaynakları verimli değerlendirmeyen işletmeleri zor durumda bırakıyor. Birçok hekim ve sağlık çalışanı işsiz kalıyor, maaşlarını alamıyorlar. Sonuç olarak, Türkiye�de sağlık hizmetlerinde var olan açığın kapatılması gerekiyor. Kanımca, bu açığın özel sektör tarafından doldurulması mümkün değil. Bunun kamu tarafından yapılması gerekiyor. Vatandaşlarımız hastalanıyorlar, onların sağlık sorunlarına devletin çare bulması gerekiyor. Kısaca tek çıkar yol kamunun genişletilmesi diye düşünüyorum.

Bu kriz ortamında küçük ve orta ölçekli özel sağlık kurumlarının SSK�ya hizmet vermesi düşüncesine ne diyorsunuz?
Sağlığa yeni kaynakların aktarılması gerekiyor. Bu kaynak nasıl ve nereden aktarılacak? Birincisi bu kaynağın bulunması lazım, ikincisi ise bu kaynak nerede kullanılacak. Sağlıktan bahsederken özel sektörün kurtarılması diye bir düşünce olamaz. Bizim özel sektörden hizmet satın alarak hizmet açığının kapatılmasına kalkışmamız çok daha pahalıya mal olacaktır. Bu öneriyi gerçekçi bulmuyorum.

SSK�nın özelleştirilmesine ne diyorsunuz?
Bunu da gerçekçi ve akıllıca bulmuyorum. SSK sağlıkta yaklaşık 1 milyar dolar para kullanır. SSK�nın kağıt üzerinde hizmet verdiği 1 milyon bir nüfus görünüyor, bunun %60-70�i bizi kullanıyor varsaysak, ki önemli hastalıklarda %100�ü bizi kullanıyor, özelleştirme ile bu nüfusun %30�una hizmet verebilirsiniz. Bunu göze alıyorsanız özelleştirebilirsiniz, yani sonucu bu olur.

Böyle bir tehlike var mı?
Gerçekçi ve akılcı bu tespiti, SSK�yı yöneten insanlar da yapıyorlar, dolayısıyla şimdilik böyle bir tehlike görmüyorum.

Özel sağlık sigorta şirketleri için düşünceleriniz?
Özel sigortacılık ile sadece belli bir gelir düzeyi olan kesime hizmet verilebilir.

Yani SSK halen tek alternatifimiz...
Tabii...

Önümüzdeki dönem için hedefler neler?
istanbul�da 1. Basamak Sağlık Hizmetlerini güçlendirmeyi hedefliyoruz. 25 tane yeni dispanser planladık, arsa çalışmaları tamamlandı. DPT�den vizelerin çıkarılması aşamasında, bu önemli bir proje. Yeni yatak kapasiteleri eklemeyi planlıyoruz. Ümraniye�de 1400 yataklı hastane inşa edilecek, arsa ve banka anlaşmaları tamamlandı. 400 yataklı Halkalı hastanesinin temeli 3 yıl önce atılmıştı, inşaatı hızla devam ediyor. Yine istanbul�da toplam 4000 yatak ilave edebilmek için çalışmalar yürüyor. Yönetimler yeniden yapılandırılıyor. Hepimizin hayali olan bilgisayar otomasyon projesi için çalışmalarımız devam ediyor.

Başka eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu ekonomik kriz birinci basamak sağlık hizmetlerinin önemini hepimize bir kez daha hatırlattı. Önümüzdeki dönem birinci basamak gerçekten hak ettiği yere gelecektir. Bu konu bütün kamu yöneticilerinin gündemine oturmuştur. Bu krizlerle Tabip Odasının sağlık konusundaki tespitlerinin ne kadar doğru ve gerçekçi olduğu ortaya çıktı. Önümüzdeki günlerde Tabip Odasının şimdiye kadar savunduğu, anlatmaya çalıştığı görüşlerin bir bir gerçekleştiğini hep birlikte göreceğiz. Ben umutluyum.


Sosyalleştirmenin 40. yılı..
224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun'un yayımlanmasının 40. Yılında Sosyalleştirme Genel Kurulu Toplantısı 26-27 Mayıs günlerinde Ankara'da yapıldı. Türk Tabipleri Birliği'nin düzenlediği Genel Kurul Ankara Tıp Fakültesi Morfoloji Binası'nda gerçekleşti. TTB Başkanı Dr. Füsun Sayek 224 sayılı Yasa'nın 40 yıllık öyküsünü anlattı. Daha sonra Metin Çulhaoğlu 61 Anayasası koşulları hakkında bir konuşma yaptı. Sağlık Bakanlığı'nda o dönem Sosyalleştirme Dairesi Başkan Yardımcılığı ve Başkanlık yapan Dr. Talat Doğan'ın yönettiği panelde Prof.Dr. Nusret Fişek'in oğlu ve Kamu Yönetimi öğretim üyesi Prof.Dr. Kurthan Fişek ile Halk Sağlığı öğretim üyeleri Prof.Dr. Hamdi Aytekin (Uludağ Üniversitesi), Prof.Dr. Necati Dedeoğlu (Akdeniz Üniversitesi) 224 sayılı Yasa'nın çıkışı ve uygulamasını anlattılar.
Öğleden sonra yapılan forumu Dr. Ata Soyer yönetti. Dr. Kayıhan Pala Türkiye'de sağlık insangücü planlaması, Dr. şadi Yenen tıp eğitimi, Dr. ilker Belek sağlık finansmanı, Dr. Gazanfer Aksakoğlu ise birinci basamak sağlık hizmetleri uygulaması konusunda görüşlerini açıkladı. Daha sonra toplantıya katılanlar söz aldılar. Söz alan 20'den fazla kişi arasında sağlık ocağı hekimleri ve tıp öğrencileri de vardı. 224 Sayılı Yasa'nın 40. yılı dolayısıyla Prof.Dr. Nusret Fişek ve dönemin Milli Birlik Komitesi üyeleri Suphi Gürsoytrak, Sami Küçük ve Suphi Karaman ile yapılan söyleşiler "Söyleşilerle Sosyalleştirme Yasasının Öyküsü" başlıklı bir kitapçıkta yayınlandı.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxx

TIP CAMİASINDAN

TARD Taksim'deki kendi binasında
Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği bundan böyle Taksim'deki kendi binasında çalışmalarını sürdürecek. 27 Haziran günü yapılan açılışa derneğin eski ve yeni yöneticileri ile çok sayıda dernek üyesi katıldı. Açılışta konuşan Dernek Başkanı Prof. Dr. Oya Kutlay, anestezinin ülkemizdeki öncülerinden Prof.Dr. Sadi Sun'un bir dileğini yerine getirdiklerini, önceki dönemlerde görev alan yönetimlerin başlattıkları projeyi tamamlamanın kendilerine kısmet olduğunu belirtti. Sembolik kurdeleyi keserek merkezin açılışını yapan Prof.Dr. Kutay Akpir, böylece derneğin kurumsallaşması yönünde önemli bir adım atıldığını ve derneğin kendi binasında hizmet vermesiyle üyelerin özgüvenlerinin artmasına yardımcı olacağını söyledi.
Prof.Dr. Ali Reşat Moral'in "Ülkemizde Anestezinin Tarihi" konulu konferansının ardından katılımcılar kokteylde söyleşilerine devam ettiler.

Üroloji Derneği'nden Tepki
Türk Üroloji Derneği Yönetim Kurulu, Bir süre önce Radikal gazetesinde yayınlanan "Her Branşta En iyi Beş Doktor ve Beş Hastane" dizisi ile ilgili olarak Gazete Yazı işleri Müdürlüğü'ne bir yazı gönderdi. TiD YK, dizinin genel olarak hiçbir elle tutulur kritere oturmadığı için haksız rekabet anlamı taşıdığını belirterek sakınca doğuracağını görüşünde olduklarını ifade etti.

FTR Kongresi Yapıldı
18.Ulusal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kongresi Antalya'da 810 katılımcı ile gerçekleştirildi. Kongrenin ilk günü UDKK Başkanı Prof.Dr.Semih Baskan 'AB süreci ve Tıpta uzmanlık eğitimi' ve bugüne dek ortaya çıkan sorunlar ve tüzük değişiklikleri konusunda bilgi verdi. Konu büyük ilgi ile karşılandı. Kongrenin ikinci önemli konusu ise yeni kabul edilen Türk Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Yeterlilik Yönergesi oldu.
Bu arada, Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği, uluslararası bir kongreye evsahipliği yapmaya hazırlanıyor. Dernek, Uluslararası Fiziksel ve Rehabilitasyon Tıbbı Derneği'nin 2005 veya 2007 Dünya Kongresi'ni Türkiye'de gerçekleştirmek için girişimlerde bulunuyor.

KMTD'de Yönetim Değişmedi
Kan Merkezleri ve Transfüzyon Derneği Genel Kurulu 26 Mayıs günü istanbul'da yapıldı. Derneğin yeni taşındığı Merkez'de toplanan Genel Kurul geçen dönem görev yapan Yönetim Kurulu üyelerini yeniden görevlendirdi. Dernek Başkanlığı'na yeniden Prof.Dr. Mahmut Bayık getirilirken ikinci Başkanlığa Dr. Ramazan Uluhan, Genel Sekreterliğe Dr. Fuat Çetinkaya seçildi.

Pratisyen Hekimler Derneği'nde
Yeni Yönetim
Pratisyen Hekimlik Derneği'nin 12 Mayıs günü istanbul Tabip Odası'nda yapılan Genel Kurulu'nda Yönetim Kurulu üyeliklerine Dr. Erdoğan Mazmanoğlu, Dr. Ali Demircan, Dr. Erkan Kapaklı, Dr. İsmet Sayman, Dr. Rıdvan Yılmaz, Dr. Hasan Ogan ve Dr. Beyza Çelenligil Kutay seçildi.

Dr. Cengiz Çetin Asistan tez yarışması için 20 Başvuru
Dr. Cengiz Çetin Asistan tez yarışması için başvuru süresi 2 Temmuz tarihinde doldu. Sualtı Hekimliği uzmanlık eğitimi sırasında bir kazada ölen Dr. Çetin'in anısına istanbul Tabip Odası tarafından düzenlenen yarışmanın bu yıl üçüncüsü yapılıyor. Yarışmaya bazıları istanbul dışından olmak üzere 20 aday başvurdu. Bu yıl 9 kişilik Jüri, tezleri değerlendirerek kazananları belirleyecek.

Türk Patoloji Derneği
Genel Kurulu Yapıldı
Türk Patoloji Derneği Genel Kurulu 25 Haziran günü istanbul Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Toplantı Salonu'nda yapıldı. Yönetim Kurulu üyeliklerine Dr. Dilek Yılmazbayhan (iTF), Dr. Sergülen Dervişoğlu (CTF), Dr.Gülen Doğusoy (CTF), Dr. Yersu Kapran (iTF) ve Dr. Ekrem Yavuz (iTF) seçildi. Tartışılan konulardan biri de asistanların üyelikleri ve ilgisiz üyeler için izlenecek politika oldu.

TTB 50. Büyük Kongresi yapıldı.
30 Haziran 2001 Cumartesi günü Ankara Tıp Fakültesi Morfoloji Binası'nda başlayan Kongre'ye kapatılan Fazilet Partisi'nin üç eski milletvekili katılırken, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve aralarında Sağlık Bakanı Doç.Dr. Osman Durmuş'un da bulunduğu çok sayıda Bakan ve milletvekili kutlama mesajları gönderdi. Divan Başkanlığına Kocaeli Delegesi Prof.Dr. şükrü Hatun seçildi.
Kongre'nin açılış konuşmasını yapan TTB Başkanı Dr. Füsun Sayek, izlenen ekonomik politikaların sağlığı olumsuz etkilediğini belirterek, IMF taraından dayatılan Yasaları onur kırıcı bulduklarını dile getirdi. TTB'nin insan hakları konusundaki duyarlılığının eleştiri konusu yapılmasının yanlış olduğunu ifade eden Dr. Sayek, meslek etiğinin ve hekim sorumluluğunun gereğini yaptıklarını vurguladı. Daha sonra TTB Genel Sekreteri Dr. Eriş Bilaloğlu, bir yıllık çalışma raporunu sundu.
ilk gün TTB Soruşturma ve Disiplin Yönetmeliği'nde değişiklik önerileri kararlaştırıldı.TTBUzmanlık Dernekleri Koordinasyon Kurulu Yönergesi'nde yapılan değişiklikler bir Yönetmelik biçiminde düzenlenerek oybirliğiyle kabul edildi. Başka bir kararla Çankaya Belediyesi'nden 39 yıllığına kiralanan bir arazi üzerinde eğitim olanakları da olan bir müstakil bina inşaatı için mevcut mülklerin satışı konusunda Merkez Konseyi'ne yetki verildi.
istanbul Tabip Odası Delegeleri 7 kişilik ekiple tam katılımla Kongre'de yer aldılar. TTB Soruşturma ve Disiplin Yönetmeliği ile TTBUDKK Yönetmeliği konusunda alınan kararlara katkıda bulundular.
1 Temmuz pazar günü çeşitli konularda 11 ayrı uzman 2000-2020 yıllarında Dünya'da ve Türkiye'de Gelişmeler ve Öngörüler konusunda konuşma yaptı. "Ekonomik ve siyasal gelişmeler"den "Demografik veriler"e, "Genetik alanındaki gelişmeler"den "Hasta-hekim ilişkilerinin geleceği"ne kadar çeşitli konular ele alındı. Tıp Eğitimi konusunda Prof. Dr. Feride Saçaklıgil ve Prof. Dr. iskender Sayek'in katkılarıyla hazırlanan bir çalışmayı Doç.Dr. Cem Terzi sundu. istanbul Tıp Fakültesi Öğretim üyesi Prof.Dr. Gencay Gürsoy ve Marmara Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Beyazıt Çırakoğlu da konuşmacılar arasındaydı. "Öngörü toplantıları"nın bölgelerde de gerçekleştirilmesi, dilekler arasında dile getirildi.
Bu yılki Kongre'de seçim yoktu. Belki de bu nedenle tansiyon yüksek değildi. Yalnızca 10 delege söz alarak Çalışma Raporu üzerinde konuşma yaptı.

Hekim ilaç endüstrisi ilişkisi sizce sağlıklı mı?
Hazırlanan taslak metne internet üzerinden ulaşıp görüşlerinizi iletebilirsiniz. Konu hakkında bir bildirge hazırlanması hedefleniyor.
http://www.istabip.org.tr/genel/ilacanket.html

xxxxxxxxxxxxxxx

CAĞALOĞLUNDAN
Internet�le iletişim
Oda Postası adlı internet haber bültenini her hafta yayınlayıp elimizde elektronik posta adresi bulunan üyelerimize iletiyoruz. Posta kutunuza Oda Postası gelmiyorsa e posta adresini bize bildirin, haberleşelim.
istabip@istabip.org.tr
Mükemmele adım adım:
İstanbul Tabip Odası internet şubesi Dr. Serhad Kangöz ile Yenilendi.
www.istabip.org.tr
Önerilerinizi bekliyoruz.

Sağlıkta Gündem ve Bilimsel Takvimi takip ediyor musunuz?
Lütfen eksiklikleri bize iletiniz.
http://www.istabip.org.tr/geenel/gundem1.htm

Bize Yazın
Sağlık hizmetleri sırasında standart tanı ve tedavi rehberlerinin gerekli olup olmadığı, gerekliyse bu rehberleri hazırlama konusunda en iyi yöntemin ne olacağı konusunda görüşlerinizi yazar mısınız?

İstanbul Defterdarlığı'ndan uyarı
İstanbul Defterdarlığı; defterdarlığın birimlerinin adı kullanılarak; bazı şahısların değişik yöntemlerle para topladığının tespit edildiğini bildirerek mükellefleri uyardı. Özellikle muayenehane hekimlerini bu konudan çok çektiklerini biliyor ve tekrar anımsatıyoruz.

BOSS�dan yolculuk indirimi
Odamız üyelerine değişik alanlarda kolaylıklar sağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. BOSS Seyahat firmasıyla imzalanan sözleşme ile; istanbul Tabip Odası kimliğini göstermek şartıyla, Odamız üyelerine ve birinci derece akrabalarına yolculuklarda %15-20 indirim olanağı sağlandı. Önümüzdeki dönem bu çalışmayı daha da yaygınlaştırmayı planlıyoruz

Depremlerde Uzmanlık Hizmetleri El Kitabı
Geçtiğimiz yıl istanbul Tabip Odası Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu tarafından yayınlanan kitabı; Odadan temin edebileceğiniz gibi internetten de ulaşabilirsiniz:
www.istabip.org.tr/duh/kapak.html

TBB�den 2 kitap daha
Türk Tabipleri Birliği iki kitap yayınladı. istanbul Tabip Odası'ndan temin edilebilir.
"Söyleşilerle Sosyalleştirme Yasasının Öyküsü"
Ederi: 2.000.000 TL
"Olağandışı Durumlar için Hızlı Sağlık Değerlendirmesi Protokolleri"
Ederi: 1.000.000 TL

Sevinç Özgüner�i andık
Sevenleri, dostları, yakınları, meslektaşları; 23 Mayıs 1980 günü Mecidiyeköy'deki evinde demokrasi ve insanlık düşmanı karanlık güçlerce öldürülen dönemin Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dt. Sevinç Özgüner'i mezarı başında andık. Dt. Sevinç Özgüner'in anısına hazırladığımız sayfa: www.istabip.org.tr/sozguner/soana.html

Belirsizlik ortadan kalktı
Kamu kurumunda çalışan hekimlerin hizmet akdi ile ikinci bir iş olarak işyeri hekimliği yapmalarının serbest çalışma kapsamında değerlendirilemeyeceğine ilişkin görüşler bazı kamu kurumlarınca öne sürülmekte ve hekimlerin halen yürürlükte olan bir hakları engellenmekteydi. Maliye Bakanlığı'nın değerlendirmesi konuyu açıklığa kavuşturdu. Değerlendirmede; 2368 sayılı Kanun'un 4. Maddesine göre serbest çalışma ifadesi; kamu kurumunun dışında her tür meslek hekimlik mesleğinin icrası olarak yer buluyor.

IMF Politikalarının Çeşitli
Ülkelerdeki Sonuçları
Her hafta ilgi çekeceğini düşündüğümüz bir incelemeyi dikkatlerinize sunacağız. Bunun için sizlerden de destek bekliyoruz.
ilk inceleme; Enerji Yapı Yol Sendikası'ndan. Sendika IMF Politikalarının çeşitli ülkelerdeki sonuçlarını mercek altına almış.
Ayrıntılar: www.istabip.org.tr/kutuphane/eyysimf.html

Kuduz Koruma ve Kontrol Yönergesi
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü; "Kuduz Koruma ve Kontrol Yönergesi" yayınladı. Yönergeye istanbul Tabip Odası'ndan ulaşabilirsiniz.

Memurlar, emekliler ve bakmakla yükümlü aile üyelerini kapsayan Maliye Bakanlığı Tedavi Yardımı Genelgesinde değişiklik:
Madde 1: Reçetelere en fazla dört kalem ilaç yazılabilecek.. Devamı ve ayrıntılar: www.istabip.org.tr/guncel/maliye.html

Panel
Odamız Etik Kurulu'nun düzenlediği "Tıp Etiği Açısından Aydınlatma ve Aydınlatılmış Onam" paneli 7 Haziran 2001 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde yapıldı. Panele Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cenk Büyükünal, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Yasemin Oğuz, Av. Cengiz Hortoğlu ve Odamız Etik Kurul Başkanı Dr. Yıldırım Gülhan katıldılar.

Radikal�e tepki
Radikal Gazetesi'nde 29 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında yayınlanan "En iyi beş doktor-En iyi beş hastane" yazı dizisine Yönetim Kurulu'muzun tepkisi sert oldu. Yazı dizisi tamamlanmadan kesildi.

Hekimlere tele-denetim
Bazı özel sigorta şirketleri özel hastanelere yazı göndererek tüm cerrahi branşlarda yapılmakta olan endoskopik ameliyatların görüntülerinin video kasete kaydedilerek sigorta şirketine göndermelerini, aksi takdirde ödeme yapılmayacağını bildirdiler. Konu hakkında Yönetim Kurulumuz tüm özel sağlık kuruluşlarına bir yazı ileterek uygulamaya katılan hekimleri mesleki soruşturmaya alacağını bildirdi. Basına yapılan açıklamada da bu uygulamaya karşı olduğumuzu, uygulamanın hekimleri potansiyel sahtekar olarak afişe etmekle eş anlamlı olduğunu belirttik.

Yargıç karşısında
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyeleri ve Bursa Tabip Odası'ndan dört hekim; "amaç dışı faaliyet" gösterdikleri ve "yetkili mercinin emrine uymadıkları" gerekçesiyle yargıç karşısına çıktılar. TTB Merkez Konseyi üyelerinin yargılandığı davada mahkeme; 11 Haziran'da görevsizlik kararı verdi. Savcı; temyiz ettiğinden dosya Yargıtay'da.
Bursa'da 18 Haziran'da ve 4 Temmuz'da yapılan iki duruşmanın ardından dava devam ediyor.

