ADLİ TIP KURUMU İHTİSAS KURULLARI’NIN FAALİYETLERİ ACİLEN DURDURULMALIDIR

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulları'nın faaliyetlerinin acilen durdurulmasını istedi. TTB'den yapılan yazılı açıklama ve konuya ilişkin ayrıntılı rapor aşağıdadır.


Konuya İlişkin Basın Açıklaması

 

ADLİ TIP KURUMU İHTİSAS KURULLARI’NIN FAALİYETLERİ
ACİLEN DURDURULMALIDIR

Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası tutuklusu İbrahim Şahin hakkında daha önce Adli Tıp Kurumu (ATK) 3. İhtisas Kurulu’nca verilen adli tıp raporuyla ilgili kamuoyunda yer alan tartışmalar üzerine Adalet Bakanlığı 16.01.2009 günü yazılı bir basın açıklaması yaptı.

Öncelikle, İstanbul Tabip Odası’nın 14.01.2009 tarihli Basın Duyurusu’na bir cevap niteliğinde olduğu anlaşılan söz konusu açıklama için, gösterdiği hassasiyet dolayısıyla Adalet Bakanlığı’na teşekkür ediyoruz. Adalet Bakanlığı aynı zamanda ATK 3. İhtisas Kurulu’nun İbrahim Şahin hakkında verdiği 27.06.2003 tarih ve 4083 sayılı karar örneğini de, İstanbul Tabip Odası’nın talebi doğrultusunda kendi web sitesinde yayınladı. Bakanlığın ilk kez yaptığına şahit olduğumuz bu tutumunu da takdirle karşılıyoruz.

Adalet Bakanlığı’nın Basın Açıklamasında dört konuya yer verildiği görülmektedir:

1-              Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası tutuklusu İbrahim Şahin hakkında daha önce ATK 3. İhtisas Kurulu’nca verilen adli tıp raporu.

2-              ATK 3. İhtisas Kurulu Başkanı Dr. Nur Birgen’in durumu.

3-              Cezaevlerindeki ölüm oruçları sürecinde ATK 3. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen Wernicke-Korsakoff hastalık tanılı raporlar ve bu raporları düzenleyen hekimlere meslek örgütümüz tarafından verilen cezalar.

4-              Esas itibariyle üçüncü maddeyle ilgili olduğu anlaşılan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Adli Tıp Kurumu raporlarını yüzde 95 oranında tutarlı bulduğu” iddiası.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) olarak, Adalet Bakanlığı’nın basın açıklamasında yer alan her bir konuyu ayrıntılı olarak değerlendirdik ve bu metni de basın açıklamamızla birlikte bilgilerinize sunuyoruz. Değerlendirmelerimizi içeren metni Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ali Şahin’e de gönderdik ve görüşmek için de randevu istedik.

Ayrıntılı açıklamalarını göreceğiniz gibi; “Türkiye’nin adli tıp alanındaki en büyük bilirkişilik kurumu ATK, bilirkişiliğin en öncelikli koşulu olan güvenilirliğini bütün toplum nezdinde kaybetmiştir. ATK tarafından hazırlanan bilirkişi raporlarına bugün artık hiçbir vatandaşın itimadı kalmamıştır. … Bu durum sürdürülebilir değildir ve Türkiye’deki adli tıp organizasyonu hızla gözden geçirilmeli ve bilimsel veriler doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır.”

TTB, ATK’yla ilgili kamuoyunda oluşan yaygın ve son derece olumsuz kanaati ortadan kaldırmak ve adli tıp hizmetlerini hizmetin gerektirdiği saygınlığa ve güvenilirliğe kavuşturmak için aşağıda yer alan altı tedbirin sırasıyla ve zaman geçirilmeksizin hayata geçirilmesini kaçınılmaz kabul etmektedir:

1-Bilimselliğini, tarafsızlığını ve güvenilirliğini tamamen kaybettiği açık olan ATK İhtisas Kurulları’nın faaliyetleri acilen durdurulmalıdır.

2- Yaklaşık altı yılı doldurmakta olan görev süreleri boyunca izledikleri tutumlarla ATK’nın bugünkü güven vermeyen durumundan birincil derecede sorumlu olan; üstelik hiçbir eğitici nitelikleri olmadığı halde Türkiye’deki en büyük adli tıp uzmanlık eğitimi kurumunu yönetmeye devam eden mevcut ATK yöneticileri derhal görevlerinden alınarak yerlerine bilimsellikleri, tarafsızlıkları ve güvenilirlikleri tartışmalara yol açmayacak yeni yöneticiler atanmalıdır.

3- Başta en tartışmalı raporlara imza atan 3. ve 6. İhtisas Kurulları’nın üyeleri olmak üzere bütün İhtisas Kurulu üyeleri görevlerinden alınmalıdır.

4- Görevi gereği bağımsız olması gereken ATK İhtisas Kurullarına üye olarak atanmak için tanımlanmış hiçbir bilimsel ve objektif kriter yoktur. Atamalar tamamen siyasi otoritenin tercihi ile yapılmaktadır ve bu durum atamalarda bilimsel liyakatten çok siyasi otoriteye yakınlığın gözetildiği endişe ve eleştirilerine yol açmaktadır. ATK gibi son derece önemli bir bilirkişilik kurumunun siyasi iktidara bağlı olması ve onun tarafından şekillendirilmesi hiçbir biçimde kabul edilemez. Bu duruma son vermek için ATK İhtisas Kurulları üyeliğine atanma süreci şeffaf hale getirilmeli; atanma için gerekli bilimsel ve objektif koşullarla atama yapılacak kadrolar belirlenerek önceden ilan edilmeli ve atanma işlemleri ÖSYM tarafından yapılacak sınavın sonuçlarına göre gerçekleştirilmelidir.

5- 4810 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu değiştirilerek ATK’nın özerk bir yapıya kavuşması ve Türkiye’deki adli tıp hizmetlerinin yeniden organizasyonu için gerekli çalışmalar ilgili meslek odaları ve uzmanlık dernekleriyle işbirliği yapılarak başlanmalıdır.

6- Bu süreçte adli tıp hizmetlerinin aksamaması için ATK İhtisas Kurulları’nın elinde bulunan dosyalar bilirkişilik görüşü oluşturmaları için tıp fakültelerinin ilgili birimlerine gönderilmelidir.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ


 

Konuya İlişkin Rapor

Adalet Bakanlığı’nın Açıklamaları İkna Edici Olmaktan Uzaktır
BİLİMSELLİĞİNİ, TARAFSIZLIĞINI VE GÜVENİLİRLİĞİNİ
TAMAMEN KAYBETMİŞ OLAN
ADLİ TIP KURUMU İHTİSAS KURULLARI’NIN FAALİYETLERİ ACİLEN DURDURULMALIDIR