Sağlıkta Ulusal Program
68'liler Birliği Vakfı'nca 16 Haziran 2001 tarihinde düzenlenen Ulusal Bağımsızlık Konferansı'nda Oda Genel Sekreterimiz Dr. Rıfat Yücel tarafından �Sağlıkta Ulusal Program ihtiyacı ve Krizden Çıkış Yolları� konulu bir tebliğ sunuldu.
www.istabip.org.tr/guncel/68birlik.html

xxxxxxxxxxxxx

TIP CAMİASINDAN
Çağrımıza olumlu yanıt
Valiliğe ve Sağlık Müdürlüğüne yaptığımız işbirliği çağrılarına yanıt geldi. istanbul Sağlık Müdürlüğü afet hazırlık planlarında istanbul Tabip Odası'nın da yer alması için Oda'nın planlarını resmi olarak istedi. Konu hakkında 27 Haziran tarihinde il Sağlık Müdürü Dr. Osman Karaaslan'ı ziyaret ettik. Görüşmede afete hazırlık başta olmak üzere sağlık alanındaki durum değerlendirildi. Sağlık Müdürlüğü Afet Merkezi ile istanbul Tabip Odası'nın işbirliğinin olumlu sonuçlar vereceğine inanıyoruz.

Toplantı
Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Koordinatörlüğü'nün düzenlediği "Standart Tanı ve Tedavi Protokollerinin Geliştirilmesi"konulu toplantı 11-15 Haziran tarihleri arasında Ankara Bilkent Oteli'nde yapıldı. 130 kişinin katıldığı toplantıda TTB-UDKK adına Dr. Semih Baskan, Dr. şadi Yenen ve Dr. Kürşat Yıldız hazır bulundu.

Çevre için Hekimler Derneği
Çevre için Hekimler Derneği ve istanbul Tabip Odası'nın çağrısıyla, 17 Temmuz 2000 tarihinde elektromanyetik alanların, özellikle cep telefonları ve baz istasyonlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri ve alınması gerekli önlemler konusunda, istanbul Tabip Odası'nda Prof. Dr. Nesrin Seyhan'ın başkanlığında bir toplantı düzenlenmiş, sonrasında bildirge kamuoyuna açıklanmıştı.
Ayrıntılar: www.istabip.org.tr/basin/baz200700.html

Sağlık Platformunda kişisel bilgilerinizi güncellediniz mi?
Sağlık bilgi platformu 21 Mart 2001 tarihinden bu yana internette.
WEB sitesi: http://www.saglikinfo.com
Bunun için belirtilen adreste; üye girişi kısmına girip hekimler butonunu işaretleyiniz. Sonra soyadınızı ve Oda üye numaranızı girerek bilgilerinize ulaşabilir ve bilgileriniz yanlışsa güncelleyebilirsiniz.

İzmir Barosu'nun Baz istasyonları Raporu
İzmir Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Cep Telefonu Baz istasyonları Raporu yayınladı. Ayrıntılı raporda; baz istasyonlarında hukuki durum, yasal dayanaklar, birey olarak yapabileceklerimiz ve öneriler yer alıyor.
Ayrıntılar:www.istabip.org.tr/genel/ibbazist.html

Radyoloji, Radyasyon Onkolojisi, Nükleer Tıp, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanlarında çalışan Hekimlerin dikkatine...
Sağlık Bakanlığı, 3153 sayılı Yasada değişiklik yapmak üzere bir taslak hazırlamış ve görüş alınmak amacıyla ilgili kuruluşlara iletmiştir.
www.istabip.org.tr/guncel/radyasa.html

xxxxxxxxxxxx

Uzmanlık Eğitim Modeli
İstanbul Tabip Odası Tıp Fakülteleri ile Eğitim Hastaneleri arasında köprü oluşturma işlevine yeni bir halka daha kattı. Uzmanlık eğitimi ve mezuniyet sonrası eğitimde tabip odası üzerine düşen görevi yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda;
Istanbul Tabip Odası - Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu ve Marmara Tıp Fakültesi Mezuniyet Sonrası Eğitim Komisyonunun işbirliğiyle 4-8 Haziran tarihlerinde M.Ü. Haydarpaşa Kampüsü - Ögretim Üyeleri Salonu'nda düzenlenen "Tıpta Uzmanlık Öğrencisi Temel Araştırma Kursu" 10 değişik eğitim kurumundan 20 asistan ve 3 uzmanın katılımı ile gerçekleşti.
Uzmanlık eğitiminde 2. yılını dolduran ve tez aşamasına gelmiş asistanlara yönelik olarak 5.si düzenlenen bu 5 günlük kurs iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölümde bir araştırmanın planlanması, uygulanması, istatistiğinin yapılması ve sunulması öğretildi. Ikinci bölümde ise tüm hekimlerin bilmesi gereken tıp etiği, konsültasyon etiği ve adli rapor yazımı konuları örneklerle işlenerek anlatıldı.
Dr.Tolga Dağlı'nın başkanlığını yaptıgı 7 kişilik komisyon üyelerinin de aktif katılımı ile yapılan kursta 12 eğitici yukarıdaki konularda interaktif bir çalışma sergilediler. Kursla ilgili ayrıntılı bilgilere www.istabip.org.tr/uecg.html/kurslar sayfasından ulaşabilirsiniz.
Kursla ilgili geri bildirimlerde dikkati çeken noktalar, sürenin kısalığı, istatistik bölümünün kısa ve güncel SPSS programını içermemesi, 1.yılını dolduran tüm asistanlara verilememesi ve kursun sonunda uzmanlık eğitimin nasıl olması sorusunun yanıtının tam alınamaması olarak özetlenebilir.
Kursun sonunda ITO başkanı Dr. Süha Göksel ve UEÇG üyeleri Hasan Kuş ve Kürşat Yıldız'ın katılımlarıyla bir sertifika dağıtım töreni düzenlendi.

xxxxxxxxxxxxxxxx

Şeffaf Kararlar
istanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu kararları 1999 yılından bu yana - şeffaflık ilkesi gereği - internette güncel olarak yayınlanıyor. Katkı, görüş ve eleştirilerinizi bekliyoruz.
Ayrıntılar: www.istabip.org.tr/yk/yktopl.htm

xxxxxxxxxxxx

�Kalbimiz� var mı?
Milliyet Gazetesi'ndeki "Sizin kalbiniz yok mu?" Başlıklı Habere Tepki
20 Haziran 2001 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan "Sizin kalbiniz yok mu?" başlıklı haberde neresinden bakarsanız bakın tek bir yalın gerçek var: Aliye Düzel isimli hastanın kalp krizi geçirmesi ve istanbul'un Anadolu yakasındaki üç büyük hastanede yer yokluğu nedeniyle tedavisinin başlanamaması. Kızılay Altıntepe Tıp Merkezi Müdürü olduğu belirtilen şahsın "Bizim nezaretimizde hasta üç devlet hastanesine götürülmüş. Hiçbiri kabul etmemiş. Hipokrat yeminlerini cüzdanlarında unutmuşlar" beyanı büyük tepki gördü.
Yönetim Kurulumuz adı geçen kişiye tazminat davası açıyor.
Oda Yönetim Kurulu Basın Açıklaması: www.istabip.org.tr/basin/250601.html

xxxxxxxxxxxx

Kadıköy�e
bekleriz...
İstanbul Tabip Odası Kadıköy Bürosu faaliyetini sürdürüyor. Kadıköy Evlendirme Dairesi karşısında Toprakbank üstünde, Sadıkoğlu iş Merkezi'nde bulunan büroda Anadolu yakasında bulunan meslektaşlarımızın her türlü üyelik işlemi gerçekleştiriliyor.
Telefon: 349 73 04. En azından çayımızı içmeye bekliyoruz.

xxxxxxxxxxxx

Epilepsi ve Gerçekler...
Türk Epilepsi ile Savaş Derneği; 8-14 Haziran Epilepsi ile Savaş Haftası nedeniyle Odamızda bir basın toplantısı yaptı. Dernek Başkanı Prof. Dr. Esat Eşkazan ve Oda Genel Sekreteri Dr. Rıfat Yücel'in katıldığı toplantıdan bazı rakamlar:
Dünyada 50.000.000, Türkiye'de yaklaşık 650.000 epilepsi hastası var.
Anti epileptik ilaçlara ulaşmada büyük eşitsizlik: ABD'de tüm epilepsi hastalarının %20'si bulunuyor, ancak ilaçların %50'si ABD'de kullanılıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise hastaların %70'i bulunuyor, ama bu ülkelerde ilaçların ancak %20'si kullanılabiliyor.
Epilepsi hala kutsal hastalık. Hala mistik inançlar, hurafeler, muskalar, okutmalar; hekimlikten önce 1990'lı yıllarda yapılan araştırmalara göre; Silivri'de epilepsi hastalarının %55.1'i, Ankara yöresinde %70'i, Sivas yöresinde %75'i düzenli hiç ilaç kullanmıyor. Oranlar ürkütücü. ilaçların büyük kısmının tamamen ithal olduğu düşünülürse 2001 şubat krizinden sonra bu oranlar daha da artmış olmalı.

xxxxxxxxxxxxxx

Tarifeler...
1 Temmuz-31 Aralık 2001 tarihleri arasında uygulanacak serbest hekimlik asgari ücret katsayıları belli oldu. Katsayı; laboratuvar branşları için 930.000; klinik branşlar için 1.050.000 olarak belirlendi.
Serbest hekimlik alanında tüm hizmetlerin asgari ücret katsayılarına internetten ücretsiz ulaşılabilirsiniz. Programın serbest çalışan hekimlere ve sağlık kuruluşlarına büyük kolaylıklar getireceğine inanıyoruz.

xxxxxxxxxxxxx

RTÜK ile görüştük.
Oda Genel Sekreteri Dr. Rıfat Yücel ve Hekimlik Uygulamaları Bürosu Sorumlusu Dr. Nedim şendağ; 6 Haziran 2001 tarihinde RTÜK istanbul Bölge Müdürlüğü'nü ziyaret ederek Bölge Müdürü Cengiz Karakaşoğlu ile iki konuda görüştüler:
A) Radyolarda yayınlanan özel sağlık kuruluşu reklamları,
B) TV'lerdeki hekimleri adeta "yargısız infaz"la cezalandıran, kişilik haklarına saldıran haberler.
Bilindiği gibi sağlık alanında reklam; haksız rekabet yaratarak halkı yanlış yönlendirmekte. Bu durum; hem radyo yönetimini hem de özel sağlık kuruluşu yöneticilerini yasal müeyyide altına sokar. Bizim suç duyurusunda bulunduğumuz birkaç radyoya karşın RTÜK Bölge Müdürlüğü'nün 12 radyo için işlem başlatmasını adı geçen kurumun konuya duyarlılığının somut ifadesi olarak gördük.
Televizyonlarda yayınlanan ve hekimlerin kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan haberler konusunda da önümüzdeki dönem tespit edebildiğimiz her haberi doğrudan RTÜK'e ileteceğiz. Bunun yöntemini öğrendik.
Her iki konuda da tespit işleminde sizlerden yardım ve destek bekliyoruz.

xxxxxxxxxxx

Kurslar...
Esas olarak birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan meslektaşlarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz bilimsel mesleki etkinliklerden biri daha tamamlandı. 12 hekimin katıldığı Kardiyopulmoner Resüsitasyon Kursu; Odamız Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Aysel Altan'ın koordinatörlüğünde SSK Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 8 Haziran 2001 tarihinde yapıldı. Kesinleşmemekle birlikte Eylül ayında iki kurs var: Radyoloji'de Temel ilkeler ve EKG



VII. Tıpta Uzmanlık Eğitimi Kurultayı
7. Tıpta Uzmanlık Eğitimi Kurultayı, 1-2 Aralık 2001 tarihlerinde istanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde toplanıyor. Ankara ve izmir'den sonra Kurultay'ı düzenleme sırası bir kez daha istanbul'a geldi. Bu Kurultay'da ilk kez üç büyük ilimizdeki uzmanlık eğitimi kurumlarıyla ilgili anket sonuçlarının toplandığı veriler sunulacak. Çalışma gruplarının hazırladığı raporlar Kurultay'ın ikinci günü sunularak tartışılacak.
Düzenleme Kurulu çalışmalarını yoğunlaştırıken fakülteler ve e-ğitim hastanelerindeki eğiticileri, asistanları, uzmanlık derneklerini ve tabip odalarını; çalışmalarını, deneyimlerini ve görüşlerini paylaşmak üzere VII. Kurultay'a beklediğini ifade etti.

Kurultay Programı
1 Aralık 2001, Cumartesi:

�09.00�10.00
Açılış

�10.00�10.40
Uzmanlık e-ğitiminde durum. 2001 Anketi sonuçlarının
sunumu.

�10.40�11.00
Ara

�11.00�12.30
Anket sonuçları üzerinde tartışma

�12.30�14.00
Ö-ğle yeme-ği

�14.00�15.00
Tıpta Uzmanlık E-ğitimi Modeli sunumu ve tartışma

�15.00�17.00
Çalışma grupları

2 Aralık 200, Pazar:

�09.00�10.00
Forum: Asistanlar uzmanlık e-ğitimini tartışıyor (Koordinatör: Dr. Mehmet Ertürk)

�10.00�10.45
Konferans: Avrupa'da e-ğitim kurumlarını ziyaret programları nasıl uygulanıyor?

�11.00�12.30
E-ğitim Kurumlarını ve Birimleri De-ğerlendirme Kriterleri ve bir De-ğerlendirme Komisyonu'ndan Beklenenler

�14.00�17.40
Çalışma Gruplarının raporları üzerinde tartışma

�17.00�17.30
Sonuç Bildirgesi üzerinde tartışma

Çalışma grupları:
� Asistan karnesi uygulamasında örnekler ve gelişmeler
(Koordinatör: Dr. Cem Terzi)
� Türkiye'de yeterlik kurulları ve yeterlik sınavları konusunda gelişmeler (Koordinatör: Dr. Raşit Tükel)
� Akademik yükseltmeler ve e-ğiticilerin belirlenmesi
(Koordinatör: Dr. Sema Anak)
� Uygulama rehberleri ne getiriyor?
(Koordinatör: Dr. Feyza Erkan)
� E-ğitim kurumları ve birimlerin de-ğerlendirilmesi
(Koordinatör: Dr. Hasan Kuş)

Poster bildiriler:
Kurultay sırasında uzmanlık e-ğitimi ve uygulaması ile ilgili konulardaki poster bildirilerine de yer verilecektir. Poster bildiri özetleri, 1 Eylül 2001 tarihine kadar ulaştırıldı-ğı takdirde program kitapçı-ğında yer alabilecektir. Bu tarihten sonra ulaşan poster bildiriler yer olanakları ölçüsünde sergilenecektir. Bildiri özetlerinin faks veya e-posta yoluyla Kurultay Sekreterli-ği'ne iletilmesi gerekmektedir (Koordinatör: Dr. Erdem Birgül).

Kurultay Sekreteri:
Dr. Kürşat Yıldız kyildiz@istabip.org.tr

iletişim:
Nuray Özdemir istanbul Tabip Odası Kadıköy Bürosu
Tel.+ Faks: 0216 349 73 04

TAKViM

TARK 2001
Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derne-ği 35. Kongresi'ni yapmaya hazırlanıyor. 27-31 Ekim 2001 günlerinde Antalya Kemer'de Mirage Park Hotel'de yapılacak TARK 2001 sırasında aynı zamanda Yo-ğun Bakım Derne-ği IX. Kongresi, Gö-ğüs Kalp Damar Anestezi Derne-ği IX. Kongresi, Rejyonal Anestezi Derne-ği IV. Kongresi de toplanacak. Bildiriler için son gönderme tarihi 13 Temmuz 2001. (www.tark2001.com) Kayıt ücretleri uzmanlar için 200, asistanlar için 175 ABD doları. 10 A-ğustos sonrası bu rakamlar 230 ve 195 olacak.

TRK Kursları Sürüyor
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Derne-ği, istanbul Tip Fakültesi'nde 6. ve Türkiye genelinde 11. Travma - Resüsitasyon Kursu'nu (TRK) http://www.travma.org.tr/trk/ düzenledi. TRK 6 ile ilgili bilgi ve fotolar http://www.travma.org.tr/trk/fotolar.html adresinde.

Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti çalışma grupları
Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti, de-ğişik konularda çalışma grupları oluşturdu. Kalite Kontrol Grubu, mikrobiyoloji laboratuvarlarının kalite standartlarının nasıl de-ğerlendirilebilece-ğini araştırıyor.

Pratisyen Hekimlerde 6. Kongre Heyecanı
6. Pratisyen Hekimlik Kongresi 17-21 Ekim 2001'de Antalya'da yapılıyor. "Genel Pratisyenlik Mesleki E-ğitimi", "Sa-ğlıkta Dünya'da son yönelimler", "Hasta-Hekim ilişkisi", "Memede kitle" gibi 28 konu saptanmış. Diabet ve Hipertansiyon hastalarının takibi, EKG, Temel Radyoloji ve Birinci Basamakta Cerrahi Müdahaleler gibi kurslar var. www.pratisyen2001.gen.tr

Patoloji Kongresi, Ekim'de Antalya'da
XV. Ulusal Patoloji Kongresi, 20-26 Ekim 2001 tarihlerinde Antalya Beldibi Mirage Park Resort Otel'de yapılacak. ABD, isveç ve ingiltere'den çok sayıda konuk konuşmacının da katılaca-ğı Kongre Çukurova Patoloji Derne-ği ve Çukurova Üniversitesi tarafından düzenleniyor . Bildiri özetleri için son tarih 30 A-ğustos 2001. Katılım ücretleri otelde konaklayanlar için daha az olmak üzere uzmanlar için 120-185, asistanlar için 90 155 dolar olarak belirlenmiş. Bu rakamlar 30 A-ğustos'tan sonra uzmanlar için 155-215, asistanlar için 120-185.
(www.topkon.com.tr/patoloji2001)





Her 18 Mayıs
Özgürlük Kokar...