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ


Giriş


Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası tutuklusu İbrahim Şahin hakkında daha önce Adli Tıp Kurumu (ATK) 3. İhtisas Kurulu’nca verilen adli tıp raporuyla ilgili kamuoyunda yer alan tartışmalar üzerine Adalet Bakanlığı 16.01.2009 günü yazılı bir basın açıklaması yaptı.
Öncelikle, İstanbul Tabip Odası’nın 14.01.2009 tarihli Basın Duyurusu’na bir cevap niteliğinde olduğu anlaşılan söz konusu açıklama için, gösterdiği hassasiyet dolayısıyla Adalet Bakanlığı’na teşekkür ediyoruz.
Adalet Bakanlığı aynı zamanda ATK 3. İhtisas Kurulu’nun İbrahim Şahin hakkında verdiği 27.06.2003 tarih ve 4083 sayılı karar örneğini de, İstanbul Tabip Odası’nın talebi doğrultusunda kendi web sitesinde yayınladı. Bakanlığın ilk kez yaptığına şahit olduğumuz bu tutumunu da takdirle karşılıyoruz. Bununla birlikte, konunun sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesi için aynı Kurul’un konuyla ilgili 07.08.2002 tarih ve 4678 ve 07.02.2003 tarih ve 752 sayılı kararlarının da kamuoyuna açıklanmasının gereğine dikkat çekiyoruz.
Adalet Bakanlığı’nın Basın Açıklamasında dört konuya yer verildiği görülmektedir:
1- Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası tutuklusu İbrahim Şahin hakkında daha önce ATK 3. İhtisas Kurulu’nca verilen adli tıp raporu.
2- ATK 3. İhtisas Kurulu Başkanı Dr. Nur Birgen’in durumu.
3- Cezaevlerindeki ölüm oruçları sürecinde ATK 3. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen Wernicke-Korsakoff hastalık tanılı raporlar ve bu raporları düzenleyen hekimlere meslek örgütümüz tarafından verilen cezalar.
4- Esas itibariyle üçüncü maddeyle ilgili olduğu anlaşılan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Adli Tıp Kurumu raporlarını yüzde 95 oranında tutarlı bulduğu” iddiası.
Her bir konuyla ilgili değerlendirmelerimizi aşağıda başlıklar halinde sunuyoruz.
1- Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası tutuklusu İbrahim Şahin hakkında daha önce ATK 3. İhtisas Kurulu’nca verilen adli tıp raporu.
İstanbul Tabip Odası’nın 14.01.2009 tarihli basın açıklamasında;
“İbrahim Şahin hakkında düzenlendiği bilinen ATK 3. İhtisas Kurulu raporu yürütülmekte olan Ergenekon soruşturması açısından fevkalade büyük bir önem taşımaktadır.
ATK 3. İhtisas Kurulu basında yer aldığı gibi İbrahim Şahin hakkında ‘sürekli hastalık’ tanısıyla rapor düzenlediyse ve eğer bu rapor gerçeği yansıtıyorsa İbrahim Şahin’in aynı rapora dayanarak bir kez daha tahliye edilmesi gündeme gelebilecektir.” uyarısıyla konunun önemine dikkat çekilmiştir.
Nitekim, İbrahim Şahin’in avukatlarının, müvekkillerinin daha önce aldığı bu rapora dayanarak tekrar tahliyesini talep edeceklerine dair bilgiler basında yer almıştır.
Adalet Bakanlığı’nın yazılı basın açıklamasında ise sadece İbrahim Şahin’in Susurluk davasında aldığı cezanın affedilmesine dair adli tıbbi ve hukuki sürecin anlatıldığı görülmektedir.
Oysa sorun söz konusu hukuki sürecin düzgün işleyip işlemediği değil; ATK 3. İhtisas Kurulu’nun İbrahim Şahin hakkındaki kararının gerçeği yansıtıp yansıtmadığıdır.
ATK 3. İhtisas Kurulu’nun 27.06.2003 tarih ve 4083 sayılı kararında İbrahim Şahin hakkında “post kontüzyonel demans” tanısı konulmuş ve hastalık T. C. Anayasası’nın Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini düzenleyen 104/2-b maddesinde sözü geçen “sürekli hastalık” kapsamında değerlendirilmiş; sonuçta cezası ortadan kaldırılmıştır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; T. C. Anayasası’nın 104/2-b maddesinde bahsedilen “sürekli hastalık” durumu her türlü sürekli hastalık olarak değil, olay tarihinde geçerli olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 399/1 ve 2. maddelerinde tanımlanan aşağıdaki hükümlerle bağlantılı olarak değerlendirilmelidir:
“CMUK Madde 399- (Değişik: 8/6/1936/1 md.)
Akıl hastalığına tutulan mahkumlar hakkında hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı iyileştikten sonraya bırakılır.
Diğer bir hastalık dahi hürriyeti bağlayıcı bir cezanın infazı halinde mahkümun hayatı için kat’i bir tehlike teşkil ediyorsa bu hastalıkta dahi aynı hüküm tatbik olunur.”
Nitekim ATK 3. İhtisas Kurulu’nun İbrahim Şahin hakkında 07.08.2002 tarih ve 4678 ve 07.02.2003 tarih ve 752 sayılı kararlarında “post kontüzyon sendromu sonucu oluşmuş demansiyel sendrom” tanısı konulmuş ve “cezası infazının CMUK 399/1 maddesi gereği şifası tebeyyün edinceye kadar tehiri gerektiği” kararına varılmıştır. ATK 3. İhtisas Kurulu’nun 27.06.2003 tarih ve 4083 sayılı kararında ise hastalığının sürekli hastalık kapsamında olduğu değerlendirilmesi yapılmıştır.
Sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır:
27.06.2003 tarihinde ATK 3. İhtisas Kurulu’nda görevli olan hekim üyelerin hemen hepsi bugün de görevlerine devam etmektedirler. Bu durumda İbrahim Şahin tahliye talebiyle başvurup muayene için ATK’ya gönderildiğinde söz konusu üyeler daha önce kendilerinin verdikleri “mevcut post kontüzyonel sendrom sonucu oluşmuş demans arızasının … sürekli hastalık kapsamında olduğu” kararıyla bağlı olacaklardır.
Üstelik Susurluk hükümlüsü ve Ergenekon tutuklusu İbrahim Şahin’le ilgili rapor düzenleyen ATK 3. İhtisas Kurulu’nda görevli üç üyenin, Dr. Nur Birgen, Dr. Erbil Gözükırmızı ve Dr. Ömer Can Gökdoğan, Susurluk ve Ergenekon davasının bazı sanıklarıyla basına da yansıyan yakın ilişkileri ilgili Kurul’un vereceği kararın bilimselliği ve tarafsızlığı konusunda derin kuşkulara neden olacaktır.
Bu nedenle, Adalet Bakanlığı’nın böyle bir duruma yol açmamak için gerekli tedbirleri acilen alması gerekmektedir.
Öte yandan Adalet Bakanlığı’nın, ATK 3. İhtisas Kurulu’nun İbrahim Şahin hakkında daha önce düzenlediği üç tıbbi raporun gerçekleri yansıtıp yansıtmadığına kendi başına karar vermesi tabii ki beklenemez. Bakanlığın yapması gereken konunun bağımsız ve tarafsız bir hekimler heyeti tarafından değerlendirilmesini sağlamak ve eğer rapor gerçekleri yansıtmıyorsa ilgililer hakkında gerekli işlemleri yapmak olmalıdır.
2- ATK 3. İhtisas Kurulu Başkanı Dr. Nur Birgen’in durumu.
Adalet Bakanlığı’nın 16.01.2009 tarihli basın açıklamasında;
“Dr. Birgen hakkında 1995 yılında, Adli Tıp Kurumunda, Adli Tıp Şube Müdürü  olarak görev yapmakta iken, gözaltına alınan 7 kişinin işkenceye maruz kaldıkları halde haklarında sağlam raporu düzenlediği iddiası ile İstanbul Tabip Odası Onur Kurulunca ‘6 ay meslekten men cezası’ verilmiş ve bu karar Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu tarafından onanmıştır. Ancak itiraz üzerine bu karar, Ankara 5. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Temyiz başvurusu üzerine iptal kararını onayan Danıştay 8. Dairesi, karar düzeltme istemini de reddetmiştir. Böylece verilen ceza, Danıştay’ın kesinleşmiş kararıyla ortadan kalkmıştır.” denilmektedir.
Öncelikle olayların nasıl geliştiğini hatırlatalım:
13 Temmuz 1995 günü Yeni Demokrasi Hareketi’nin İstanbul İl Binası’nda gerçekleştirilen işgal eylemi polis baskınıyla sonlandırılır ve sanıklar gözaltına alınır.18 Temmuz 1995 günü de mahkemeye sevk edilirler.
Mahkemeye çıkmadan önce adli raporlarının alınması gerekmektedir. Muayene edilmeleri için Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’ne getirilirler. Görevi bağımsız ve tarafsız bilirkişilik yapmak olan Adli Tıp Uzmanı Nur Birgen yedi sanık hakkında düzenlediği 18 Temmuz 1995 tarihinde düzenlediği kati raporda “vücutlarında halen darp cebir izi bulunmadığını” bildirir. Dikkat çekici olan; her bir sanıkla ilgili ayrı ayrı rapor düzenlemesi gerekirken hepsi için ortak bir rapor yazmıştır.