Çanakkale'de sessizlikte hala onların ayak sesleri işitiliyor, oracıkta bırakıverdikleri
yaşam, toprağın neminde hala kıpır kıpır ve Çanakkale artık yalnızca özgürlük kokuyor...
Bu yazı hayatlarını bu topraklar için feda eden kahraman öğrencilerin anısına
kaleme alınmıştır. Bu satırların yazarı onları daima saygı ve minnetle anmakta ve
onların bu onurlu hikayesini gelecek kuşaklara taşımayı görev bilmektedir.
Prof. Dr. Cengiz Kuday

Yıl 1915, Birinci Dünya Savaşının ikinci yılı...
Çanakkale, Nisan 1915: 18 Mart'ta Çanakkale'yi denizden geçemeyeceklerini artık anlayan müttefik güçleri kara harekatına hazırlanmaktadır. 24-25 Nisan gecesi harekete geçen büyük donanmanın asker yüklü savaş gemileri sabaha karşı kara harekatına başlar. O sıralarda 33 yaşında bir Yarbay olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal'e göre Arıburnu'na çıkan düşman kısa yoldan Kocaçimen'e çıkabilir ve Gelibolu yarımadasını ortadan ikiye bölebilirdi. Ne var ki, ordu komutanı Mareşal Liman Von Sanders'ten beklenen emir bir türlü gelmez, çünkü müttefiklerin çıkarma yapacaklarını sandığı Saros Körfezinde -yani yanlış yerde beklemektedir. Ve inisiyatifini kullanarak komutasındaki tümene Kocaçimen'e doğru hareket emri verir.
istanbul, Mayıs 1915: Bugünün istanbul Üniversitesi Merkez Binası o zamanlar Harbiye Nezareti ve bahçesi yüzlerce Darülfünun talebesi ile dolu... Konuşmacı Harbiye Nazırı Enver Paşa, konu ise Çanakkale'de sürmekte olan muharebeler; eğer kaybedilirse felaketle sonuçlanacak kritik noktada bir ölüm-kalım savaşı... Enver Paşa Çanakkale'ye giderek cepheyi denetlemiş ve ordu komutanı ile fikir birliği içinde Arıburnu cephesinden taarruza karar verilmiştir. Ancak Kuzey grup komutanı Esat Paşa, ordu komutanlığına verdiği raporda bu taarruzun yapılabilmesi için taze kuvvetlere ihtiyaç olduğunu bildirerek yeni bir tümen istemektedir.
Bu ateşli konuşmanın sonunda bahçede bulunan Darülfünun talebelerinin hepsi cepheye gitmek için gönüllü başvurusunda bulunurlar. Bu arada aynı konuşmayı izleyen istanbul Erkek Lisesi'nin son sınıf öğrencilerinden 50 kişi de tıpkı ağabeyleri gibi bu gönüllü topluluğa katılırlar. Geriye kalanlar ise onların ardından Karaköy'deki okul binasını sarıya boyar, burayı bir revire dönüştürürler, cepheden gelecek yaralı arkadaşları için...
11 Mayıs günü Çanakkale'ye gönderilen ve oradan da Arıburnu'na sevk edilen 2. Tümen'in çoğunu aralarında istanbul Erkek Lisesi'nin 50 öğrencisinin de bulunduğu gönüllü öğrenciler oluşturur. Tümen, Kurmay Yarbay Hasan Askeri komutasında 16 Mayıs'ta Arıburnu Akhoş iskelesi çevresinde toplanıp taarruz için hazır hale getirilir. 18 Mayıs akşamında 19., 5. ve 16. gönüllülerin en ön saflarda yer aldığı taarruz başlayacaktır. Harekata kuzeyden itibaren Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen de katılır.
Taarruzun başarısı, düşmanın baskına uğratılmasına ve taze bir kuvvet olarak gelen 2. Tümen'in dar bir cephede de olsa hücuma geçerek düşmanın cephesini yarmasına bağlıdır. Gece karanlığında 2. Tümen'in iki alayı ilk siperlere yanaşır. iki alayın cephesi ise yalnızca 600 metre genişliğindedir. Ve hücum başlar derin bir sessizlikte... Ne bir ateş açılmış, ne bir hücum borusu çalınmış, ne de "Allah Allah" sesleri yankılanmıştır havada... Gece toplandıkları siperlerde temiz çamaşırlarını giyen askerler, süngüleriyle tepeden aşağı doğru dalgalar halinde ilerler. Sessiz ve karanlıktır gece, yalnızca süngüler parlar... Ve bir anda kıyamet kopar, artık hücum borusu çalmıştır askerimiz için...
19 Mayıs 1915, Çanakkale Savaşlarının en kanlı ve en çok kayıp verilen günü olur; 2. Tümen'in on bin askerinin tamamı kaybedilmiştir, o sabah toprak iki tarafın ölüleri ile kaplıdır ve derin bir sessizlikte yalnızca kan kokmaktadır.
Ve tan yeri ağarır, sessizdir, utanç gibi ağırdır... Gün ışığı o sabah yarım kalan rüyalar ve hiç yaşanmamış sevdaların üstünde parlar, çocuk yüzlerin ve çocuk yüreklerin üstünde... Sonraları güneş gene doğacaktır ve başka çocuklar da doğacaktır bu ülkede, sancılarla doğacaklar, kanla ve gözyaşıyla... ama bulutsuz gökyüzü gibi aydınlık olacaklardır... adı hep özgürlük olacaktır çocukların...
istanbul: Revir hazırdır, cepheden yaralılar beklenmektedir, ne var ki gelen haberler hep karadır hep ölüme dair... Dönen yoktur... Ve matem siyah şeritlere vurulur yaralı bekleyen sarı binaya... Yıl 1921 olduğunda ise Tıbbiye hiç mezun veremez, 1915 dönemi öğrencilerinin tümünü şehit vermiştir...
Bugün: Sarı-Siyah, istanbul Erkek Lisesi ve istanbulspor'un renkleri; tıbbiye şehitleri için arkadaşlarının yazdığı şiir ise Bizet'in inci Avcıları operasının son bölüm melodisiyle bir tıbbiye marşı olarak yaşıyor.
Çanakkale'de sessizlikte hala onların ayak sesleri işitiliyor, oracıkta bırakıverdikleri yaşam toprağın neminde hala kıpır kıpır ve Çanakkale artık yalnızca özgürlük kokuyor...
Bu yazı hayatlarını bu topraklar için feda eden kahraman öğrencilerin anısına kaleme alınmıştır. Bu satırların yazarı onları daima saygı ve minnetle anmakta ve onların bu onurlu hikayesini gelecek kuşaklara taşımayı görev bilmektedir. Bizler, bizim halkımız ve bütün dünya onların yazdığı destanı asla unutmayacaktır. Onlar gerçek kahramandırlar. Bazı şeyler vardır ki, sözcüklerden çok daha derindir, ruhumuzun derinlikleri gibi, yaşamımızın anlamı gibi, bizim öz gerçeğimiz gibi...



Adli Tıp Prosedürü

Adli Tıbbı ilgilendiren bir çok vakayla karşılaşıyoruz. Bu tür olaylarda hekimlerin bilmesi gereken bazı yasa maddeleri ve uygulamalar var. Adli Tıp Kurumu Başkanı Dr.Oğuz Polat�ın
bu yazısında, konuya ilişkin bir hekimin bilmesi gerekenler yer alıyor. ilgiyle okuyacağınızı
umuyoruz.
Prof. Dr. Oğuz POLAT

Adli Tıp; tıp dalları içinde hukuksal boyutun tıpla kesiştiği ve bilirkişiliğin yapıldığı bir bilim dalıdır. Özellikle son yıllarda adli tıp, medikal boyutta cevabı aranan sorulara bilirkişilik boyutunda hizmet veren ve önemli işlevler üstlenen bir daldır.
Adli Tıp multidisipliner bir bilim dalıdır. Temel olarak bilirkişilik fonksiyonuna dönük çalışmaların yapılmasına yöneliktir. Bilirkişilik, adli olaylarda o konuda eğitim ve öğrenim görmüş kişilerin özel bilgisinden yararlanılmasıdır. Tıpta bilirkişilik, özellikle kriminal olaylarda çeşitli lezyonların saptanıp, tanınmasına yani identifikasyonuna, travmatik lezyonların niteliğinin belirlenmesine, insana ait her türlü kan, saç, sperm gibi biyolojik oluşumların incelenmesine ve suçlu mağdur ile medeni haklarını kullanmak isteyenlerin durumlarının belirlenmesi ve tanımlanması olaylarını kapsamaktadır.
Adli tıbbı ilgilendiren olaylarda özellikle Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakeme Usul Kanunlarının bazı maddelerinin bilinmesi gerekmektedir. Bilirkişi tespiti hakime ait olmakla birlikte, hazırlık soruşturmaları sırasında Cumhuriyet savcıları da bilirkişi tayin edebilir. O yerde resmi bilirkişiler varken yani Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp uzmanları görev yapıyorsa özel sebepler olmadıkça başka bir kimse bilirkişi tayin edilmez. (CMUK 66) Ama olmadığı durumlarda hakim veya Savcının önermesiyle sağlık ocağı hekimleri bilirkişilik yapmakla yükümlüdür. (CMUK 68)
Bilirkişiliği kabul etmek mecburiyetinde olanlar bu görevi yapmadıkları taktirde kanun karşısında suçlu duruma düşerler. Çağrılı olduğu halde gitmez veya görevini yapmazsa bu hareketin sonucu doğan masraf ve para cezasını öder. (CMUK 70) Kanunen yapılması gereken bir hizmeti yapmaktan kaçındığı için de suçlu duruma düşer. Ceza kanunu bilirkişilerin doğru olmayan bir sebep ileri sürerek çağrıya gitmemeleri veya gerekeni yapmamaları halinde 6 aya kadar hapis ve bu kadar süre meslekten men, yani yapmaktan alıkonma cezası öngörmektedir. (TCK 282)
Bilirkişilik görevini üstlenen doktor istediği gibi muayene ve inceleme yapabilir ve gerekirse raporunu düzenlemek için tanıkları dinleme, sanıkların sorguya çekilmesinde hazır bulunma ve hatta bunlara doğrudan soru sorma ve dosya incelemesi yapma hakkına sahiptir. (CMUK 73)
Adli bir olayda bilirkişinin ilk ödevi yapılan çağrıya gitmektir. Bilirkişi yazılı bir belge, celpname ile çağrılır. (CMUK 45) Olay incelemesi bittikten sonra bir raporla görüşler belirtilir. Eğer bilirkişiler tarafından verilen raporlar eksik veya yetersiz görülürse aynı bilirkişiden veya tespit edilecek diğer bir bilirkişiden ayrı bir rapor istenebilir. (CMUK 76) Raporlar arasında çelişki görülürse, üçüncü bir bilirkişiden çelişkinin bağdaştırılmasını veya nedenini sorabilir. Son yetki organı olarak Adli Tıp Kurumuna yollanarak görüş alınır.
Bilirkişilikte incelenen olayları genel olarak ölüm olguları ve canlı kişilerde incelenen olaylar olmak üzere iki başlıkta toplayabiliriz. Ölüm olaylarında keşif ve otopsi çalışmaları vardır. Canlı kişilerdeki olaylar ise başlıca müessir fiile bağlı meydana gelen durumların incelenmesi ile mağdur ve suçlunun ruhsal durumlarının incelenmesidir. Ayrıca tıpla ilgili hukuki prosedürlerin bulunduğu her türlü olayda bilirkişilik adli tıp konusu içindedir.
Adli olaylarda bilirkişilik görevi yüklenen doktorların en çok karşılaştıkları olay ölüm olguları ve bunlara bağlı olarak yapılan keşif ve otopsi çalışmalarıdır. Keşif, herhangi bir adli olayın nasıl yapıldığını, buna bağlı değişimleri, suçlulara ait iz ve işaretlerin bulunması amacıyla hakim veya savcı yönetiminde olay yerinde yapılan çalışmalardır. (CMUK 78) Keşfi gerektiren adli olayların niteliğine göre, hakim veya savcı gerekli görürse keşife bilirkişilerde katılır. Kriminal ölüm olaylarında, şüpheli ölümlerde ve ölümle sonuçlanan kazalarda yapılacak keşiflere hekim bilirkişilerde katılır. Keşif sırasında tüm bulgular incelenir, araştırmalar yapılır. Keşif sonunda bir tutanak düzenlenir. Tutanağa, görülenler ve bulunanlar kaydedilir. Keşif sırasındaki bilirkişi incelemelerinde ölenlerin kimlikleri ile cesetlerin durumu, yerleri tarif edilir ve adli muayeneleri yapılır. Otopsi yapılması ancak yapılan keşif sonunda yeterli bilgi toplanamaması, başka bir deyişle ölüm sebebinin belirlenememesi yani tüm boyutlarıyla olayın aydınlatılamadığı durumlarda gündeme gelir.
şüpheli ölüm olaylarında savcı veya hakim, ölümün nasıl ve neden meydana geldiği, orijini ve diğer ayrıntıları öğrenebilmek için bilirkişiyi göreve çağırır. Bu olayların gerçekleşmesi belirli bazı yasal prosedürlere bağlıdır. (CMUK 79-1) e göre bir ölünün adli muayenesi doktor huzurunda hakim veya savcı tarafından yapılır. Adli muayenede önce kimlik belirtimi yapılır. Kimlik resmi ve tıbbi olmak üzere 2 ayrı şekilde de tespit edilir. Resmi kimlik ehliyet, nüfus cüzdanı gibi resmi olarak kişinin kim olduğunu belirleme amacı taşıyan belgeler yoluyla yapılır. Tıbbi kimlik ise kişinin tüm dış fizik özelliklerinin fotoğrafını çekiyormuşcasına kağıda aktarılmasıdır. Boy, kilo, yaş, cinsiyet ve baştan başlayarak tüm fizik özellikler kaydedilir. Hüviyet tespiti yani kimlik, ayrıca onu tanıyan kişilere de gösterilerek onaylatılır. Yani ilk işlem olarak kimlik tespiti, kim olduğunun araştırılması yapılmalıdır. (CMUK 80) Daha sonra ölüm belirtileri kaydedilir. Genel olarak ilk saatler içerisindeki bulgular erken, daha sonraki dönemde olanları geç ölüm belirtileri olarak değerlendirilir. Ölüm olgularında bürokratik işlem ve çarkın yavaş işlemesi sonucu doktora ölüm olgusunun aksetmesi oldukça uzun bir süreyi almakta ve pratikte ölüm muayenelerinde genellikle geç bulgularla karşılaşılmaktadır.
Ölüm belirtileri saptandıktan sonra kişide görülen travmatik bulgular ya da normal dışı izlerin tümü tanımlanarak, tarif edilerek kaydedilir. Sonra otopsi çalışmasına geçilir. Otopsi hakim ya da Cumhuriyet Savcısı huzurunda adli tıp uzmanı ve patolog olmak üzere iki hekim tarafından yapılır. Eğer yoksa otopsi bir hekim tarafından da yapılabilir. (CMUK 79-2) Otopsi mutlaka baş, göğüs ve batın olmak üzere 3 boşluk açılarak yapılar (CMUK 81) Otopsi yeni doğmuş bir çocuk olgusuna ait ise şu soruların cevabını vermek gerekir (CMUK 82)
� Çocuğun canlı doğup doğmadığı,
� Çocuğun matür yani zamanında doğmuş olup olmadığı,
� Canlı doğmuş ise yaşama kabiliyeti gösterip göstermediği,
� Canlı doğmuşsa, yaşam süresinin tespiti yapılmalıdır.
Otopsi bittikten sonra bir tutanak düzenlenerek katılan herkesin imzası alınır. Daha sonra otopsiyi yapan doktor, ayrıca bir otopsi raporu yazmakla yükümlüdür. (CMUK 75) Her zaman otopsi sonucu kesin ve net olarak ölüm sebebi bulunmaz. Bu gibi durumlarda yardımcı tetkiklere başvurulur. Bunlar kan, idrar alınarak uyutucu, uyuşturucu aranılması, iç organlardan sistemik toksikolojik analiz için 250 gr'dan az olmamak kaydıyla parça alınması ve kimya şubelerine analiz için yollanması amacıyla savcılığa teslim edilmesidir. iç organ ve sıvılar mümkün olursa ayrı kavanozlarda, her parçanın iki misli kadar % 10 formalin veya % 90 alkol solüsyonu konarak yapılmalıdır. Kan alındığında florürlü tüp içerisine konmalıdır. Ayrıca histolojik analiz için kesit alınarak patoloğa yollanabilir. Tüm bu araştırmaların sonucunu savcılık, bilirkişiye ulaştırır. Otopsi bulguları bunlarla birleştirilerek ölüm sonucu ve sebebi yazılır. Bilirkişilik yapıldığında neden ve sonuç yazılımlarında çok kesin ve katı ifadelerden ziyade "Kişinin şu nedenlere bağlı olarak öldüğü kanaatini bildirir rapordur" şeklinde yazmak çok daha doğru olacaktır.
Bir de gömülmüş olan ama daha sonra tahkikat sonucu hakim ya da savcının isteğine bağlı olarak, mezar açılarak gömülen cesedin keşif muayenesi ve otopsi yapılması istenebilir. (CMUK 79-4) Fethi-kabir ismi verilen bu işlem bir keşif prosedüründe doktor huzurunda, hakim veya savcıyla birlikte yapılan bir işlemdir. Eğer gerekir ve ölünün hali müsait olursa ki çoğunluğu çürümüş ve vücut bütünlüğü bozulmuş olarak bulunur, o zaman otopsi yapılması gündeme gelebilir.
Ayrıca (CMUK 79-3) e göre ölen kişiyi son hastalığında tedavi eden hekime otopsi yaptırılmaz. Doktor bu olaylarda hep hakim veya savcılığa bağlı olarak çalışan bir kişidir. Asıl karar verme yetkisi savcı veya hakimdedir. Bilgisinden faydalanılmak üzere doktor bu göreve çağrılır. Ama bazı durumlarda Savcı ile görüş birliği içinde olunmayabilir. Örneğin yapılan bir keşif sonucunda doktor otopsiye gerek görmezken, savcı yapılması gerektiği hakkında karar verirse buna uymak zorunluluğu vardır. Bunun tersi durumun ise yani savcı gerekli görmez, doktor otopsi yapılması gerektiğini söylerse otopsi yapılmaz ama doktor tutanağa bu görüşünü belirtmek için, daha sonra herhangi bir şekilde zan altında kalmamak, sorumlu olmamak için muhalefet şerhi düşer.
Adli otopsilerde, ölü sahiplerinden izin alma zorunluluğu yoktur. Ama bilimsel amaçlı yapılan tıbbi otopsilerde ölü yakınlarından birinden izin almak gerekir. Sadece bulaşıcı hastalığa bağlı meydana gelen ölüm olaylarında, bu olaylar toplumu tehdit eden bir tehlike oluşturduğundan Umumi Hıfzısıhha kanunu madde 70'e göre otopsi hasta yakınlarından izin alınmadan uygulanır.
Başlıca başına öldürücü nitelikte olmayan travma ve yaralara bazı sebeplerin eklenmesiyle ölüm meydana gelebilir. Travma ve yaralarda ölümü çabuklaştırmış ya da kolaylaştırmış olabilir. Ölümde birden fazla sebebin rolü bulunursa ortak sebeplerden bahsedilir. Bu tip olaylar (TCK 451 ve 452/2) maddesinde açıklanmış olup, otopsi yapılması gerekmektedir. Kanun açıklaması "failin fiilinden evvel mevcut olup failce bilinmeyen ahvalin birleşmesi ile ölümün meydana gelmesi" şeklinde yazılmıştır yani travmaya maruz kalan kişide daha önce var olan ama diğer kişinin bilmediği bir hastalık ya da arıza ile birleşerek ölümün meydana gelmesidir. Örneğin herniasyonu (fıtığı) olan bir kişinin, yediği tekme sonucu meydana gelen perforasyon (delinme) ve buna bağlı ölümde, tekmeyi atan kişi adam öldürme suçundan değil bu kanun maddesine bağlı olarak yargılanır. Bunun saptanabilmesi ancak otopsi ile mümkün olur.
Otopsileri genel olarak 2 ayrı grupta incelemek gerekmektedir. Bunlar adli otopsiler ve özel otopsilerdir. Adli otopsiler şüpheli ölüm olaylarında savcı veya hakimin isteği üzerine yapılan işlemlerdir. Özel otopsiler içinde büyük bir grubunu hastane otopsileri oluşturur.
Hastane otopsileri genelde beş nedene bağlı olarak yapılmaktadır. Bunlar;
1- Ölüm sebebini belirlemek,
2- Klinik teşhis ve semptomların birbirine uygunluğunun araştırılması,
3- Tedavinin ne denli etken olduğunu görebilmek,
4- Hastalıkların genel gidişini değerlendirebilme,
5- Öğrencilerin eğitimi.
Adli otopsiler ise;
1- Ölümün sebep, şekil ve zamanını belirlemek,
2- Olayın anlaşılmasına yardımcı olacak delillerin araştırılması,
3- Ölümle ilgili koşul ve durumların ortaya çıkarılması,
4- Kanun yetkililerine tıbbi bir rapor vermek,
5- Hastalıkla olan ölümler ile dış koşullara bağlı olan ölümleri birbirinden ayırma amacıyla yapılır.
Adli tıp prosedürü içerisinde en önemli konulardan birini akıl sağlığı ve yaş ile ilgili problemlerin yer aldığı Adli Psikiyatri oluşturmaktadır. Adli Psikiyatrinin temel konularını tefrik ve temyiz etme yani belli yaş sınırına kadar ve belli akıl ile ruh sağlığı düzeyinde kişilerin yapılan eylemlerin, olguların özellikle suçların anlam ve mahiyetini kavrama, sonuçlarını evvelden sezme yetisine sahip olup olmadıklarını kapsamaktadır.
Başlıca çalışılan konular şunlardır:
- Farik ve mümeyyizlik
- Suça karşı ceza ehliyeti
- Alkol ve madde bağımlılığı
- Medeni hukukla ilgili problemler

(Makalenin 2. Bölümü önümüzdeki sayıda yayınlanacaktır.)



Hekim Hataları ve
Yüksek Sağlık şurası

İ.Hamit Hancı
Ege Üniversitesi Tıp Fak. Adli Tıp A.D
Hakan Özdemir
Sağlık Bakanlığı

Bu yazıda hekimlerin mesleğe ilişkin kusurlarını belirlemeye yetkili olan Yüksek Sağlık şurası�nın işleyişi incelenerek, örnek olgular tartışılmıştır.

Ceza hukuku �Kusursuz suç olmayacağını belirtmiştir�. Kusurluluğun kasıt (amaçlama) ve taksir (ihmal = savsama) olarak iki türü vardır. Dolayısıyla suçlarda kasıtlı ya da taksirli suçlar olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Kasıtlı suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörerek, tahmin ederek ve bu sonucu isteyerek suçu işler. Kasıtlı suçlara örnek olarak kasıtlı adam öldürme (T.C.K 448, 449 ve 450. maddeleri) ile kasıtlı adam yaralama (müessir fiil= etkili eylem) (T.C.K 456. maddesi) suçları örnek olarak verilebilir.

Taksirli suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörmekte (tahmin etmekte), sonucu istememekte ama gerekli önlemini almamaktadir.
TAKSiR: Sözcük anlamı; bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken yapmamadır. Taksirli suçlar �Tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik, emir, nizam ve talimatlara uymama nedeniyle yaralamaya (T.C.K 459. m.) ya da ölüme (T.C.K 455. m.) sebep olmak� şeklinde tanımlanır. Taksirli suçlarda ceza oranları kasıtlı suçlara göre daha azdır. Tıbbi girişim esnasında neden oldukları yaralama ve ölüme sebebiyet durumlarında hekimler hakkinda özel yaptırım getiren bir kanun yoktur. Genel olan T.C.K 455 ve 459. maddeleri kullanılmaktadır.

Tedbirsizlik, dikkatsizlik:
Dikkatsizlik; yapılmaması gerekeni yapma, tedbirsizlik; önlenebilir bir tehlikenin önlenmesinde gösterilen kusurluluktur. Unutma da tedbirsizliktir.
Burda belirtilen, hekimin tanı ve tedaviyi uygularken ülkenin sağlık koşullarına göre gösterebileceği normal tedbir ve dikkatidir. Yoksa her uygulamada düşünülemeyen, önlenemeyen bir tehlike aniden ve umulmadık bir şekilde ortaya çıkabilir. Sorumsuzluk için üstün bir dikkat ve tedbir değil, normal bir dikkat ve tedbir yeterlidir.

Kişinin meslek ve sanatının esaslarını bilmemesi ve beceriden yoksun olması ise acemiliktir. Hekim mesleği ve uzmanlığı ile ilgili tıpta uygulanmasi benimsenmiş ve kabul edilmiş klasik bilgileri bilmek ve buna uymak zorundadır.

Günümüz hukuk anlayışında, hekimler ve diğer sağlık personeli çalışmalarını �izin verilen risk� kavramı çerçevesinde yerine getirirler. Her tıbbi müdahalenin normal sapmaları ve riskleri vardır. �izin verilen risk� olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiğı normal risk ve sapmalar çerçevesinde hareketleri dolayısıyla belirli neticeler meydana gelse bile hekim kusurlu sayılmaz.

Hekimin uygulayacağı tedavi yöntemine karar verirken geniş bir takdir yetkisi vardır. Ancak uygulamadaki kusurlarından dolayı sorumlu tutulabilir. Hekim yalnız ağır kusurlarında değil, hafif kusurlarından da sorumludur. Hekimlerin cezai sorumluluğunda hafif kusurların gözetilmemesi diye yasalarda bir kural yoktur. Kusurun derecesinin asil önemi cezanın belirlenmesindedir. Çünkü taksirli suçlarda ceza, kusurun derecesine göre 1/8 e kadar indirilebilmektedir.

Sağlık mensuplarının kusur oranları (kusurlulukları) Yüksek Sağlık şurası�nca tesbit edilir. Yüksek Sağlık şurası (YSŞ), tabiplerin mesleğe ilişkin kusur ve durumlarını belirlemeye yetkilidir. Sağlık Bakanlığı içinde bulunan YSŞ, hekimler hakkındaki adli olaylarda bilirkişilik görevi olan bir kuruldur. Bu kurul sağlık ve sosyal yardımlarla ilgili sorunlar hakkında oyunu ve düşüncesini bildirmek, hekimlik mesleği ve şubeleri ile ilgili uğraşılar sırasında işlenilen hatalar ve adli sorunlar hakkında bilirkişilik görevi ile yükümlü bir danışma kuruludur. YSş dokuz asli üyeden oluşur. şura üyeleri, hekimlik mesleğinde tanınmış bilim adamları arasından seçilir. Ayrıca Sağlık Bakanlığı müsteşarı, danışma ve inceleme kurulu başkanı, Temel Sağlık ve Yataklı Tedavi genel müdürleri şuranın tabii üyeleridir.

YSş, Sağlık Bakanlığı�nın sürekli kuruludur. YSş, 1219 sayılı yasa, 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu (Genel Sağlık Yasası) ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığı�nın Teşkilat ve görevlerine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) ilgili hükümlerine göre faaliyet göstermektedir.

1219 sayılı tababet ve Suabati Sanatlarının tarzı Icrasına Dair Kanun (Tıp Meslekleri Uygulamasına Dair Yasa) 75. Madde (sadeleştirlimiş bu günkü dile çevrilmiştir): Tıp mesleklerinin uygulanmasından doğan cürümlerde (suçlarda) mahkemelerin uygun göreceği bilirkişinin reyve görüşüne başvurma özgürlükleri saklı kalmak koşulu ile - YSş�nın görüşü sorulur. 1219 sayılı kanun 75. maddede ceza mahkemelerinin uygun görecekleri bilirkişinin oy ve görüşüne başvurma hakkında sebestileri ayrık olmak üzere,YSŞ�nın görüşünün alınacağı kabul edilmiştir.

Mahkemeler diğer bilirkişi raporlarında olduğu gibi YSŞ�nın raporlarıyla da bağlı değildirler. Ancak Y1.CD 12.12.1967 tarihli kararında �Tıbbi mesuliyette (sorumlulukta) YSş�na gidilmesi mecburidir. Ama bu sorumluluk başka bilirkişilere başvurmak ve mahkemelerin değerlendirme yapmak hakkını ortadan kaldırmaz� denilmektedir. Bilirkişi olarak, ister YSŞ ve isterse başka kuruma veya uzmana başvurulsun, yarğıç bilirkişi raporuyla bağlı değildir. Yargıç, bilirkişi oy ve görüşlerini sezgisi ve genel kültürü ile denetlemek, gerektiğinde başka bilirkişilerin oy ve görüşüne başvurmakla görevlidir.

1219 sayılı yasa 75. maddeye göre hakkında görüş istenilmesi emredilen sorunlar olarak cürümlerden (suçlardan) sözedildiğinden YSŞ�ndan bilirkişilik görüşü alınması zorunluluğu yalnız suçları inceleyip yargılayan ceza mahkemeleri için söz konusudur. Ceza mahkemeleri dışında kalan diğer adli mercilerin (hukuk mahkemeleri, savcılıklar, Danıştay, idare Mahkemeleri) şura�dan tıbbi bilirkişilik görüşü sorma zorunlulukları yoktur. Genel hükümlere göre başka bilirkişilere başvurarak karar vermeleri mümkündür.

şura�ya yalnız hekimler için değil, diş hekimi ve diğer sağlık meslekleri mensupları hakkında açılan davalara ilişkin dosyalar da gönderilmektedir. şuranın üyesi olan TTB tarafından yapılan bir çalışmada, 1996-1997 yılları arasında görüş sorulan dosyaların %20�si acil başvurularda meydana gelen sorunlarla ilgili olduğu belirlenmiştir. Tüm başvuruların %30�u kadın doğum, %17�si ortopedi %10�u genel cerrahi %13�ü iç hastalıkları, %4�ü anestezi sorunlarıyla, %7�si adli raporlarla ilgilidir.
25-26 Aralık 1997�de toplanan YSş�nda, 41 adet dosya görüşülmüştür. şura gündemine alınan dosyalar TCK 455, 459 (taksirle ölüme sebebiyet ya da yaralama) , TCK 230 (görevi ihmal), TCK 470 (yetkisiz müdahale), TCK 456 (kasten müessir fiil) için açılmış davalardır. Taksirli suçlara giren dosyalarda kusurun derecesi, ayrıca sebep-sonuç ilişkisi de (illiyet) belirlenmiştir.

Dosyaların 2�si hemşireler, 1�i kırık-çıkıkçı kusuru için şura�ya gelmiş, 2 sinde kurum kusuru sorulurken, geri kalan dosyalar hekimlerle ilgili olmuştur. Dosyaların %38�inde suç/kusur bulunmamış, %38�inde suç/kusur bulunmuş, %24�ü dosya, eksik olduğu, hazırlık aşamasında bulunduğu ya da şura kararı gerektirmediği için değerlendirilmemiştir. Değerlendirilmeyen dosyalar inceleme dışı kaldığında kusurlu bulunan olgu oranı %50�dir. 4 dosya anestezi sırasında ölüm nedeniyle açılmış davalardır. Bunların tamamı anestezi teknisyenlerinin anestezi verdiği vakalardır. Pek çok kurumumuzda anestezi hekiminin bulunmadığı bir gerçektir. Yasalar anestezi anestezi uzmanının olmadığı durumda anestezi sorumluluğunun da müdahaleyi yapan cerrahta olduğunu belirttiğinden ortaya çıkan zararlı durumlarda cerrah da sorumlu tutulmaktadır. 3 dosya batında gaz, kompres, tampon unutulması nedeniyle yapılan başvurulara aittir. Bu dosyalarda ameliyatı yapan cerrahlar kusurlu bulunmuşlardır.

şura, 1994 yılında 101 adli dosyayı, 1995 yılında 97, 1996�da 252, 1997�de 128 adli dosyayı karara bağlamıştır. 1997�den 1998�e intikal eden 198 dosya vardır.

OLGULAR
1593 Sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu�nun (UHK�nun) 10. Maddesine göre kurulan YSş, 9-10 Mart 1998 tarihinde 198. toplantısını yapmıştır. Gerek bu tarihte gerekse 25-26 Aralık 1997�de toplanan YSş�nda alınan bazı kararlar örnek olması açısından ele alınmıştır.

Olgu 1:
Sorulan:1967 doğumlu Mağdurenin ikiz çocuk doğurması bunlardan birinin ölüp diğerinin hidrosefali olarak yaşamını sürdürmesi olayında sanık Kadın Doğum Uzmanı Dr.M.E�nin; davacıya karşı tıbben ve ilmen bir kusuru olup olmadığı, iddia edilen kusurlu uygulamaları ile bu şekilde doğum arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı, zararlı durum çocuğun bu şekilde sakat doğması olup davalı doktorun teşhis, tedavi ve uygulamada bir ihmalinin bulunup bulunmadığı.
Sonuç: Gebeliğin erken döneminde hidrosefali tanısı koymanın özellikle ikiz gebeliklerde çok zor olması, tek başına hidrosefali durumunun gebeliğin sonlandırılması için yeterli endikasyon olmaması, bu gibi durumlarda 20 haftayı aşan gebeliklerde gebeliğin devam ettirilmesi, hidrosefalisi olan çocuklara rahim içi ya da doğumdan sonra beyin cerrahisince (pediatrik nöröşirürjinin) yapılan operasyonlarla başarılı sonuçlar alınması nedeniyle kadın doğum hekimine kusur izafe edilemeyeceği kararı.

Olgu 2:
Sorulan: Tedbirsizlik, dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermekten sanık Dr. N.Y. (Kadın Doğum Uzmanı) ile anestezi teknisyenleri N.E. ve S.B.�in olayda kusuru olup olmadığı.
1947 doğumlu S.E.�nin Dr. N.Y. tarafından sisto-rektosel tanısı ile doğumevinde ameliyat edilmek üzere anestezi teknisyenleri N.E. ve S.B. tarafından anestezi verilmek suretiyle hazırlanması esnasında hastanın narkoz hatasından tüpün nefes borusu yerine yemek borusuna verilmesi sonucu durumunun kötüleşerek tansiyonunun düştüğü, bunun üzerine ameliyatın durdurularak hastaya müdahale edildiği, ancak hastanın öldüğü, ölene herhangi bir otopsi işlemi yapılmadan gömüldüğü, yanlış anestezi sonucu ölüme sebep olma iddiaları üzerine fethi kabir yapılarak otopsi yapıldığı, kokuşma nedeniyle cesette bir özellik saptanamadığı belirlenmiştir.
Sonuç: Hastanın ölümünde, ameliyat ekibinin sorumlusu olması nedeniyle Dr. N.Y.�nin tedbirsizlik dikkatsizlik ve özen eksikliği sonucu ölüme sebebiyet vermekten 2/8 kusurlu olduğu,
Anestezi teknisyenleri N.E. ve S.B.�nin adı geçenin tedbirsizlik dikkatsizlik ve özen eksikliği sonucu ölümünde ayrı ayrı 6/8 kusurlu oldukları.

Olgu 3:
Sorulan: Ameliyat sahasında gazlı bez unutmanın kusur olup olmadığı.
Sonuç: Ameliyat sırasında göstermesi gereken ortalama özen ve dikkati göstermeyerek hastanın batınında tampon unuttuğu, hekimin bir hastaya gösterilmesi gereken basit dikkat ve özeni göstermediği belirlendiğinden olayda 4/8 kusurlu olduğu.

Olgu 4:
Sorulan: Myelografik inceleme için, Nörolog tarafından belirlenen, radyolog tarafından uygulanan Ultravist adlı ilacın kullanılması sonucu hastanın ölmesinde Nöroloji ve Radyoloji uzmanının kusurlu olup olmadığı
Sonuç: Ultravistin BOS�ta kullanılması için elverişli bulunmadığı, bu preparatın myelografi tetkiki için uygulanmasının doğru olmadığı, bu preparatın osmolaritesinin BOS�ta kullanılmaya elverişli olmadığı, bu ilacın myelografik tetkikte kullanılmasının tıbbi bir hata olduğu, ilacı yazan ve uygulayan nörolog T.G. kadar radyoloji uzmanı A.K.�nın da kusurlu olduğu, A.K.�nın hangi ilacın myelografi tetkikinde kullanılması gerektiğini bilmesi ve olay anında meslektaşını ikaz etmesi gerektiği, olayda her iki hekimin de 6/8 kusurlu oldukları.

Olgu 5:
Sorulan: Hastanın kolundaki kitleyi çıkarırken N.Ulnaris kesisine sebep olmanın kusur olup olmadığı.
Sonuç: Hastanın kolundaki kitleyi çıkarırken gerekli özen ve dikkati göstermeyerek N.Ulnaris kesisine sebep olduğundan olayda 2/8 kusuru olduğu, zararlı neticenin doğmasına yol açan diğer sebeplerin ise adı geçenin kusuruna atfedilemiyecek diğer faktörlere bağlı olduğu.

Olgu 6:
Sorulan: Kapıya sıkışan parmaklarda antibiyotik verilmesi ve pansuman yapılmasına rağmen kangren gelişmesınde hekimin kusuru olup olmadığı.
Sonuç: Parmaklardaki küçük dijital arterlere müdahale mümkün olmaması, hekimin hastaya gösterilmesi gereken ortalama özeni göstermesi ve gelişen durumun tıbben kabul edilebilecek bir komplikasyon olması nedeniyle hekimin kusursuz olduğu.

1219 sayılı yasa 75. maddeye göre hakkında görüş istenilmesi emredilen sorunlar olarak cürümlerden (suçlardan) sözedildiğinden YSş�ndan bilirkişilik görüşü alınması zorunluluğu yalnız suçları inceleyip yargılayan ceza mahkemeleri için söz konusudur. Ceza mahkemeleri dışında kalan diğer adli mercilerin şura�dan tıbbi bilirkişilik görüşü sorma zorunlulukları yoktur. Genel hükümlere göre başka bilirkişilere başvurarak karar vermeleri mümkündür.

Yılda sadece 1 kez toplanma zorunluluğu olan şura�ya diğer adli mercilerden dosya gönderilmesi adaletin gecikmesine yol açmaktadır. Bu mercilerin görüş sorma olayı tıbbi yönden çok karmaşık olması ve bilirkişilik görüşleri arasında çelişki olmasi halinde isabetli olacaktır. Ancak bu tip başvuruların yapıldığı ve şuranın iş yükünü arttırdığı dikkati çekmektedir.

Soruşturma (muhakkiklik) ya da savcılık incelemesi safhasında olan dosyaların YSş�na gönderilmeleri yerine, ilgili uzmanların görüşü alınarak ilk tahkikatın (soruşturmanın) tamamlanması uygun olacaktır. Ancak ceza, hukuk ve idare mahkemelerine intikal ederek adli nitelik kazanan dosyaların şura�ya gönderilmeleri gerekmektedir. Ceza mahkemeleri dışında kalan hukuk mahkemesi ve idari yargi mercileri mahkemelerin şura�dan görüş almak zorunlulukları yoktur.

şura�da sadece gelen evraklar incelenmekte yani dosya üzerinden karar verilmektedir. Adli olayla ilgili görülen kişilerin ifadeleri, sağlık kuruluşu kayıtları , hasta evrakı ve filmleri, labratuar incelemeleri, diğer bilirkişilerin görüşleri, varsa otopsi raporu ve Adli Tıp Kurumu yorumları incelenmektedir. Bu görüşmeler esnasında ilgililerin muayenesi veya dinlenmesi yapılmamaktadır. Bu nedenle gönderilen dosyaların tıbbi görüş sorulan tüm maddi olayları aydınlatacak ve tam bilgi verecek şekilde olmaları şarttır.

şuranın sağlıklı karar verebilmesi için;
� Tüm tıbbi evrakın, olayla ilgii şikayetçi, davalı ve tanıkların ifadelerinin gönderilmesi,
� Fotokopi gönderilen dosyalardaki belgelerin net okunamaması ve üzerlerinde sonradan yapılan tahrifatların farkedilmemesi nedeniyle adli dosyaların asıllarının gönderilmesi gerekmektedir.

TTB�nin yaptığı bir araştırmada 25-26 Aralık 1997�de toplanan YSş�nda, 41 adet dosya görüşülmüştür. Dosyaların önemli bir kısmının (%24) henüz hazırlık aşamasında, eksik bir şekilde YSş�na gönderilmesi mahkemelerin bu konuda yeterli duyarlılıkta çalışmadığını göstermektedir. 3 dosya ilim ve fenne uygun olmayan rapor ile gönderilmiştir.

YSş�nın görev alanında olmayan dosyaların gönderilmesi ve gündeminin işgali dolayısıyla uzun zamandır bekleyen dosyaların geç görüşülmesine neden olmaktadır. Ayrıca sonucun ölüm olduğu birçok dosyada otopsi yapılmadığı yapılan otopsilerin de yetersiz olduğu görülmüş, adli tıp uzmanlığının özendirilmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Tüm tıbbi girişimler belli bir risk taşımaktadır. Tıbbi girişimler esnasında komplikasyon adı verilen istenmeyen durumlar oluşabilmektedir. Bu olaylar ve sistemden kaynaklanan aksaklıklar sağlık personelinin hatası olarak yorumlanmaktadır. Ayrıca hasta-hekim arasındaki maddi ilişkiler, hekimler arasındaki rekabet nedeniyle de hastalar yanlış yönlendirilebilmektedirler. Tıbbi girişimler sonucu beklentilerinin gerçekleşmemesi de olayın adli nitelik kazanmasına yol açabilmektedir.

YSş�da alınan kararların olumsuz olmasını etkileyen bazı faktörler vardır.
1-Hasta dosyaları.
Günlük hekimlik yükünün ağırlığı nedeniyle genelde ihmal edilen bir konudur. Oysa dosyanın iyi tutulması hem yasal bir zorunluluktur, hemde ayrıntılı biçimde kayıt altına alınan bilgiler mahkemede hekim lehine kanıt olabilmektedir. Hekim kaydını iyi tutarsa hasta hekimin kusurunu ispat etmek zorundadır. Aksi halde iyi kayıt yoksa hekim kusursuz olduğunu ispat etmek zoruna kalabilir.

2-Aydınlatılmış rıza alınmaması ya da alınan rızanın yazılı olmaması.
Bir tıbbi girişimin hukuka uygunluğunun ön koşulu hastanın aydınlatılmış rızası ve girişimin tedavi amacına yönelik olmasıdır.

3-Otopsinin yapılmaması sonucu delillerin kaybolması.
Pek çok adli vakada adli otopsi yapılmamakta dış muayene ile geçiştirilmektedir.

4-Hastalara yeterli zaman ayrılmaması sonucu özensiz muayene ve girişimler.
Tababet Uzmanlık Yönetmeliği 10. Maddeye göre �Poliklinikler, kurumların fonksiyonlarına göre uzmanlık dalları ile ilgili servislerle işbirliği halinde çalışacak ve hizmetleri gereği gibi yapabilecek fizik ve teknik yapı ve nitelikte� olacaktır. Her servisin normal polikliniğinde günde 1 uzman 20�den fazla hastaya bakamaz. Ancak, daha fazla hastanın başvurması halinde o poliklinikte aynı esas üzerine uzman görevlendirilerek o günkü tüm hastaların muayeneleri sağlanır.

5-Gerekli mazeme, alet ve personel olmaması yani alt yapı eksikliği.
Hekim olumsuz bir durum olmadan bu eksikleri bağlı bulunduğu idareye yazılı bildirmelidir ki, bu eksiklikler nedeniyle oluşan olumsuz durumlarda kusursuz olduğunu ispat edebilsin.




Geçmişten Bugüne
Sağlık Ocakları

Bu satırların yazarı Dr. İlhan Doğan yaklaşık 30 yıl hizmetin içinde yer almış bir meslektaşımızdır. 1971 yılından itibaren Doğu Anadolu, Marmara ve Karadeniz Bölgelerindeki 5 ilde toplam 10 yıl sağlık ocağı tabipliği yaptıktan sonra, değişik illerde verem savaşı dispanseri tabipliği, sağlık merkezi tabipliği, 7 yıl sağlık müdür yardımcılığı ve sağlık müdürlüğü, 11 yıl Bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunmuş, bu süre içinde hastane baştabipliği dahil değişik görevleri vekaleten yürütmüş, koruyucu hekimlikle ilgili pek çok bölgesel ve ulusal kongreye katılmıştır. Hizmetin uygulama, yönetim ve denetim birimlerinde, sağlık ocaklarının kuruluşunun 8. yılından itibaren sistemin içinde bulunmuş ve olayları bizzat yaşamıştır. Halen, engin tecrübesi ile istanbul Tabip Odası Hekimlik Uygulamaları Bürosu çalışmalarına destek vermektedir.
Dr. İlhan Doğan

40 yıl önce yürürlüğe giren 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirmesine Dair Kanun, özellikle Ülkemizin sosyo-ekonomik yönden az gelişmiş yörelerinde sağlık hizmetlerinde yapılmış bir devrim niteliğindeydi. Yasanın adı toplumun oldukça önemli bir kesimince itici bulunmakla birlikte, bu hizmetin ana uygulamasını yapacak birime verilen �Sağlık Ocağı� adı, tüm ülke çapında kabul görmüştü. Peki, sağlık ocağı ne demekti? Sağlık ocakları hangi tür hizmetleri sunacaktı? Bu hizmetler kimler tarafından sunulacaktı? Nasıl sunulacaktı?

Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda, ülkemizin önemli sağlık sorunlarından olan tüberküloz, sıtma, frengi, lepra, trahom gibi sosyal hastalıklarla bire bir mücadele edebilmek için mevcut hükümet tabiplikleri ile o zamanki adları ile memleket ve numune hastanelerinin yanında, yeni bir yapılanma getirilmiş, yapılan özverili çalışmalar sonunda toplumun büyük kesimini etkileyen bu hastalıkların iyileştirilmesi ve önlenmesinde büyük mesafeler alınmıştı. Ancak daha sonra çeşitli nedenlerle uygulamalar etkinliğini kaybetmiş, hastalıkların insidans ve prevalanslarında görülen düşüş, tekrar yükselme trendine yönelmiştir. Bu süreçte, tüm Türkiye�nin şu kadar defa dolaşıldığı, şu kadar kişinin tarandığı gibi geçmişte verilen hizmetin istatistiki propagandalarının yapılmasına başlanmış, kampanyalara devam edilemediği için sabit merkezlere başvuranların tedavileriyle yetinilmeye çalışılmıştır.
Sağlık ocaklarıyla getirilen en büyük yenilik, dispanserler gibi yalnızca başvuranların sağlık sorunlarını çözmeye yönelik olmayışlarıdır. Her sağlık ocağına , sorumlu oldukları bir bölge ve nüfus verilmiştir. Yasada kırsal kesim için 10.000, kentsel kesim için 25.000 olarak belirlenen nüfus, günümüzde bile bilimsel ölçüler içinde bulunmaktadır. Kaba bir istatistik değerlendirmeyle, şu veya bu şekilde toplumun % 1�inin hastalandığı, bunların yarısının hekime başvurduğu, başvuranların da yarısının sağlık ocağını tercih ettikleri varsayıldığında, günde, kırsal kesimdeki sağlık ocağına 25, kentsel kesimdeki sağlık ocağına ise 60-65 hasta başvurusunun olacağı ortaya çıkmaktadır. Birden fazla doktoru bulunan kent sağlık ocaklarında hekim başına düşen günlük poliklinik sayısı kırsal kesim sağlık ocaklarıyla aynı olmaktadır. Kaldı ki yukarıda değinildiği gibi sağlık ocaklarının temel görevi koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulmasıdır. Bu hizmet yalnızca hekime bırakılmamış, sağlık memuru, hemşire, ebe gibi yardımcı sağlık personeliyle birlikte polivalan bir hizmet sunumu planlanmış, bu nedenle hizmetin bölge halkının yaşadığı mekanlara gidilerek yapılması amaçlanmıştır. Bu amacı gerçekleştirebilmek için sağlık ocağı personeli tarafından bölgenin coğrafi, iklim, ulaşım, haberleşme ve yerleşim özellikleri ile sosyo-ekonomik yapısının önceden bilinmesi, olası nüfus hareketlerinin saptanması özetle bölgenin sağlık yönünden tanınması, önceliklerin belirlenmesi düşünülmüştür. Anne ve çocuk sağlığının periyodik olarak kontrolü yerine, daha sıklıkla takibi için sağlık evleri kurulmuş, burada görevlendirilen bir ebeye ortalama 2.500 nüfus verilmiştir. Bu nüfus da içeriğindeki gebe, bebek ve çocuk sayısı bakımından bir ebenin kontrol altında tutabileceği bilimsel ölçüler içindedir.

Personele lojman verilmesi, seyyar görev amacına yönelik motorlu araç sağlanması, personelin zorunlu hizmet yerine sözleşme ile çalıştırılması, ücretlerin oldukça tatminkar olması, seyyar görev, mahrumiyet ve muayenehane açmama karşılığı ek ücretlerin ödenmesi gibi bu yasayla getirilen haklar, sağlık ocaklarında çalışmayı özendirici kılmıştır. Personele atama ve nakil yönünden de bir güvence getirilmiş, doktor atamaları doğrudan Sağlık Bakanlığı�nca, yardımcı sağlık personeli atamaları il Sağlık Müdürlüğü�nce, geçici görevlendirmeler ancak Vali onayı ile yapılmıştır. Doktorların sicili Sağlık Müdürü ve Vali tarafından verilmiş, kaymakamlara yalnızca acil ve zaruri hallerde mazeret izni verme yetkisi tanınmıştır. Sağlık ocağı hekiminin ilçe merkezindeki konumu Kaymakam ve Cumhuriyet Savcısı ile eşdeğer düzeye getirilmiş, doktora, diğer yöneticiler nezdinde olduğu gibi ilçe halkı nezdinde de saygınlık getirilmiştir. Tüm bunlar başta doktor olmak üzere tüm sağlık ocağı çalışanlarını olumlu etkilemiş, onların verimli çalışmalarına çok büyük katkı sağlamıştır. Zaman içinde bölgesini tanıyan sağlık ocağı çalışanları, ana ve çocuk sağlığı, bağışıklama, bulaşıcı ve sosyal hastalıklarla mücadele, çevre sağlığı, gıda kontrolu gibi çalışmalara yönelmiş, her ay yapılan sağlık istatistikleri ile yaptıkları çalışmaların sonuçlarını görmüş, bebek ölüm hızının azaltılması, bağışıklama oranlarının yükseltilmesi gibi hizmetlere ağırlık vermeye başlamışlar, bir anlamda kimlere nasıl hizmet vermeleri gerektiğini kavramışlardır.

Doktorlar için getirilen, uzmanlık sınavında mahrumiyet yerlerinde çalışılan her ay için verilen bir puan uygulaması da ek bir güdülenme doğurmuştur. Örneğin, bir sağlık ocağında 3 yıl çalışan bir doktor, uzmanlık sınavına girip 65 puan aldığında, 36 mahrumiyet puanı ile birlikte 101 puana ulaşmakta ve tüm soruları cevaplayan rakiplerinin önüne geçmekteydi. Bu nedenle, sağlık ocağında belirli bir süre çalıştıktan sonra uzmanlaşmak isteyen doktor, bu süre bitiminde uzmanlaşamama korkusu yaşamamış, zamanının büyük bölümünü asli görevine ayırmıştır.

Sağlık ocaklarında, bölge içi hastalar için kişisel sağlık fişi uygulaması getirilmiş, bu sistemle başvuran hastanın daha önceki sağlık kayıtlarının bilinmesi sağlanmıştır. Aynı şekilde her yıl yapılan yıl ortası sayımlar sonunda yenilenen ev halkı tespit fişleriyle, ailelerin nüfus hareketleri yanında, yaşadığı yöre ve evlerinin sağlık şartları bizzat görülerek değerlendirilmiş ve kayda alınmış olmaktaydı. Kırsal kesim gezilerinde çıkarılan su, gübrelik, kanalizasyon vb. envanterlerinden, olası bulaşıcı hastalıklar karşısında filyasyon tespiti ve epidemiyolojik araştırma yapılması ve kısa sürede doğru çözüm getirilmesi mümkün olmaktaydı. Bunun ötesinde, tedavi kurumlarına sevk edilen hastalar için düzenlenen ve 019 numaralı form adı verilen bir sistemle, hem hastaların hastanelerde ücretsiz ve öncelikli tedavileri sağlanmakta, hem de aynı form üzerinde yapılması gereken geri bildirim sistemiyle sağlık ocağı hekiminin koyduğu tanı doğrulanmakta, eksik veya hatalı tanılar karşısında pratisyen hekimin uzman hekim tarafından eğitilip denetlenmesi amaçlanmaktaydı. Bu uygulamayla, günümüzde yataklı tedavi kurumlarına başvuran hastaların sadece % 10�unun bu kurumlara kabul edildiği, % 90�ının ise ayaktan muayene edildikten sonra evlerine gönderildiği göz önüne alındığında, tedavi kurumlarında yaşanan aşırı poliklinik yığılmasının büyük ölçüde önüne geçilebileceği tartışılmaz olmaktadır. Uygulama, neredeyse bütün zamanını poliklinik hizmetine ayırmak zorunda kalan uzman hekimlere, yatan hastalarına daha çok zaman ayırabilmeleri, sonuçta tedavi edici hekimliğin hizmet kalitesinin yükseltilmesi sonucunu getirmekteydi.

Yasanın getirdiği uygulamalardan en önemlilerinden biri de sağlık ocağı sağlık kurullarıydı. Sağlık ocağı tabibinin başkanlığında oluşturulacağı 1969 tarihli bir yönetmelikle belirlenen bu kurullarda, ilçe merkezlerinde belediye başkanı, mahalle ve köy muhtarları, lise veya ortaokul müdürü, veteriner ve ziraat teknisyeni, müftü ile belediye meclisince seçilen, hizmet ve sosyal faaliyetleriyle halkın sevgi ve saygısını kazanmış bir kişinin katılımı öngörülmüştü. Köy ve beldelerde ise varsa belediye başkanı, mahalle ve köy muhtarları, imamları ile köy ihtiyar heyetince seçilen, yukarıda belirtilen özelliklere sahip halktan bir kişinin katılımı ile yapılacağı belirtilmişti. Normalde 3 ayda bir yapılan bu tür toplantılarla, hizmeti alanlarla bütünlük sağlanmakta, bölge halkının talepleri öncelik sırasına göre öğrenilmekte ve sonuçta verilecek hizmete katılımları amaçlanmaktaydı.

Sağlık ocakları zaman içinde adeta işlevsiz hale getirilmiş, bunun sonucu olarak kuruma olan güven duygusu kaybolmuş, sağlık sorunlarının çözümü için yeni ve değişik arayışlar içine girilmiştir. Bu sonuca nasıl varılmıştır? Hangi olumsuz faktörler böyle bir sonu hazırlamıştır?

-Yeni hizmete açılacak sağlık ocakları için fizibilite raporları yapılmamış, mahalli ve siyasi talepler doğrultusunda, nüfus, ulaşım, coğrafi durum gibi faktörler gözetilmeden, uygun olmayan yerlere de sağlık ocakları açılmıştır.

-Nüfusu oldukça fazla, coğrafi ve iklim şekilleri değişiklikler gösteren, nüfus hareketliliğinin sık olduğu ülkemiz için bu yasayla her bölge için aynı şablonun getirilmeye çalışılması, uyumsuzluklara yol açmıştır. Yurdumuzun değişik yöreleri için daha değişken sistemler düşünülmemiştir.

-Sağlık ocaklarının ve sağlık evlerinin konuşlandırması uygun yapılmamıştır. Yöre halkının ekonomik merkezi olan ve coğrafi konumu nedeniyle ulaşım kolaylığı bulunan yerleşim birimleri yerine, bu özellikleri olmadığı halde bulunabilen arsalarla yetinilmiştir. Yerleşim birimlerinde dahi halkın kolaylıkla gelemediği, merkezden uzak konumdaki yerlere hizmet binaları ve personel lojmanları inşa edilmiştir.

-Sözleşme ile belirlenen ücret yanında tazminat adı altında yapılan ödemeler, belirli bir değişkene bağlanmayıp sabit tutulduğundan zaman içinde cazibesini kaybetmiştir. Sonunda 80?li yıllarda yürürlüğe giren �tam gün çalışma yasası�yla, 224 sayılı yasanın mali hükümleri iptal edilmiştir.

-ilk defa Muş ilinde uygulamaya konulan 224 sayılı yasanın 20 yıl içinde tüm Türkiye�yi kapsayacağı öngörülmüş, ancak bunun için alt yapının gerçekleştirilmesi şartı getirilmişti. Bu süre içinde gerekli alt yapı tamamlanamamış ancak yasa gereği 80�li yıllardan sonra, uygulama tüm ülkeyi kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Yeterli hizmet binası bulunmayan yerleşim birimlerinde bulunabilen mekanlarla yetinilmiş, adaptasyon süreci geçirilmeden uygulamanın başlatılmasıyla gerçek anlamda bir hizmet verilememiştir.

-Yeni hizmete açılan sağlık ocaklarında, özellikle kentsel kesimde, yasada öngörülen biçimde standart bölge nüfusu gözetilmemiş, mevcut hükümet tabipliklerine merkez sağlık ocağı adı verilmiş, büyük illerde 500.000�lere varan bir nüfustan sorumlu tutulmuşlardır.

-Verem Savaşı, Sıtma Savaşı gibi hizmetler sağlık ocaklarına entegre edilememiştir.

-illeri bir bütün olarak ele alan ve Vali başkanlığındaki bir örgütlenme yapısına sahip olan sistem, zaman içinde yapılan yönetmelik değişiklikleriyle, ilçe bazında bir örgütlenme modeline dönüştürülmüş, doktorların ve personelin sicil, disiplin, izin, geçici görevlendirme gibi özlük hakları ilçe kaymakamlarına devredilmiştir.

-Yasada öngörüldüğü şekilde, bir ilçe hastanesini merkez alan ve yakınındaki sağlık ocaklarını kapsayan ancak hizmet alanı ilçe ile sınırlı olmayan sağlık gurup başkanlıklarına, özellikle halk sağlığı uzmanlarının istihdamı sağlanamamış, ilçe sağlık grup başkanlığı adı altında ilçe sağlık müdürlüğü gibi idari görev yapan bir yönetim biçimi getirilmiş, sonuçta il sağlık yöneticilerinin etkinliği azaltılmıştır.

-Tamamen mobil hizmet sunan sağlık ocaklarının motorlu araçları, kullanım ömürleri bittiği için devre dışı kalmış, araçlar yenilenemediğinden hizmetin devamlılığı sağlanamamıştır. Aynı şekilde, sağlık ocaklarında bulunması gerekenler yanında her bir görevlinin çantasında olması gereken ilaç ve gereçlere kadar ayrıntıların belirlendiği sistem, zaman içinde yeterli lojistik destek sağlanamadığı için atıl duruma getirilmiştir.

-Mahrumiyet bölgelerinde görev yapan sağlık ocakları doktorlarına verilen uzmanlık sınavı puanı, önce her 6 aylık çalışma süresine bir puan olarak düşürülmüş, kısa bir süre sonra bu da kaldırılmıştır. Bu sonuç, sağlık ocağı hekimlerinin çalışma şevkini kırmış, ücret durumları da azalan hekimler, sosyal güvencelerini bir an önce uzmanlığa başlamakta aramışlar, bu amaçla zamanlarının olabildiğince büyük bölümünü sınavlara hazırlanmakla geçirmişlerdir.

-il ölçüsünde uygulanan sistemin Validen sonraki üst yöneticisi olan sağlık müdürlüğü seçiminde bir ölçüt getirilmemiş, yeterlilik ve hizmet süresi aranmamış, yerel politikacıların tavsiyeleriyle deneyimsiz doktorlar müdürlük görevine getirilmiştir. Bu tür görevlendirmeler sonunda, hizmetin bir parçası olan hastane baştabipleri ile kendilerinden deneyimsiz olan sağlık müdürleri arasında kurumsallıkla başlayıp, kişisellikle devam eden olumsuz ilişkiler baş göstermiştir. Birkaç istisnası dışında genelde yerel talepler doğrultusunda personel istihdamıyla uğraşan yöneticiler, sağlık ocaklarının gerçek anlamda hizmet vermesine katkıda bulunamamışlardır. Bu şekilde iş ve hizmet yükü az olan sağlık ocaklarına atanan hekimlerin, kendilerine ayırabildikleri zaman daha fazla olduğu için, uzmanlık sınavlarında başarı sağlamışlar, hizmet yükü fazla olan kuruluşlarda çalışan meslektaşları ile aralarında fırsat eşitsizliği doğmuştur. Oldukça sık yapılan bu tür personel hareketleri diğer çalışanları da olumsuz yönde etkilemiş, hizmet motivasyonlarını azaltmıştır.

-Bir başka uygulama da yataklı tedavi kurumlarına pratisyen doktor atamaları yapılmasıdır. Bu uygulamayla uzman hekim sayıları yetersiz olan hastanelerin acil hizmetlerine katkı yapılması amaçlanmışsa da sistem yeterince denetlenmediğinden, hastaların uzman hekimler yerine pratisyen hekimler tarafından tedavi edilmelerine, dolayısıyla hastanelerdeki hizmet kalitesinin düşmesine engel olunamamıştır.

-6 yıllık temel tıp eğitimi alarak mezun olan hekimler, yaklaşık 24 yaşlarında sağlık ocağı tabipliğine atanmaktadırlar. Meslek uygulamasında bile henüz çok yeni olan bu meslektaşlarımıza, atandıkları göreve başladıkları ilk günden itibaren en az 6 personelin yöneticiliği de verilmektedir. Yönetim bilimi konusunda bir bilgi birikimleri bulunmamaktaydı. Mezun olup atandıkları yerlere giden hekimler, ortak bir öğrencilik geçmişleri olmadığı için burada karşılaştıkları diğer yöneticilerle beşeri ilişki kurmakta zorlanmakta, sağlık ocağı bünyesinde adeta kendi kabuklarına çekilmekte, yöneticisi oldukları personelden de yeterli görev isteyememekteydiler. En büyük arzuları bir başka göreve nakil veya uzmanlığa geçiş gibi bir nedenle bir an önce ayrılmaktı.

-224 Sayılı Yasa�ya rağmen,çeşitli kamu kuruluşlarına, kurum hekimi adı altında doktor atamaları yapılmıştır. Sağlık ocağı hekimlerinin bir bölümü, çalışma şartları daha rahat ve sorumluluğu daha az olan bu yerlerde görevlendirilmeye özenmekteydi.

Yukarıda sıralanmaya çalışılan tüm olumsuzluklar, halkın kurumsal bazda sağlık ocaklarına, kişisel bazda ise doktor ve diğer sağlık çalışanlarına güvenini azaltmış, hatta kaybettirmiş, bir ölçüde küçümsenmelerine yol açmıştır. Doktorlarda uzmanlaşma ön plana çıkarılmış, iyi yetişmiş pratisyen hekimlerden ne derece yarar sağlanacağı göz ardı edilmiştir. Bugün toplumda bir mimar veya avukat için uzman olup olmadığı sorgulanmamakta, kendisini doktor olarak tanıtanlara hemen uzmanlık dalı sorulmaktadır.

Prof. Dr. Nusret FişEK tarafından idealist bir düşünceyle başlatılan, belirli bir süre yürütülen bu uygulamadan tamamen vazgeçilmeli midir? Yoksa belirlenen aksaklıklar gözden geçirilip sistem yeniden düzenlenmeli midir? Toplum sağlığı yerine bireysel sağlığı ön plana çıkaran aile hekimliği uygulamasına geçilmeli midir? Son günlerde gündeme alınan sağlık ocaklarına döner sermaye uygulaması getirilmesinin yararı olacak mıdır? Getirilmesi düşünülen genel sağlık sigortası uygulamasında sağlık ocaklarının konumu ne olacaktır? Uzmanlık dalları için ülke ihtiyacı belirlenecek midir? Pratisyen hekimlik özendirilecek midir? Sağlık ocağı hekimliği özendirilecek midir? il sağlık yöneticiliği için belirli kıstaslar ve liyakat sistemi getirilecek midir?



Hukuk Çiğnenirse...
Dr. Ali Rıza Tiryaki

3146 sayılı Çalışma Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda değişiklik yapan
bir dizi değişiklik tasarısı meclise sunuldu.
Tasarının 18. maddesi ile iş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü kuruluyor, Kanunun 12. maddesini değiştiren 20. maddesi ile iş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü'nün görevleri düzenleniyor.
Tasarının bu hali ile işyeri hekimliği yapacak hekimlere işyeri hekimliği eğitimini ve bu eğitimin sonucunda
sertifikayı düzenleyip vermek tamamen Çalışma Bakanlığına ait bir yetki ve görev olarak öngörülüyor Aşağıdaki makalede kanun değişiklikleri ile birlikte getireceği olası sonuçlar da inceleniyor.

ESKi METiN
Madde 12 - İşçi Sağlığı Daire Başkanlığının görevleri şunlardır:
A) iş Kanununun işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliğine ilişkin hükümlerini uygulamak,
B) iş Kanunu kapsamı dışında kalan işyerlerinde çalışanların iş kazaları ve meslek hastalıklarına karşı korunmalarını sağlayacak tedbirleri almak,
C) işçi sağlığı ve iş güvenliği, iş kazaları ve meslek hastalıkları konularında inceleme, araştırma, eğitim ve mevzuatla ilgili çalışmaları yapmak,
D) Bakanlıkça verilecek benzeri görevleri yapmak.