Oysa, sanıklar, göz altına alındıkları 13 Temmuz günü Taksim Devlet Hastanesi’nde Genel Cerrahi, Ortopedi, Beyin Cerrahi, KBB ve Üroloji uzmanlarınca muayene edilmişlerdir. Her biri hakkında ayrı ayrı düzenlenmiş adli raporlarda vücutlarında “ödem”, “erozyon”, “eritem”, “ekimoz”, “laserasyon” gibi yaygın “darp cebir izleri” tespit edilmiştir.
18 Temmuz günü sanıkların kati raporu alınıp Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne götürüldüklerinde saat 17.30 olmuştur. DGM Hakimliği o saatten sonra gerekli inceleme ve araştırmanın sıhhatli şekilde yapılamayacağını gerekçe göstererek sanıkları geri gönderir.
19 Temmuz 1995 günü tekrar DGM’ye getirilen sanıklar, bu kez de İstanbul DGM Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde görevli olan başka bir adli tıp uzmanı tarafından muayene edilirler. Hazırlanan rapordaki bulgular Taksim Devlet Hastanesi’nde düzenlenen rapordakilerle aynı yöndedir; sanıkların vücutlarında gene yaygın “darp cebir izleri” tespit edilmiştir.
Bu durumda ortada üç tane adli rapor vardır. Birinci ve üçüncü raporlara göre yedi sanığın vücudunda ağır travma izleri mevcuttur. Dr. Nur Birgen’in düzenlediği ikinci rapora göreyse yedi sanık da sapasağlamdır.
13 ve 19 Temmuz günlerinde sanıklarda var olan “ödem”, “erozyon”, “eritem”, “ekimoz” ve “laserasyon”lar, 18 Temmuz günü, her nasıl olduysa, bir günlüğüne yok olmuşlar ve sonra tekrar ortaya çıkmışlardır (!)
Sanıkların avukatı Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde görevli Adli Tıp Uzmanı Dr. Nur Birgen’i İstanbul Tabip Odası’na şikayet eder. İddia “işkenceyi gizlemek amacıyla gerçeğe aykırı rapor düzenlemek”tir.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu konuyla ilgili belgeleri toplar ve soruşturma açar. Tabip Odası’nın Onur Kurulu soruşturmayı 11 Şubat 1998 tarihinde bitirir ve Dr. Nur Birgen’in “şahısların muayenesi ve rapor yazımında kusurlu olduğu ve travmatik lezyonlara sebebiyet verenleri koruduğu” kanaatine varır. Verebileceği en ağır ceza olan altı ay meslekten men cezası ile cezalandırılmasına oybirliğiyle karar verir.
Dr. Nur Birgen’in bu karara karşı yaptığı itiraz Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu tarafından reddedilir. Böylece İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu’nun kararı kesinleşmiş olur. Bu durumda Dr. Nur Birgen’in çalıştığı Adalet Bakanlığı’nın kararı uygulaması gerektiği halde görevini yerine getirmez.
Öncelikle belirtmek gerekir ki Dr. Nur Birgen’in TTB’nin kararına karşı idari mahkemede açtığı dava Adalet Bakanlığı’nın cezayı uygulamamış olması için haklı bir gerekçe oluşturamaz. Aksi takdirde örneğin idarenin kendi personeline verdiği disiplin cezalarının da eğer bu cezalara karşı dava açılmışsa dava sonuçlanana kadar uygulanmaması gerekir ki, uygulama böyle değildir.
İkinci olarak; 1995 yılında İstanbul Tabip Odası tarafından verilen disiplin cezası, Dr. Birgen’in gerçeğe aykırı olarak rapor vermediği gerekçesiyle değil, eyleminin kamu görevi ile ilgili olduğu, kamu görevinin ifası sırasında mevzuata aykırı davranışlarından dolayı soruşturma açma ve disiplin cezası verme yetkisinin Adalet Bakanlığı’na ait olduğu ve TTB’nin disiplin cezası vermeye yetkili olmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir. Bir başka ifadeyle idare mahkemesi kararı Dr. Birgen'in gerçeğe aykırı rapor verdiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Adalet Bakanlığı ise İstanbul Tabip Odası’nın kararını uygulamadığı gibi gerçeğe aykırı rapor düzenlediği belgelerle kanıtlı olan kendi personeline hiçbir ceza uygulamamıştır.
Üstelik bununla da yetinmemiş, Dr. Nur Birgen’i 29.07.1997 tarihli müşterek kararname ile ATK 3. İhtisas Kurulu Başkanlığı’na atayarak adeta ödüllendirmiş ve bu atama son olarak 13.11.2007 tarihinde yenilenerek görev süresi uzatılmıştır.

5- Cezaevlerindeki ölüm oruçları sürecinde ATK 3. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen Wernicke-Korsakoff hastalık tanılı raporlar ve bu raporları düzenleyen hekimlere meslek örgütümüz tarafından verilen cezalar.
Adalet Bakanlığı’nın 16.01.2009 tarihli basın açıklamasında;
“Kurulla ilgili iddialardan biri de ölüm orucuna başlayan hükümlülerle ilgili çelişkili raporlar verildiği yönündedir. Cezaevlerindeki ölüm oruçları sonucunda sağlık durumu bozulduğu  3. İhtisas Kurulu bildirilen 3 kişinin tahliye edilmelerinden sonraki dönemlerde aynı Kurul tarafından yapılan muayenede, durumlarında görülen iyileşme nedeniyle bu kişilerin cezaevinde kalabilecekleri belirtilmiştir. Bunun üzerine İstanbul Tabip Odası tarafından 3. İhtisas Kurulu Başkanı Dr. Nur Birgen ve kurul üyeleri hakkında ayrı ayrı 3 kere 1’er ay geçici olarak meslekten men cezası verilmiştir. İtiraz üzerine Ankara İdare Mahkemelerince disiplin cezalarına ilişkin işlemlerde hukuka uyarlılık görülmeyerek men cezaları iptal edilmiştir. Danıştay 8. Dairesi bu kararları onamıştır. Türk Tabipler Birliği Yüksek Onur Kurulu da bu kararlar doğrultusunda İstanbul Tabip Odası’nın diğer men cezası kararlarını bozmuştur.”
Belirtmek gerekir ki; tartışma şimdiye kadar İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu tarafından verilen ve TTB Yüksek Onur Kurulu tarafından onaylanan üç ceza ile ilgili olmakla birlikte ATK 3. İhtisas Kurulu’nun ölüm orucu eylemcileriyle ilgili düzenlediği çelişkili raporlar sadece bu kadarla sınırlı olmayıp birçok şikayet söz konusudur.
Ölüm orucuna başlayan hükümlülere düzenlenen raporlar nedeniyle verilen cezalar ise, birbiriyle çelişkili ve en az birisi gerçeğe aykırı olan rapor düzenledikleri gerekçesiyle Dr. Nur Birgen ve çelişkili raporların her ikisinde birden imzası bulunan Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu üyelerine verilmiştir. Ankara İdare Mahkemelerince bu disiplin işlemlerinin büyük bir bölümü de yine yukarıda belirttiğimiz gerekçeyle, kamu görevinin ifası sırasında mevzuata aykırı davranışlarından dolayı soruşturma açma ve disiplin cezası verme yetkisinin Adalet Bakanlığı’na ait olduğu ve TTB’nin disiplin cezası vermeye yetkili olmadığı gerekçesiyle iptal edilmiştir. Ancak Danıştay 8. Dairesi tarafından onanmış olan bu kararlarda TTB Merkez Konseyi tarafından karar düzeltme istenmiştir. Büyük bir bölümü Danıştay 8. Dairesi’nde inceleme sırasını beklerken, iki dosyada karar düzeltme istemimizin kabulüne karar verilerek, TTB tarafından kamu görevlisi olan hekimlerin kamu kurumlarında yürüttükleri hekimlik faaliyetleri ile ilgili olarak disiplin cezası verilebileceği vurgulanmış ve dosya yeniden bir karar verilmek üzere ilgili İdare Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
Aynı gerekçeyle verilen disiplin cezalarının iptalinin istenmesi konulu az sayıdaki davada ise iptal gerekçesi olarak, maksatlı bir şekilde gerçekte var olan ya da olmayan bulgulara yer verilerek düzenlendiğine dair somut saptamaya yer verilmeksizin, raporlar üzerinde yüzeysel değerlendirme yapılarak ceza verildiği belirtilmiştir. Temyiz istemimizi inceleyen Danıştay 8. Dairesi tarafından oyçokluğu ile bu kararlar onanmışsa da, karar düzeltme istemimiz üzerine inceleme devam etmektedir.
İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu tarafından verilen ve TTB Yüksek Onur Kurulu tarafından onanan bu disiplin cezalarına konu olaylarda, uzun süreli açlık grevine bağlı  olarak Wernicke-Korsakoff tanısı konulan üç hükümlü hastaya birden fazla kez bu tanıya ve sağlık durumlarına göre cezalarının ertelenmesinin uygun olduğu belirtilirken, bir yıldan fazla süre sonra düzenlenen son raporlarında ceza infazının ertelenmesini gerektirecek psikopatolojik araz tespit edilmediği belirtilmiştir. Öyle ki, bir hasta hakkında düzenlenen ilk iki raporda Wernicke-Korsakoff hastalığı nedeniyle infaz ertelemesi gerektiği, 3. raporunda saptanan Wenricke Korsakoff Sendromunun organik bir akıl hastalığı olduğu, CMUK 399 maddesi gereği cezasının infazının tehirinin uygun bulunduğu, hastalığın süreklilik kazanmış olması nedeniyle tehir süresi bildirilemeyeceği, kontrol muayenesine gerek olmadığı bildirilmiştir. Aynı hasta hakkında düzenlenen son raporda ise, üstelik hiçbir tıbbi muayene bulgusuna da yer verilmeksizin cezasının infazını etkileyecek derecede psikopatoloji saptanmadığı belirtilmiştir.
Oysa disiplin işlemleri sürecinde alınan bilirkişi raporlarında da belirtildiği gibi, Wernicke-Korsakoff Sendromu, yetersiz tedavi edildiği veya tedaviye dirençli olduğu taktirde kronik dönemine evrilmekte, beyinde yapısal değişiklikler meydana geldiği taktirde tanımlanan bulgular kalıcı olmakta ve Korsakoff psikozu geri dönüşsüz bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır. Erişkin sinir sisteminde iyileşme kapasitesi oldukça kısıtlıdır. Ağır hasarlar mutlaka sekelle düzelir, yani erken dönem bulgularının şiddeti azalmakla birlikte kalıcı hale dönüşür. Bu onarım süresinin yaklaşık 1 yıl olduğu ve bu sürenin ilk yarısında en güçlü şekilde kendini ortaya koyduğu, bir başka deyişle düzelme potansiyelinin %90’ının ilk 6 ayda olduğu hesaplanmaktadır. Her üç olguda da 1 yılı aşkın süre sonra hastalığın iyileştiğinin belirtilmesi, hele de süreklilik kazandığının belirtilmesi karşısında Kurulca düzenlenen raporların birbiri ile çelişkili ve Wernicke-Korsakoff’lu hastalarda yapılan bilimsel çalışmalarla uyumlu olmadığı ortadadır.
Adalet Bakanlığı’nın TTB Yüksek Onur Kurulu'nun Danıştay kararları doğrultusunda İstanbul Tabip Odası’nın diğer men cezası kararlarını bozduğu yönündeki açıklaması ise tam bir bilgiyi yansıtmamaktadır. Çünkü, aynı şekilde başka Wernicke-Korsakofflu hastalara verilen çelişkili raporlar nedeniyle İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu tarafından Dr. Nur Birgen’in de aralarında olduğu 3. İhtisas Kurulu üyelerine başka disiplin cezaları da verilmiştir. Bu dosyalarda birbiriyle çelişkili olduğu sabit görülen raporlarla ilgili, birden fazlasında imzası bulunan Kurul üyelerine verilen disiplin cezaları TTB Yüksek Onur Kurulu tarafından da onanmıştır.
Dr. Birgen ile bazı kurul üyeleri hakkında ise daha önce verilen disiplin cezaları gözetilerek oda bölgesinde çalışmaktan men cezaları verilmiştir. Eylem tarihi itibariyle kesinleşmiş 3 meslekten men cezası alınması halinde bu kararın verilebileceğini belirten TTB Yüksek Onur Kurulu, eylem tarihi itibariyle sicillerine kayıtlı bu nitelikte disiplin cezaları bulunmadığından, tabip odası bölgesinde çalışmaktan men cezası verilemeyeceği gerekçesiyle üç üye hakkında verilen kararları bozmuştur.