YENi METiN
Madde 12 iş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü'nün görevleri şunlardır.
A) iş sağlığı ve güvenliği konularında, mevzuatın uygulanmasını sağlamak ve mevzuat çalışması yapmak,
B) Ulusal politikaları belirlemek ve bu politikalar çerçevesinde programlar hazırlamak,
C) Ulusal ve uluslar arası kurum ve kuruluşlarla işbirliği ve koordinasyon sağlamak,
D) Etkin denetim sağlamak amacıyla gerekli önerilerde bulunmak ve sonuçlarını izlemek,
E) Standart çalışmalar yapmak, normlar hazırlamak ve geliştirmek, ölçüm, değerlendirme, teknik kontrol eğitim, danışmanlık, uzmanlık ve benzeri çalışmaları yapmak ve bunları yapan kişi ve kuruluşları inceleyerek değerlendirmek ve yetki vermek,
F) Kişisel koruyucuların imalatını yapacak kişi ve kuruluşlara yetki vermek, ithal edilecek kişisel koruyucuların standartlara uygunluğunu ve bu hususlarda usul ve esasları belirlemek,
G) işyeri hekimleri ile bu konuda kontrol yetkisine sahip teknik elemanlara sertifika vermek ve teknik elemanların eğitimini
sağlamak,
H) iş Sağlığı ve güvenliği ile iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi konularında inceleme ve araştırma çalışmalarını planlamak ve programlamak uygulamasını sağlamak,
I) Faaliyet konuları ile ilgili yayın ve dökümantasyon çalışmaları yapmak ve istatistikleri düzenlemek,
J) Mesleki eğitim görenler, rehabilite edilenler, özel risk grupları ve kamu hizmetlerinde çalışanlar da dahil olmak üzere, tüm çalışanların iş kazaları ve meslek hastalıklarına karşı korunmaları amacıyla gerekli çalışmaları yaparak tedbirlerin alınmasını sağlamak,
K) Bakanlıkça verilecek benzeri görevleri yapmak,


iş sağlığı ve iş güvenliği alanındaki ulusal otoritenin mevcut durumu değiştirmek için bir irade ortaya koyması son derecede olumludur ve desteklenmelidir. Ulusal otoriteyi destekleyecek kamusal güç ve kaynakların temel-asli görevlere odaklanarak etkin kullanılması gereklidir. Çalışma Bakanlığı�nın ilgili taraf ve sektörlerin katkısını, katılımını sağlamayı önemsememesi, sorumluluğun paylaşılmasına izin verecek bir yapılanmayı ön görmemesi büyük bir eksikliktir. Değişikliklerin bütün, ilgililer tarafından anlaşılması, benimsenmesi uygulamalar sırasında yaşanacak sorunların bu günden önlenmesi anlamına gelir. Zaman ve enerji kayıplarını önler, tekrarların ve ısrafın önü alınır. Sadece yasa çıkartmanın işlevsel ve yararlı olamadığı biliniyor; ulusal-toplumsal ihtiyaçlarımıza denk düşen, uygulanabilir, sürdürülebilir, gerçekçi, uluslar arası normlar ve evrensel yönelimler ve eğilimlerle uyumlu düzenlemeleri destekleyecek bir hukuka ihtiyacımız vardır.

Tasarıda Mesleğimizi ve Meslek Örgütümüzü Özellikle ilgilendiren Olası Değişiklikler
1. Değişiklik işçi sağlığı alanında TTB'nin üstlendiği rol ve sorumluluğun ve sağlanan kurumsallaşmanın ortadan kaldırılması sonucunu getirecektir.
2. Bilindiği gibi TTB Kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütüdür. TTB kamusal yararı önde tutarak;
� mesleki etiğin, değerlerin korunması,
� mesleki bilgi ve becerilerin geliştirilmesi,
� mesleki öz denetim sağlanması,
� kamu sağlığı alanının gözetilmesi, meslektaşlar arası ilişkilerin düzenlenmesi ve mesleki hakların korunması
sorumluluk ve yetkisini 6023 sayılı kuruluş yasasından alır.
3. iş sağlığı hem toplum sağlığının en önemli bileşeni, hem de hekimlerin mesleki uğraş alanıdır.
TTB bu nedenle;
� iş sağlığı alanında mesleki faaliyet gösterme yeterliliği kazandıran temel sertifika eğitimi programı uygulamakta, iş yeri hekimliği için onay ve yetki vermekte; bu onay ve yetkilendirme sürecinin ilke ve kurallarını belirlemektedir.
� Yaklaşık 13 yıl süren bu uygulamalarımız sonucunda bu gün Temel Sertifika Eğitimini tamamlayarak işçi sağlığı alanında bilgi ve beceri sahibi olan 24.000 bin meslektaşımız bulunmaktadır.
� işçi sağlığı alanında yayımlanmış mesleki kitap ve dergilerin neredeyse tamamı, bu alanda otoritesi tartışılmayan az sayıdaki uzman ve akademisyenin katkılarıyla meslek örgütümüz tarafından yayımlanmıştır.
� TTB ülkemizde bu güne kadar bütün taraf ve sektörlerin katılımıyla 3 ulusal işçi sağlığı kongresi düzenlemiş, bakanlık yetkilileri dahil ilgili tüm tarafların katkısını ve katılımını sağlamış, çalışmaların ve etkileşimlerin sonucunda ortaya çıkan veriler, bulgular, argümanlar, öneriler kitaplaştırılmıştır.
� TTB fiilen işçi sağlığı hizmeti veren iş yeri hekimleri için tazeleme, geliştirme ve deneyimlerin paylaşılması fırsatı veren sürekli eğitim programları düzenlemiş; bu amaçla düzenlenen akredite kurslara 3000'den fazla meslektaşımız katılmıştır. Verilen işyeri hekimliği yetkisinin devamlılığı mesleki bilgi ve becerilerin geliştirilmesi koşuluna bağlanmıştır.
� işçi sağlığı alanındaki en önemli mesleki süreli yayın TTB tarafından yayınlanmaktadır.
� TTB geliştirdiği bütün eğitim programlarında etkileşimli erişkin eğitimi yöntemlerine hürmet etmiş, eğitimler geçerliliği test edilmiş ölçeklerle değerlendirilmiş, eğitim kayıtlarından elde edilen veriler işlenerek değerlendirilmiş, yayına dönüştürülmüştür.
� TTB�nin yürüttüğü sertifika programları bilimsel güvenilirlik açısından değerlendirilmiş akreditasyon şartlarına uygunluk gözetilerek yapılandırılmış ve akredite edilmiştir.
4.TTB eğitim etkinliklerinin organizasyonu, mesleki yetkilendirme ve izleme, sürekli eğitimin sürdürülmesi ..vb. etkinlikleri 44 Tabip Odasında profesyonel bir yetkinlikle çalışan yüzlerce meslektaşıyla sürdürmektedir.
5.TTB�nin işçi sağlığı alanındaki düzenlemeleri ve uygulamaları farklı görüş ve eğilimlere sahip çok geniş bir hekim kamuoyu içinde, saydamlık, demokratik takip ve denetime açıklık, adilane tutum açısından en güçlü destek gören etkinliklerdir.

Tasarı bu haliyle kanunlaşırsa...
1. TTB�nin kuruluş yasasıyla tanımlanmış hukuk
çiğnenmiş olur.
2. Bu ülkenin oluşturduğu çok önemli bir kurumsal yapı bir süre zayıflatılır.
3. Bir meslek kuruluşunun mesleki nitelik ve değerleri koruyarak toplumsal sorumluluğunu yerine getirme çabası zaafa uğratılır.
4. Bu boşluğu doldurmak, benzer bir deneyimi ve birikimi kurumsallaşmayı ikame etmek için zaman kaybedilmiş, zaten dar olan kaynaklar ısraf edilmiş olur.
5. işbirliği ve dayanışma içinde olması gereken kurumlar, kesimler arasında doğacak gerilim ve çatışmalara kapı açılmış olur.
6. Bakanlık bürokrasisi hekim kamuoyundaki desteğini tümüyle yitirir.
7. Uzun vadeli olarak ortaya çıkacak karmaşa ve başarısızlıkların bedeli çalışanlar ve ülke ekonomisi tarafından ödenir.

Yanıtlanması Gereken Sorular
Çalışma bakanlığı yetkilileri TTB�nin sürdürdüğü mesleki eğitim ve sertifkasyon faaliyetini neden Çalışma Bakanlığı�na ait bir yetki ve görev olarak tanımlamaktadırlar? Yasal ve meşru gerekçeler, argümanlar nelerdir?
Tasarıyı hazırlayan yetkililer iş sağlığı ve güvenliği alanını etkileyen meslek alanlarında mesleki oto kontrol ve gelişmeyi teşvik etmek yerine, bu konuda örnek gösterilebilecek yasal, meşru, başarılı bir modeli ortadan kaldırmaya yönelerek çalışanlar, hekimler, kamusal güç ve kaynaklar lehine hangi yararları ve kazançları sağlayacaklarını taahhüt ediyorlar?
Tasarıyı hazırlayan yetkililerin elinde TTB�nin yürüttüğü, eğitim ve sertifikasyon faaliyetini destekleyen müfredat, eğitim metodolojisi, akademik kadro, bilimsel kontrol ..vb. kriterler açısından uygunluk ve yeterlilik kaygısı yaratacak objektif deliller var mıdır?
Bakanlık yetkilileri, söz konusu değişiklikler aracılığıyla, alanda meydana gelecek uygulama sorunlarını öngörebiliyorlar mı?
Yetkililer yaşamsal derecede önemli ve birinci dereceden sorumlu oldukları yasalara uygunluğun denetimi fonksiyonuna odaklanmak yerine neden insan gücü, zaman ve diğer kaynaklarının destekleyemeyeceği bir genişlikte bir sorumluluk tarif ederek bu günden bir başarısızlık ve dağınıklığı adeta programlıyorlar?
Yaşam kalitesi ve ülke ekonomisi açısından bu derecede önemli bir konu ve alanda sonuçları bütün yurttaşlarla kurum, kuruluş ve ilgili tarafları etkileyecek böylesi kökten değişiklikleri neden yeterince paylaşmadan, tartışmadan, etkileşim ve uzlaşma fırsatları yaratmadan yürürlüğe koymak istiyorlar?

Sonuç
iş sağlığı ve güvenliği alanındaki ulusal otoritenin;
1. Toplumsal ihtiyaç ve beklentilere uygun, uluslar arası normlar ve bilimsel-teknolojik gelişmelerle uyumlu �yasal düzenlemeleri� yapması,
2. Yapılan yasal düzenlemelere uyum ve uygunluğun güçlü-etkin bir biçimde denetlenmesi,
görev ve sorumluluklarına odaklanması, bu konuda kaynaklarını etkin kullanması, zaman ve yatırım olanaklarını esas olarak bu fonksiyonlara tahsis etmesini öneriyor ve bekliyoruz.





Türk Mutfağının Çıkışı
Dar kapı
sıkışık
yol

Tuğrul Şavkay'la Söyleşi

Biz hekimler, yiyeceklerin besin değerlerini ön planda tutarak insanlara tavsiyelerde bulunuyoruz. Siz de yiyeceklerin duyulara hitap eden yönlerini ön planda tutarak tavsiyelerde bulunuyorsunuz. Ne dersiniz, sizin tavsiyeleriniz ile bizim tavsiyelerimiz bazen birbiriyle çelişiyor mu? Yoksa ikisi aslında birbirleri ile uyumlu mu, hatta aynı anlama mı geliyor?

Buna çok inandığım bir sözle cevap vereyim. �Bütün güzel şeyler ya sağlığa ya da ahlaka aykırıdır� derler. Dolayısıyla işin ahlakî tarafını bir yana bırakırsak, sağlık açısından da güzel şeylerin muhtemelen sağlığa aykırı olduğunu düşünüyorum. Hele ölçüyü kaçırma eğilimindeysek, miktar açısından zarar tabii büsbütün katlanarak artıyor. Öte yandan dünyanın her yerinde, itiraf edin ki, ağzının tadını bilir olmakla obur olmak arasında yüksek bir korelasyon var. Ayrı tanımlanır, fakat pratikte baktığımız zaman ağzının tadını bilen insanların büyük bir çoğunluğunun aynı zamanda obur olduğunu görüyoruz.

Zeytinyağlı yemekler bizim mutfağımızda önemli bir yere sahip. Ülkemizde üretilen zeytinyağının kaliteli olanlarının dökme olarak ihrac edildiğini, bunun özellikle italyanlar tarafından ambalajlanarak italyan yağı gibi dünyaya pazarlandığını duyuyoruz. Ekonomik durum Türk mutfağında da ulusal değerlerimizin törpülenmesine mi neden oluyor?
Türkiye bir Akdeniz ülkesi, doğru. Zeytinyağı Akdeniz beslenme biçiminin üç temel ayağından birisi. Bu da doğru, ama Türkiye�nin ne kadarı Akdeniz? Türkiye�nin % 10-15�i Akdenizli. Zeytin yetiştirilen alanları bir adım geçin, yani 10 km. ötesine gidin, neredeyse zeytinyağının olmadığını görürsünüz. Bir hayalî Samsun-iskenderun hattından bahsedilir antropolojide; �bunun batısı zeytinyağı tüketir, doğusu hiç tüketmez� denir. Bu da en abartılı şeydir. Abartıyı şuradan söyleyeyim. Eskişehir�e gidin, Bolu�ya gidin, aşçıların çoğunun zeytinyağlı yemeklere kafası basmaz. Adama zeytinyağlı dersiniz, adam Bolu�ludur ve zeytinyağını görmemiştir, Ona göre yağlar ikiye ayrılır: Katı yağlar, sıvı yağlar. Sıvı yağların hepsi aynıdır neredeyse. Zeytinyağını ancak zeytin yetiştiren ve zeytinyağı çıkartan bölgeler tanır. O kadar... Onun dışında Türkiye�de zeytinyağı yok. Bu bir hayal, biz de hayal ticareti yapıyoruz.

Acaba zeytinyağı ve ayçiçek yağı arasındaki fiyat farkı da bunda etkili değil midir sizce?
Mutlaka etkilidir. Eğer tüketici kültürel kod karşısında tamamen tarafsız ise, bu kodlara bütünüyle yabancı ise, tercihini ekonomik olarak ucuz olandan yana kullanır. Hangi malı alırsanız alın, bu böyledir. Yani önünüze iki mal konursa, sizin o iki mal arasında herhangi bir kültürel tercihiniz yok ise ve onların kaliteleri sizi ilgilendirmiyor ise, o zaman çok haklı bir tüketici davranışı ile ucuz olana gidersiniz.

Zeytinyağının tanınması, kullanılması ve tercih edilmesi konusunda devlet mekanizmasına bir rol düşmüyor mu? Bu sadece tüketiciye yönelik bir durum mu?
Dünyada zeytinyağı üreticisi olan ülkelerin -ki bunların sayısı çok kısıtlıdır- oluşturduğu uluslararası bir platform var. Adı Uluslararası Zeytinyağı Konseyi�dir. Birleşmiş Milletler�e bağlı olarak çalışır. Türkiye bu konseyde büyük bir üretici olarak vardı. Bu konsey, bırakın yalnız Türk zeytinyağını, Türk mutfağının tanıtımı için dahi büyük gayretler gösterdi, önemli projelere imza attı. Türk hükümeti bir gün, anlaşılmaz bir kararla Birleşmiş Milletler�deki bu konseyden çekildi! Devlet sadece zarar veriyor. Gölge etmesin yeter. Önemli olan şu: Tüketicinin zeytinyağını önce tanıması ve ondan sonra da bunu sevmesi lazım. Bu da zeytinyağcıların biraraya gelip sektör bazında yapmaları gereken bir iş bence. Bu ticarî çıkar, önemli bir sağlık problemi ile ve önemli bir lezzet problemi ile de buluşuyor. Başka sivil toplum örgütleri de bu projeye katkıda bulunabilir. Zeytinyağının ne olduğunu tüketiciye anlatamadığınız sürece tüketici bütün sıvı yağlara aynı muameleyi yapar ve bunda da haklıdır. Ayçiçeğinin zeytinyağının önüne geçmesi olayı 1970�lerde başladı. 1970 yılından beri sürekli bir ayçiçeği yağı propagandası yapılıyor. Zeytinyağcılar buna karşı ne reklamı yapıyorlar? Hangi kampanyayı düzenlediler? Yapmayınca öbür taraf alır götürür. Farklı bir sektörden örnek vereyim size: şampanya çok özel üzümlerden, çok özel bir metotla yapılan ve son derece zahmetli bir şarap türüdür. Bu yüzden pahalı bir içkidir. Buna karşılık herhangi bir adi, ucuz şarabın içine karbondioksit gazı basarsanız, yarattığı efekt şampanya efekti olur. Açtığınız zaman aynı şeyi hissedersiniz. Eğer şampanyayı bilmiyor iseniz, değeri neredeyse yüz milyonlarca lira ile ölçülen bir şampanya ile değeri on milyon lira olan, içine karbondioksit gazı basılmış, sunî köpüren şarabı aynı şey zannedersiniz. Eğer bir ülkede boyuna sunî köpüren şarap satılıyor ise şampanyacılar ağlamasın, o zaman şampanyanın ne olduğunu anlatsınlar. Zeytinyağcılar için de bunu düşünüyorum. Matyas incili�nde çok güzel bir laf vardır. 7. bap, 13. ayette şöyle der: �Dar kapıdan girin, zira helaka götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. Hayata götüren kapı dar ve yol sıkışıktır ve onu bulanlar azdır�. Zeytinyağcılar hep helaka, yani yok oluşa götüren geniş kapıdan girdiler. Dar kapıtan girmek istemediler. Çünkü orda yol kitapta yazdığı gibi sıkışık. Onu bulanlar da az.
Marka yaratmak ve yarattıkları markanın şemsiyesi altında o güzel zeytinyağlarını hak ettiği fiyata dünyaya pazarlamak yolunu seçmediler. Çünkü bu zor bir yol tabii. Marka yaratmak zor. şişe dizayn ettireceksiniz, onun kapağını bulacaksınız. Etiketini yaptıracaksınız. Bunlar işin kolay tarafları daha. Bundan sonra bütün dünyada zeytinyağınızı tattıracaksınız, tanıtacaksınız ve kendi isminizi dünyada bir marka haline getireceksiniz. Yol orası ve kazanç oradaydı. Ama onlar kolay yola saptılar; yüklediler gemiye, fıçılara doldurdular zeytinyağlarını, gönderdiler italya�ya. italyanlar zor olanı yaptı, tabii işin kaymağını da onlar yiyor.

Çok seneler önce Türk rakısı özel firmalar tarafından imal edilebiliyordu. Tekel ile birlikte standart ve vasat bir rakı ile baş başa kaldık. Amerikan viskisi veya Fransız şarabı o ülkelerin kanunları ile korunurken, biz rakıda bunları yaşadık. Rakımız bazen ispirto kokuyor, anasonu eksik koyuluyor, su katılınca yeterince beyazlaşmıyordu. şimdi rakının yine özel firmalar tarafından üretilebileceği bir döneme giriyoruz. Bu konuda sizin birtakım çekinceleriniz var. Bize açıklayabilir misiniz?
Özetle şöyle söyleyeyim: inşallah o Tekel, o Tekel�i bu hale getirenlerin üzerine yıkılır ve onun altında kalırlar! Çünkü Türkiye�ye verdikleri zarar artık kelimelerle ifade edilemez boyutlara vardı. şimdi bakın, dünya bir yöntem bulmuş, bir stil üzerinde yürüyor, biz �Hayır bu uygar dünyanın bulduğu çözümü kabul etmiyoruz� deme hakkına elbette sahibiz. Ama o zaman dünya sisteminin dışında kalmayı da peşinen kabul etmiş olacağız. Afganistan da, Zimbabwe de uymuyor. Ama onlar dünya sisteminin dışındalar. Ben aksini savunuyorum. Uygar dünyanın çözüm yolundan gidelim diyorum. Girişimcinin önüne engel koymayacaksınız. Pazarı tekele veya oligopole teslim etmeyeceksiniz. Ki, rekabet olsun. içki sağlıkla bire bir ilişkide olduğu için, bütün içki üretimini kamu otoritesi tarafından kurulmuş kurumlarca en sıkı bir biçimde denetleyeceksiniz. Bütün uygar ülkeler, içki tüketiminin aşırısı insan sağlığına zararlı olduğu için, bu yüzden de aşırı tüketimi frenleyebilmek için bir caydırıcı etki olarak yüksek oranda vergi koyarlar. Siz de öyle yapacaksınız. Bunda bir zarar yok. Yarar var. Hem devlete gelir olacak hem de insanların aşırı içki tüketmesini bu yolla engellemiş olacaksınız. şimdi size Tekel�in yapmak istediğini söyleyeyim: Serbest girişimcinin önü tamamen kesildi. Nasıl mı? Çok yüksek üretim hadleri talep edildi. Yılda bir milyon litrenin üzerinde üretim şartı geldi. Hayali rakamlar. Bununla ancak rakı yapabilirsiniz Türkiye�de. O kadar... Başka da bir içki yapamazsınız. Sadece yüksek üretim hadleri ile sınırlanmadı. Yanına bir sürü abuk sabuk ve tatbiki imkânsız olan şartlar da koştular. Mesela �entegre tesis� diyor adam. Yani şişeden etikete kadar... Bir de matbaa kurmanız lazım, bir de şişe fabrikası kurmanız lazım! Pazarı büyük tekellere vermek istiyorlar. Diğer oyuncuların gelmesini engelleyici şeyler koyuyorlar. Serbest rekabeti böylece önlediler. Başka küçük aktörler giremiyor piyasaya. Rekabet olmayacak. ikincisi, denetleyici kurum koymadılar. Kanunda denetleyici kurum Tekel. Ama Tekel aynı zamanda üretici. Siz düşünebiliyor musunuz? Rakibinizi hem denetleyebiliyorsunuz hem de adamla rekabet ediyorsunuz. Daha da vahimi, ithalata da inanılmaz bir baskı getirdiler. şu anda ithalat tamamen durmuş, durmak üzere. Türkiye�ye bira sadece 30 santilitrelik şişelerde ithal edilebilir. Soruyorum: Niçin 50 santilitrelik şişede gelmesin? Bir mahsuru mu var? Mahsuru var ise büsbütün yasaklayalım.

Likörlerimiz ve şaraplarımız önümüzdeki süreçte hak ettikleri saygınlık ve popülariteye veya kaliteye ulaşabilecekler mi?
Hayır, ulaşamayacak, ama mücadele devam edecek. Niye ulaşamayacağını söyleyeyim. Bu kez siyasileri suçlayarak söylüyorum. Müthiş bir ulufe dağıtma, rüşvet dağıtma mekanizması var, siyaset tarafından ateşlenen. Bu, Türk şarapçılığının önündeki en büyük engel. Türkiye büyük bir üzüm üreticisi, ama yine uygar dünyanın yaptığından çok farklı, ters bir iş yapıyoruz. Bambaşka bir yola girmişiz. Uygar dünyada üzüm üretiminin % 98 veya 99�u şaraba işlenir. Böylece ucuz bir tarım ürünü olan üzümden, basit bir teknoloji ve büyük bir insan emeği ile bilgi, görgü ve ustalıkla katma değer ilave edilerek pahalı bir ürün çıkartılır. Yani 50 sente bir kilo üzüm alırsınız. 50 sente mal olan 1 kilo üzümden bir şişe şarap yaparsınız, onu da en az 10 dolara, 15 dolara satarsınız. Hatta bazen büyük bir beceri gösterirsiniz, şişesi 1000 dolar olan şarap bile yapabilirsiniz. Aradaki fark o zaman muazzamdır. şimdi siyasî otoriteye düşen, bu uygar modelin Türkiye�de tatbik edilmesini sağlamaktır. Biz bunu yapmadığımız için her yıl o muazzam miktardaki üzümümüzü 3 kuruşa tüketir ve potansiyel olarak kazanabileceğimiz bu parayı gökyüzüne uçurturuz. şimdi niye yapmıyorlar? Demin Matyas incili�nde bahsettiğim dar kapı-geniş kabı meselesi. Çünkü böyle bir şeyi yapmak plan, proje, çaba, yatırım ister. Siyasetçi bunlarla uğraşmaz. Ne yapar siyasetçi? Tekel�e emir verir ve der ki; �Sen benim seçmenimin ürettiği üzümü kalitesine, osuna-busuna hiç bakmadan, en az şu kadar paradan alacaksın�. Tekel de devlet sopası ile, Türkiye�de yetiştirilen üzümün tamamını satın alır. Dünya fiyatlarının çok üstünde bir taban fiyattan satın alır. şimdi siz kendinizi bir şarap üreticisinin, Türk şarap üreticisinin yerine koyun. O adam kaliteli bir şarap yapmak için ne yapacak? Bağcıya gidecek. Bağcıdan belli kalitede üzüm isteyecek. Belli bir kalitede üzüm istediği zaman teklif edebileceği fiyat bir defa devletin ilan ettiği ve Tekel�in çerle çöple satın aldığı fiyatın çok üzerinde olacak. Çünkü üretici aksi takdirde diyor ki: �Ben seninle niye uğraşayım? Ben zaten devlete satıyorum. Devlet içinde çeri-çöpü mü var, çürük müdür, ekşi midir, nedir, bakmadan alıyor. Sen benden daha fazlasını istiyorsan çok daha fazla para vereceksin.� şimdi bir defa oradan başlıyor problem. Çok inanılmaz bir girdi ile üzüm alıyorsunuz. Üstelik de istediğiniz kaliteyi elde etmek için köylü �ben uğraşmam� diyor. Köylü bu işte gönüllü değil. Çünkü zaten asgarî geçimini devlet sağlıyor ona. Ondan sonrası lüzumsuz. �Niye uğraşayım?� diyor adam. Özendirici hiçbir şey yok. Bu da yetmiyor. şarabın, Türk şarabının üzerindeki vergilere bakın, ağlarsınız. Aklınıza gelebilecek her türlü konuda en yüksek fonlar, vergiler şarabın üzerine yağmur gibi yağdırılıyor. Siz bu yüksek girdiye rağmen 10 liraya bu şarabı mal ediyor iseniz, devlet bunun üzerine 30 lira 40 lira vergi yağdırıyor. Daha siz şarabı satmadan bu paraları sizden alıyor. Ondan sonra siz o parayı kurtaracağım diye çabalayın. Yani bugün Türkiye�de şarapçılık yapanlar bir mucize gerçekleştiriyorlar. Likörlerle de ilgili bir şey söyleyeyim: Türkiye dünyada belki likör piyasasında 1 numara olabilecek bir ülke. Niye derseniz çok basit olarak şunu söyleyeyim: Türkiye bir meyve cennetidir. Dünyanın meyve cennetidir. Dünyanın en güzel ahududuları, en güzel kayısıları bizde yetiştirilir. Daha bir sürü örnek sayabilirim. Bunlar dünya çapında çok iyi ürünlerdir ve biz likörlerimizi güzel bir gelenek sonucunda hâlâ doğal meyvelerle yaparız. Dünyada likör üretimi esansa geçmiştir. Esansla yapılır. Doğala özdeş estek-köstek esansı diye esanslar katarlar. Siz lezzetli bir meyve ile yapılmış bir likörle birtakım esanslarla yapılmış bir likörü aynı kefeye koyabilir misiniz? Koyamazsınız. Peki, diyeceksiniz ki: �O zaman Türk likörleri niye önde değil dünyada?� şunun için önde değildir: Çünkü likörün bir girdisi meyve ise diğer girdisi de alkoldür. Türkiye�de tekelin üretip de liköre kullandığı alkol rezalet. Dünyanın hiçbir yerinde kabul edilemeyecek bir kalitede, kötü bir alkol. Tekel iyisini yapamaz mı? Öyle iyi yapar ki, şu beğenmediğim, her zaman tenkit ettiğim Tekel öyle iyisini yapar ki... Ne kadar iyi yapabileceğini Tekirdağ Rakısı�na bakarsanız görürsünüz. Tekirdağ Rakısı�nın arkasında bir alkol vardır ki, adama parmak ısırtır. Demek ki yapabiliyor, ama yapmaz. Niye olduğunu da bilmem. Onun için de Türk likörlerinde o muhteşem meyveleri o berbat alkolle karıştırınca sonuç sıfır olur. Ayrıca dünya çapında, dünya piyasasında Tekel�in kafasıyla yapılacak bir iş değil. O kadar söylerim.

Ayran, limonata ve şerbetin kolalı ve gazlı içecekler, döner, lahmacun ve türlü çeşitli Türk köftelerinin hamburger ve pizza karşısındaki durumları nedir?
Yemek konusunda elbette kültürel mirasa sahip çıkmak lazım. Bunu inkâr etmiyorum. Her konuda öyle. Yani sadece yemekte değil, mimarîde de öyle, sanatın diğer dallarında da öyledir. Ama siz �ille de şu yemeği yiyeceksiniz� diye kimseyi zorlayamazsınız. Çünkü dünya değişti. Buna karşılık mutfakların bazı temel felsefî yanları değişmez. Onun için Çin mutfağı ne kadar değişirse değişsin, hâlâ Çin mutfağıdır. Japon mutfağı Japon mutfağıdır. Türk mutfağı Türk mutfağıdır. Aslî özellikler değişmez. Nitekim şimdiki bazı uygulamalardan ötürü bunlar değişti. En basitini söyleyeyim; o rahat, ağır ağır yemek yenen sofraların yerine çabuk yemek yeme, hızlı tempoda yemek yeme, tabirimi mazur görürseniz neredeyse tıkınma düzeyine gelen durum bir hazım problemi yarattı ve insanlar gazlı içeceklere yöneldiler. Çünkü o bir rahatlama etkisi yapıyor. Önce tıkıştırıyorsunuz, sonra da gazlı bir içecek içerek rahatlamaya çalışıyorsunuz. Ayran, limonata ya da şerbet bu işi yapmıyor. ikincisi, modern dünyada saf şeker tadı itici olmaya başladı. Bizim o şerbetler de demode oldu. Çünkü onlar şekerle tat kazanıyor ve içlerine şekeri dengeleyecek bir başka unsur da yok. Sadece meyve aroması var. Kolalar da şekerli, ama kolalardaki karbondioksit o şeker etkisini dengeliyor. Giderek daha az şeker tüketme eğilimleri baş gösterdi. Öte yandan, ayranın da gazlı bir içecek olmaması önemli bir sorun bence. Bir de ayran, imaj açısından gençliğe cazip gelmiyor. Çünkü çok geleneksel ve yerli bir imajı var ve doğrudur da. Bütün dünyada küreselleşme diye önemli bir süreç yaşandığı söyleniyor. Son 10 yılın süreci gibi lanse ediliyor. Birinci yanlış burada. Bu küreselleşme denen iş belki binlerce yıldır var. Yani bugünün meselesi değildir. Sadece son zamanda hızlandı. Bin yıl önce de küreselleşme vardı. Küreselleşmenin en büyük aktörleri de tüccarlardı. Tüccar sınıfıydı, tacirlerdi. şimdi daha hızlandı, çünkü başka imkânlar eklendi. iletişim ve ulaşım imkânlarındaki artış eklendi. Zannediliyor ki, küreselleşme süreci, sonuç olarak küreselleşme sürecinde hakim aktör olan kültürlerin baskısı altında bir aynılaşma ile bitecek. Hayır, doğru değil. Böyle olmayacak, merak etmeyin. Bu hakim kültür içinde yer alan aklı başında kişiler aksini savunuyorlar. Onlar izin vermeyecek böyle olmasına en azından. Mutlaka küreselleşme bir ayniyet getirecek. Fakat bu standartlık ve ayniyet içinde çok da yerel kültürler, motifler yer alacaklar. Ama bu yer alış, uluslararası, kültürler-arası bir standart içinde olacak. Muhakkak ki, hakim kültür bir form belirliyor. Ama bu form sadece hakim kültürün unsurları dünyaya egemen olacak anlamına gelmiyor. Hakim kültür olan Batı dünyası adeta bir küreselleşmeyi hızlandırma düğmesine bastı. şimdi kültürler-arası, toplumlar-arası bir standart oluşuyor. Dünya standartları oluşuyor. Bu süreci hızlandıranlar, bunun sadece kendi kültürel öğelerini taşıyan bir dünya yaratmasından endişeliler. Aklı başında insanlar çok renkliliğin, çok sesliliğin, çok biçimliliğin zenginlik getireceğini iyi biliyorlar. Bu zenginlikten de vazgeçmek istemiyorlar. Aksine bir iddiaları yok. O, bu süreci kavrayamayan insanların iddiası. Çeşitlilik ve çok renkliliği isterken de kendi koydukları belli standart bir format içinde bunun olacağını söylüyorlar. O formata uyabilirseniz, kendi yerel değerlerinizi evrensel değerler potasının içerisine atabilirsiniz. Uyamazsanız bu mümkün değildir. Adam diyor ki: �Kardeşim, sen de gel, bu sofraya sen de kendi değerlerini taşı. Kendi yemeklerini koy, kendi yerel güzelliklerini koy.� Sofrayı kapatmıyor. �Ama yere bağdaş kurarak oturmayacaksın, sandalyeye oturacaksın� diyor. �Bunlara uyarsan buyur, gel� diyor. Hayır siz bunlara ille de �uymam� derseniz dışarıda kalıyorsunuz.

Eskiden istanbul tipi, esnaf tipi lokantalarımız vardı. şimdi bir yanda pahalı Avrupa ve dünya mutfağı yapan restoranlara doğru bir yönelme, bir yanda da fast food türü restoranlara doğru bir çoğalma var. Türk mutfağı ise sanki kebapçılara sıkışmış gibi görünüyor.
Tespit doğru, Türkiye�de hızla yabancı mutfakların sergilendiği büyük lokantalar açıldı. şunu hemen söyleyeyim: Bunu sevindirici bir şey olarak görüyorum. Bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Ama Türkiye 1980�lere kadar, kim ne derse desin, otarşik bir toplumdu, yani Türkçesi �kendi yağıyla kavrulan� bir toplumdu. Bu yüzden de Türkiye�de bir italyan lokantası, bir ispanyol lokantası, bir Çin lokantası olma şansı yoktu, çünkü bunun girdileri yoktu. Olamazdı, olmadı da. Biz kendimize mahkûmduk, bir başka deyişle. 1980�lerden sonraki dünyaya açılım bize bu imkanı sağladı. Ben bunu kültürel zenginlik ve olumlu bir şey olarak görüyorum. Ama tabii her süreçde olduğu gibi, bunun da uç örnekleri yaşandı. Uç örneklerden kastım şu: içinde italyan mutfağının ruhunu asla bilmeyen, ne olduğundan habersiz, hatta hayatında bir kere italya�ya gidip yemek yememiş adamların, hiç italyan malzemesi içermeyen, abuk sabuk yemekler sunduğu italyan lokantaları çıktı. Abuk sabuk Çin lokantaları çıktı. Bu arada bizim zengin, çok paralı ama ters orantılı olarak görgü düzeyi son derece düşük olan bir kesimimiz de yüksek fiyatlar ödeyerek bu tür sahte lokantaları kalkındırdılar. O işin traji-komik bir yanı. Türk lokantalarına gelince... şimdi bu yabancı kültürlere açılma süreci o kadar hızlı ve ani bir süreç oldu ki, birdenbire bunların pıtrak gibi her yerde baş göstermesi sonucunda uzun süre otantik bir yapıda yaşamış olan biz Türkler, kendi yemeklerimize ilgi göstermedik. Yeniliğin hevesine düştük. Orda Türk mutfağında bir gerileme dönemi olduğunu itiraf edeyim, ama aklı başında insanlar bizde de, Allah�a çok şükür, eksik değildir. Onlar ortaya çıktı ve Türk mutfağının tekrar kalkındırılması için çok ciddî birtakım girişimler yapıldı. Çözümler de ortaya kondu. Birçok esnaf lokantası prim yaptı. Onlar da kendilerine çeki-düzen verdi. Yemeklerini sunarken daha bir özen göstermeye başladılar. Hatta lüks Türk lokantaları da açıldı. . Kitaplar yazıldı, güzel gelişmeler oldu. �Yeterince oldu mu?� derseniz, hayır, miktar olarak yeterince olmadı. Bizim mutfağımızın arkasında duran bir iktisadî güç yok. Buna italyan mutfağından bir örnekle cevap vereyim. italyan mutfağının moda olması son 15-20 yılın olayıdır. italyanlar dünya yemek modasının en önemli merkezlerinden biri olan Paris�te bir italyan yemek okulu açtılar. italyan hükümeti destekledi bunu. Çok önemli bir halkla ilişkiler şirketini devreye soktular Fransa�da ve bu italyan yemek okulunun reklamı yapıldı. italyan zeytinyağcılarına dediler ki, �Bu oluşuma destek verin�. Onlar destek verdiler. italyan makarnacılarına �Bu oluşuma destek verin� dediler. italyan makarnacıları bu işe destek verdiler. Yani gıda sektöründen müthiş bir destek alındı. Devlet sadece bu işi örgütleyici olarak kaldı. Devlet fazla para vermedi. Devlet bu organizasyonu gerçekleştirdi. Özel sektör gıda sanayii bu oluşumu destekledi. italya�da aşçılık okulları açıldı. Çok iyi aşçılar yetiştirildi. Sonra bu moda, iyi bir halkla ilişkiler senaryosu ile desteklenince bütün dünyaya yayılmaya başladı. Eğilim de Akdeniz mutfağına doğru, daha sağlıklı beslenme, daha iyi beslenme gibi olunca, dünyanın dört bir yanında italyan lokantaları açılmaya başladı. Bu italyan lokantalarında italya�dan aşçı istendi. italyanlar hazırlıklı idi. Aşçı talebi gelince dünyanın dört bir tarafından iyi yetişmiş aşçılar hemen dünyanın dört bir tarafına dağılmaya başladılar. Gidince ne yaptılar? Lokanta mönülerini yaptılar. Doğal olarak italyan yemekleri koydular. Ama italyan yemeği koymakla yetinmediler. Dediler ki, �Yok kardeşim, senin makarnan olmaz. italyan lokantasında italyan makarnası olacak�. Dünyanın en iyi makarnasını da yapıyor olsanız, sizin makarnanız o lokantaya giremedi. italya�dan makarna geldi. �Senin zeytinyağın olmaz� dediler, �italyan zeytinyağı olacak�. italya�dan zeytinyağı geldi. Yani gıda sektörü yatırdığı parayı sonradan fazlasıyla çıkarttı. şimdi böyle bir örgütlenme bizde yok. Türk mutfağını ihya edeceğiz, ama lafla peynir gemisi yürümüyor.


Siz olsaydınız
kararınız ne olurdu?

İnternet sayfamızda daha önce Onur Kurulu�muz tarafından değerlendirilmiş dosyaları görüşlerinize açacağız diyerek iki dosyayı değerlendirmiştik..
Bir anlamda siz soruşturmacı olsaydınız fezlekenizin karar bölümüne ne yazardınız diye sizden görüş alacağız. Amacımız bu dosyaları meslek içi eğitimin bir aracı olarak değerlendirmek.

Bu anlatımda da meslektaşlarımızın isimleri Doktor A, Doktor B , Doktor C diye belirtilecektir.
Kararı sizlere bırakıyoruz.

Dosyamız çeşitli gazetelerde çıkan haberlerle açılıyor. Bu haberler üzerine soruşturma başlatılıyor. Hastamız yanında bomba patlaması sonucu hastaneye kaldırılıyor.
Hastanede düzenlenen gözlem kağıdında yazılanlar aynen şöyle; �T12-L1 travması, dalak rüptürü, pankreas travması nedeniyle hastanemize getirilen hasta ameliyata alındı. TA: 130/80 mmHg, Nb:130/dk. Bacaklarda hareket ve his yok. Batın distandü�
Hastaya Dr. A (Beyin Cerrahisi Uzmanı) tarafından T11-T12-L1 laminektomi yapılıyor. Duranın T12-L1 düzeyinde 1.5 cm�lik yerde açık olduğu ve aynı düzeyde kordun tamamen kopmuş olduğu belirtiliyor. Daha sonra hasta Dr. B (Genel Cerrahi Uzmanı) tarafından ameliyata alınıyor. Ameliyat notunda;
�Batın içinde hematom ve kan görüldü, yapılan eksplorasyonda dalak hilusu ve pankreas kuyruğu civarından kanama odağı tespit edildi ve splenektomi sonrası güdük biri dikişli olmak üzere iki kat (0) ipek ile bağlandı. Pankreas kuyruğundaki kanama ligatüre edilip durdurulamadığı için pankreas kuyruğu 2 cm. eksize edildi ve (00) ipek ile 2 kat üzerinden bağlandı. Batın içi hematomlar temizlendikten sonra batında herhangi bir yaralayıcı cisim bulunamadı. Gastrokolik ligaman açılarak bursa omentalise girildi. Pankreas gövdesinde herhangi bir patoloji görülmedi. Batın yıkanarak dalak lojuna bir adet penrose dren konuldu ve batın usulüne uygun olarak kapatıldı� denmektedir.

Ameliyat sonrası müşahede kağıtlarında;

Post-op 1. Gün:
Saat 02.00-> Genel durum iyi. TA: 137/87 mmHg. Nb: 126/dk pO2:105 pCO2:49 pH: 7.29 SAT: %97

Saat 09.20-> Genel durum daha iyi. şuur açık ve koopere. Ağrısı var. TA: 100/70 mmHg Nb: 120/dk Her iki akciğer solunuma eşit olarak atılıyor. Batın distandü. Peristaltizm:(-) Diürez: (-) pO2: 162
pCO2: 43.7 HCO3: 25.7 CVP: +1 mmHg.
Saat 20.00-> Durum bir önceki ile hemen hemen aynı. CVP: +8 mmHg Ateş: 36.8 derece

Post-op 2. Gün:
Saat belli değil-> Genel durum iyi. Batın biraz gergin. Palpasyonda hafif ağrılı. TA: 126/85 mmHg Nb: 122/dk CVP: +4 mmHg SAT: %95
Saat 22.30-> Genel durum iyi. Yakınmasız. TA: 125/85 mmHg Nd: 110/dk Hafif olarak barsak peristaltizmine ait sesler duyuluyor. Ateş: 37.6 derece

Post-op 3. Gün:
Saat belli değil-> Genel durum orta iyi. Yakınmasız. şuur açık TA: 130/80 mmHg Nb:120/dk NGT�den gelen sıvıda hematemez. Batın distandü. Amilaz: 1270 Lipaz: 858 Pankreatit düşünülerek Trasylol başlandı.
Saat 19.00-> Devamlı ağrıdan yakınıyor. TA: 130/80 mmHg Nb: 130/dk Ateş: N Htc: %30 Hb: 8.8 gr
Barsak sesleri (++)

Post-op 4. Gün:
Saat 07.00-> Genel durum orta iyi. şuur açık. Ağrıdan yakınıyor. TA: 130/80 mmHg Nb: 120-140/dk Sağ akciğer alt lobda seslerde azalma mevcut. Batın distandü. Gaz çıkarmıyor. Tüp rectal kondu. Yatağında sağ ve sol pozisyonda direkt batın grafisi çekildi. Bol serbest hava ve minimal hidroaerik seviye mevcut.
Saat 13.00-> Barsak atonisi(++) TA: 130/80 mmHg Nb: 127/dk O2 SAT: %96 Ateş: 38.7 derece
Saat 15.00-> Hastanın klinik olarak atonisi düzelmeyince başka bir cerrahi ekip tarafından Dr.B ile birlikte değerlendirilerek çekostomi yapılmak üzere ameliyat planlanıyor.
Saat 18.30-> Hasta 2. operasyondan sonra tekrar yoğun bakıma alınıyor. Çeşitli müdahalelere rağmen hasta ilk ameliyatından sonra ki postop 12. günde vefat ediyor.

2. ameliyat notunda;
�Hastanın batınında ileri derece de distansiyon gelişmiş olup, toksik tablo gelişmiş olduğundan ameliyata alındı. Batın açıldığında bol miktar da safralı, nekroz doku kokuları olan mayi aspire edildi. Doudenum ikinci kısım alt bölümünde retroperitoneal kısımda bir perforasyon tespit edildi. Buradan sızan safra ve pankreas sekresyonlarıyla karışık duodenum mayiinin retroperitoneal bölgede geniş bir nekroz alanı meydana getirerek batın boşluğuna açıldığı ve burada diffüz bir safra peritoniti oluşturduğu tespit edildi.�

Sanırım bir düşünceniz oluştu.

Siz soruşturmacı olsaydınız fezlekenize ne yazardınız?

Önümüzdeki sayıda istanbul Tabip Odası Onur Kurulu�nun bu dosya hakkındaki kararını yayınlayacağız.

Dr.Nedim Şendağ
istanbul Tabip Odası
Hekimlik Uygulamaları Bürosu Sorumlusu









Dünyanın En Ölümcül Endüstrisinin içyüzü

Tütün Kanunu, IMF�nin �olmazsa olmaz� dediği yasalardan biriydi.. O kadar önemliydi ki.
bir tane de Bakan �yedi�! Uluslararası ticaretin olmazsa olmaz alanlarından biri olan Tütün,
dev akörlerin yarıştığı bir pazar. Ükemizi de hem tarımsal bir sektör olarak
hem de yolaçtığı çeşitli hastalıklarla yakından ilgilendiriyor.
Marmara Üniversite�nden Elif Dağlı Hocamız, Tütün Kanunu dolayısıyla yaşanan
büyük �mücadele�nin arka planını bizlere aktarıyor...

Türkiye tütün üreticisi ve ihracatçısı iken yabancı sigara firmalarının eline geçerek ürününü ve pazarını kaybetmiştir. 1993 yılında ekonomik krize rağmen ülkemizde fabrika kurarak büyüme sağlayan bir çokuluslu sigara firması müdürünün sözleri herşeyi anlatmaktadır.
�Lokomotifi doğru raya oturttuk. şimdi amacımız hızlandırmak. Bu ülkenin avantajını kullanacağız. Türkiye dünyanın en büyük pazarlarından biri. iyi bir ürünümüz, iyi bir ekibimiz var, iyi stratejilerimiz var. Türkiye genç nüfusu ile çok ümit verici.�
Tütün; tarımı, ürünlerinin ticareti ile gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki politikalarına aracı olmuş bir bitkidir. Kristof Kolomb Hindistan�ı bulmak için ispanya kraliçesinin desteği ile 1492 yılında Amerika kıtasını keşfettiğinde, yerlilerin törenlerinde bir bitki kullandıklarını görmüş ve bu bitkiyi daha sonra Avrupa�ya getirip ispanyol kraliçesine armağan etmiştir. Ardından 16. yüzyılda tütün kullanımı Avrupa ülkelerinde yayılmaya başlamıştır. Sigara tüketimindeki artış öncelikle erkeklerde olmuş, 10-20 yıllık bir gecikme ile kadınlardaki sigara tüketimi de artma göstermiştir.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğu tarıma dayalı ekonomilerdir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu 1985 yılında Dünya tütünün %73�ünün gelişmekte olan ülkelerde yetiştirildiği ancak yine bu ülkelerin % 63�ünün tütün ithal etmek için daha fazla para harcadıklarını rapor etmiştir. çokuluslu tütün endüstrisinin pazarı Dünyada 1991-2000 yılları arasında hacim olarak %5.2, para olarak %4.4 artmışken, bu artış Asya�da %33 olmuştur. Bütün bu bilgiler tütün üreten gelişmekte olan ülkelerin gelecek yıllarda daha fazla tütün tüketeceğini ve tütün ithalatını arttıracaklarını göstermektedir.
Modern ekonomi teorisi tüketicinin bir ürünü alırken seçimi özgür iradesi ile yaptığı ve ürünün tam bedeli ödediği varsayımına dayanır. Tütün ürünlerinde ise durum tamamen farklıdır. Sigaraya başlayanların %90�ı 18 yaşına gelmeden başlar ve bağımlı olurlar. Sigaranın, tüketicinin doğru karar veremeyeceği bir yaşta seçilen ve karar verme yaşında ise bırakılamayan bir ürün olduğu açıktır.
Diğer tarafdan, sigara 24 ayrı hastalığa neden olarak yüksek maliyetli tedavi harcamaları gerektirir. Tedavi masrafları ise toplumun bütünün ödediği fon veya sigortalardan karşığlanır. Sonuç olarak sigara tüketicisi satın aldığı ürünün tam bedelini ödememiş olur.
Sigara, üreticinin önerdiği şekilde kullanıldığında müşterisinin yarısını öldüren, bağımlılık yapıcı tek legal üründür. Bu nedenle sigaraya; tekstil, gıda ürünleri gibi, uluslarası ticaret kurallarının uygulanması doğru değildir.

Sigara ticareti
Uluslarası ticarette en fazla kaçakçılık ile satılan ürünlerin başında sigara gelmektedir. Dünyada her üç sigaradan biri kaçakçılıkla satılmaktadır. Kaçakçılık ile satılan sigaralar vergi ödenmediği için daha ucuzdur, gençlerin sigara almasını kolaylaştırır. Hedef ülkedeki tüketimin başlatılmasının en hızlı yöntemini sağlar. Avrupa Birliği, Kanada hükümeti, Kolombiya hükümeti kuvvetli kanıtlar ile çokuluslu sigara firmalarını kaçakçılık yaptıkları gerekçesi ile mahkemeye vermişlerdir.

Sigara içme oranları
Gelişmekte olan ülkelerde kadınların sigara içme oranları %2-10 arasında iken erkeklerin sigara içme oranı %50-70 arasındadır. Bu ülkelerde kadınların eğitim düzeyleri arttıkça gelişmiş ülkelerdekinin tersine sigara içme alışkanlığı daha sık görülmektedir. Türkiye�de 1988 PIAR araştırması ile kadınların %24�ünün, erkeklerin %63�ünün sigara içtiği belirlenmiştir. O günden bu yana büyük şehirlerde kadınların sigara içme oranlarının %40�ı bulduğu erkeklerin de giderek daha az sigara içtiği saptanmıştır.
Sigara içme oranlarının gelişmekte olan ülkelerde artmasının nedenleri gelir artışı nüfus artışı, tabuların yıkılması, sağlık eğitiminin yetersizliği, kontrol önlemlerin yetersizliği, sigara firmaların saldırgan pazarlama politikaları olarak görülmektedir.

Sigara Endüstrisi Pazarlama Politikaları
Sigara endüstrisi müşterilerinin büyük kısmını 18 yaşından önce ele geçirmeleri gerektiğini ve her yıl ölen 4 milyon müşterilerinin yerine yenileri gerektiğini çok iyi hesaplamışlardır.
Amerika Birleşik Devletleri�nde dava edilen sigara şirketlerinin mahkeme kayıtlarına geçmiş iç yazışmalarından bu şirketlerin hedef kitle olarak çocukları seçtikleri görülmektedir. Sigara şirketleri, müşterilerinin 1/3�ünün 13 yaşına kadar, %90�nın da 20 yaşından önce sigaraya başladıklarını bilirler. Marka seçimleri çok erken yaşlarda belirlenir. Karlılığın devamı, hatta sigara endüstrisinin ayakta kalması 18 yaşın altındakilere satış başarısına bağlıdır. Marka sadakati sağlandığında geleceğin erişkin pazarı da garanti altındadır. Dokümanlar sigara firmalarının sistematik olarak çocuklara yöneldiğini ortaya koymaktadır. Sigaralarını eğlence ve sağlık kavramları ile eşleştirmek, gençlerin sağlık kaygılarını giderebilmek için reklamlarını spor dergilerine vermeyi ve spor etkinliklerine sponsor olmayı seçmişlerdir. Benzer şekilde sigaralarını bağımsızlık ve erkeklik sembolleri ile özdeşleştirmeye çalışmışlardır. Formula-1 sponsorluğu bu imajın yerleştirilmesi için çok önem taşımıştır.

Sigara şirketlerinin ağzından genç içicilerin önemi
Bugünün genç içicisi önümüzdeki bir kaç yıl içindeki endüstri hacmini belirleyecektir. Eğer gençler sigara içmekten vazgeçerlerse, yeni bebek doğmayan bir topluluğun kaybolması gibi endüstri sönecektir (genç içiciler başka bir dokümanlarında 14-24 yaş grubu olarak tanımlanmaktadır).RJ Reynolds
1971
RJ Reynolds iç yazışması: Genç içici alt yaş sınırı 14 olmalıdır. 1981 Philip Morris araştırmacısı başkan yardımcısına: Bugünün adölesanı yarının düzenli içisidir. içicilerin büyük bir çoğunluğu onlu yaşlarda sigaraya başlamakta ve marka tercihlerini yapmaktadırlar.
Çokuluslu sigara firmalarnın bu düşüncelerini gerçekleştirebilmek için başlıca sağlık verilerinin inkarı ve yalan bilim üretimi, promosyon ve reklam, hükümetleri kaçakçılık tehlikelerine karşı ikna etmek, fiyatlandırma kontrolu tekellerle ortaklık kurmak ve özelleştirmek gibi pazarlama hedefleri uyguladıkları bilinmektedir.
Çokuluslu sigara firmaları yukarıda belirtilen hedeflere ulaşabilmek için genellikle aşağıdaki yöntemleri kullanırlar:

Hukuki engelleme: Kanunu durdurmak, tersine çevirmek, istendiği gibi yazmak, ihlal etmek.
Devlet gücüne ulaşmak: Cenevre ticaret ateşeliği ile temasa geçmek, başkentte GR (hükümet ilişkileri memuru) tutmak, tekellerle ortaklık kurarak devlet gücünü paylaşmak, hükümet üyeleri ile dostluklar kurmak.
Medya ilişkileri: Dezinformasyon, sağlık verileri sansürü.
Gelişmekte olan ülkelerin tütün tekelleri çokuluslu sigara firmaları için iştah kabartıcıdır. Bu ülkelerde kadın nüfusunun önemli bir kısmı hala sigara içmemektedir ve gençler batılı rüyasını sigara çubuğunda bulmaya hazırdırlar.

Türkiye ve Tütün Ekonomisi
Türkiye�de sigaralarda Türk tütünü dışında başka tip tütünlerin kullanılması 1980�den önce gündeme gelmiş ancak kabul görmemiştir. 1983 yılında demokratik düzene tekrar dönülmesinden sonra yeniden tartışılmaya başlanmıştır. 1984 yılında beşinci beş yıllık plana girmiş olan bu konu, iki yıl sonra 1986�da Tütün üretimi, satışı, ithalatı ve vergilendirilmesi yeniden düzenlenmiştir diyen 3291 sayılı kanun ile yasalaşmıştır. 3.5.1990 tarihinde 2000 tondan fazla üretim yapan firmaların fiyatlandırma, satış ve dağıtım serbestliği veren kararnameyi takiben Türkiye tütün ekonomisinde hızlı değişiklikler izlenmiştir. Bütün bu uygulamaların sonucunda tütün ithalatı artmıştır. Türkiye sigara ithalatı 1984�de 1800 tondan 1991 yılında 12 400 tona çıkmıştır. Sigara ithalatı için ödenen döviz indeksi 1984�den 1987�ye yedi kat artmıştır. Bu arada Türk tütününün ihracatı azalmış, ihracat firmalarının sayısı 1970�de 59�dan ı996�da 14�e inmiş , kalan 14 firmanın yarısı da yabancılara ait hale gelmiştir. Sigara tüketiminin artmasına rağmen sigaralarda kullanılan Türk tütünü azalmaya başlamıştır.
Tahminlere göre Dünya marketinde 2000 yılında ABD pazar payı % 10�dan % 24�e çıkmış, Türkiye�nin payı ise %8�den %2.5�a gerilemiştir. Türkiye�de hesaplanan tütün ihtiyacı 200 000 ton iken aşırı tütün üretimi ile TEKEL 1991 yılında 329 000 ton fazlaya sahip olmuş ve bir kısmını yakmıştır. 1990 yılı kararnamesi ile TEKEL yabancı sigara ithalatından aldığı pay ile, iç ve dış pazarlarını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Görüldüğü gibi Türkiye de sahnelenen senaryo diğer gelişmiş ülkelerdekinden farklı değildir. Gelişmekte olan ülkelerin tekellerini elde etmek için genellikle çok aşamalı bir eylem planı kullanılır:
� Komşu ülkeye sigara fabrikası kurulması
� Kaçakçılığın artması
� ilke yöneticilerini kaçakçılığı önlemek için fabrika kurmaya ikna edilmesi
� Fabrikanın kurulması ve halkın yeni tada alışması
� Saldırgan reklam politikaları izlenmesi
� Tekele ortak olunması
� Tekelin özelleştirilmesi için basınç yapılması
� Tekelin alınması

Dünyada ve Türkiye�de tütün kullanımının sağlık etkileri ve maliyeti
Kanun Tasarısına konu olan tütün mamülleri, diğer ticari ürünlerden farklı bir madde olup sağlığa olan zararlı etkileri 1950�li yıllarda kanıtlanmıştır. Sigara, üreticinin önerdiği gibi kullanıldığında tüketicisinin yarısını öldürdüğü ve bağımlılık yapıcı olduğu halde legal olarak satılan tek maddedir.
Halen tüm dünyada yılda 4 milyon kişi sigara nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Sigara salgını bu şekilde devam ettiği takdirde ölenlerin sayısı 2020 yılında 10 milyona yükselecektir. Bu 10 milyon kişinin 7 milyonu ise gelişmekte olan ülkelerden olacaktır. 1960�ların sonunda gelişmiş batı ülkelerinde sigara içenlerin sayısında gözlenen ciddi azalmadan sonra, uluslararası tütün tekelleri gelişmekte olan ülkelere yönelmiştir. Uyguladıkları yoğun reklamlar ve gelişkin pazarlama yöntemleri ile gelişmekte olan ülkelerde özellikle gençler ve kadınlarda sigara içma alışkanlığının yaygınlaşmasına ve bu ülkelerde sigara ile ilgili hastalıkların ve ölümlerin çığ gibi artmasına neden olmuşlardır.
Halen ülkemizde 3 milyon Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına sahip hasta bulunmakta ve her yıl 50.000 yeni akciğer kanseri olgusu ortaya çıkmaktadır. 1965-1997 yılları arasında sigara içimi ile ilgili hastalıklardan ölümler 6 kat artmıştır. Koruyucu, tanı ve tedavi hizmetleri talepleri karşılamaktan uzaktır. Ayrıca zatürre, astım, tüberküloz hastalıklarının artışı ve alevlenmeleri de sigaraya bağlıdır. Ülkemizde sigaranın oluşturduğu 24 hastalığın tanı ve tedavi maliyeti bir milyar Amerikan Doları olarak hesaplanmıştır. Erişkinlerin %44�ünün sigara bağımlısı olduğu ülkemizde sigaraya başlama yaşı 11-13 yaşa inmiştir.

Türkiye�de her yıl 100.000 kişinin sigaraya bağlı hastalıklardan hayatını erken yaşta kaybettiğini hesaplamıştır. Sigaraya bağlı ölümlerin yarısının yaşamın ortalama 22 yılını eksilttiği saptanmıştır. Başka bir deyişle, sigara toplumun yatırım yaptığı kişileri verimli çağında öldürerek ülke ekonomisine zarar vermektedir.

Türkiye de tütün kontrolu çalışmaları ve kanunlar
Türkiye�de bilim adamları ve sağlık çalışanları on yıla yakın bir sağlık mücadelesi sonucunda 26.11.1996 tarihinde 4207 sayılı yasayla sigara tüketimini azaltıcı ilk kazanımı elde etmiştir. Tütün Mamüllerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun ne suretle olursa olsun (doğrudan ve dolaylı) sigara reklamlarını, umumi yerlerde sigara içmeyi, 18 yaşından küçüklere sigara satışını yasaklamıştır. Dünya Sağlık Örgütünün takdirini kazanmış bu yasa Dünyanın bir çok ülkesine örnek gösterilmiştir.

Çokuluslu sigara firmalarının Türkiye�deki sağlık yasasına müdahaleleri:
4207 sayılı Tütün Mamüllerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanunun kabul edilmesinden önce ve resmi gazetede yayınlanmasından sonra çok uluslu sigara firmalarının kanunun çıkmasını engellemek, geri çevirmek ve değiştirmek için çok sayıda girişimleri olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır.
� 1992 yılında kanun tasarısının engellenmesi için Adalet komisyonuna girişim Ad Ban Proposal (www.pmdocs.com)
� 1999 yılında Ankara idari Mahkemesine 4207 sayılı kanunun Türk Anayasasına aykırı olduğu gerekçesi ile başvuru (Anayasa Mahkemesi tarafından Nisan 2000�de gerekçeli kara ile başvuru reddedilmiştir)
� Formula-1 yarışlarının Türkiye�de yapılması için 4207 sayılı kanunun değiştirilmesi için spordan sorumlu Devlet Bakanlıığna ve Turizm Bakanlığı�na başvuru.

Tütün Kanunu Tasarısı ve Sağlık Sakıncaları
Yukarıda geçmişi açıkça belirtilmiş tütün kontrolü çalışmaları ve çokuluslu sigara firmalarının faaliyetlerinden hareket ederek Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde bulunan Tütün Kanunu metni çok önem taşımaktadır.
Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollu içkiler Piyasası Düzenleme Kurulunu tanımlayan tasarının 5. maddesinde, düzenleme kurulu üyeliğine Sağlık Bakanlığı�nın göstereceği bir adayın atanması önerilme, Kanun Tasarısının 8.maddesi (d) bendinde Piyasa Düzenleme kuruluna Tütün ve alkol tüketiminden kaynaklanan kamusal, toplumsal ya da tıbbi nitelikte her türlü zararlı etkileri önleyecek düzenlemeler yapmak, bunlarla ilgili kararlar almak yetkisi verilmektedir. Yedi adaydan biri olacak Sağlık Bakanlığı temsilcisinin 1/7 oy gücü ile sağlığı savunabilmesi akılcı görülmemektedir. Piyasa düzenleme kurulunda yer alan üyelerin çoğunluğunun Ticaret ve Maliye uzmanı olması nedeniyle sağlık önlemleri her zaman ticarete yenik düşme tehlikesi taşıyacaktır. Bakanlar kurulu yetkilerine sahip olacak kurul yeni kanun yaptığı takdirde 4207 sayılı kanunun korunması mümkün olmayacaktır.
Piyasa Düzenleme Kurulu�nun Tütün ve alkol tüketiminden kaynaklanan kamusal, toplumsal ya da tıbbi nitelikte her türlü zararlı etkileri önleyecek düzenlemeler yapmak yetkisinin bulunmadığı şeklinde değiştirilmesi gereklidir. Sağlığa ilişkin önlem alma yetkisi Piyasa Düzenleme Kurulu�na bırakılmamalıdır.
Bugün ülkemizde ticareti arttırmak vaadiyle, yabancı sermaye davet edilen maddenin öldürücü olduğu hatırlanmalıdır; uluslarası ticaret ve para kuruluşlarının sağlığı olmayan insanlardan para kazanamıyacakları açıkça söylenmelidir. Ticaret asla sağlıktan daha önemli gösterilmemelidir.

Türk hekimi, tarihinde ülke bağımsızlığını kurtarmak için gösterdiği liderliği bir kez daha göstermek zorundadır.



Ara

Twitter'da İstanbul Tabip Odası