3- Esas itibariyle üçüncü maddeyle ilgili olduğu anlaşılan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Adli Tıp Kurumu raporlarını yüzde 95 oranında tutarlı bulduğu” iddiası.
Adalet Bakanlığı’nın 16.01.2009 tarihli basın açıklamasında;
“Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  Adli Tıp Kurumu raporlarını yetersiz bulduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Birkaç karardan yola çıkılarak yapılan bu değerlendirmelere karşılık, Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliğimizce derlenen bilgilere göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu raporlarını yüzde 95 oranında tutarlı bulmaktadır.” denilmektedir.
Basın açıklamasında Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği’nin söz konusu bilgileri hangi kaynaklardan ve hangi yöntemlerle derlediği ve ne şekilde değerlendirdiği belirtilmediği için “yüzde 95 oranında tutarlı”lık saptaması kanıttan yoksun bir iddia olduğu görülmektedir.
ATK’da her yıl yüz bine yakın rapor düzenlenmektedir ve bu raporların çok küçük bir bölümü AİHM’de açılan davalarda gündeme gelmektedir. Bu gerçek göz önüne alındığında “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu raporlarını yüzde 95 oranında tutarlı bulmaktadır.” iddiasının destekten de yoksun olduğu açıktır.
İddianın nesnel dayanaklarla tartışılabileceği bilinen tek örnek Wernicke-Korsakoff hastalarına ATK 3. İhtisas Kurulu tarafından verilen raporlardır ve Adalet Bakanlığı’nın basın açıklamasında da bu çerçevede ileri sürüldüğü anlaşılmaktadır. 
Söz konusu süreç şöyle özetlenebilir:
Türkiye’de F tipi cezaevlerine karşı 2000 yılı Ekim ayında başlatılan ölüm oruçları yıllarca sürdü ve cezaevlerinde ardı ardına ölümler gerçekleşince eylemciler Adli Tıp Kurumu’na sevk edildiler. Burada yapılan muayenelerde birçok eylemciye “Wernicke-Korsakoff Sendromu” tanısı konuldu.
ATK bu hastaların cezaevinde kalmalarının hayatlarını tehlikeye soktuğuna karar verdi ve bunun üzerine ölüm oruçcuları eski CMUK’nın 399. maddesine dayanarak tahliye edildiler. Ancak 399. maddede öngörülen, cezanın sadece geçici olarak ertelenmesiydi. Sürekli hastalık nedeniyle af ise Anayasa’nın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı’nın yetkisindeydi. ATK’nın daha sonra verdiği raporlarda neredeyse rutin olarak hastalığın süreklilik kazandığı ve hastaların durumunun Anayasa’nın 104. Maddesi kapsamına girdiğine karar verildi ve böylece hastalar için Cumhurbaşkanı affının yolu açıldı.
Bu süreç iki buçuk yıl kadar devam etti. ATK’nın raporlarıyla altı yüzden fazla ölüm oruçcusu tahliye oldu, yaklaşık yüz yirmisi de Cumhurbaşkanlığı affından yararlandı.
2003 Temmuzundan itibaren ise durum değişti. ATK, daha önce Wernicke-Korsakoff teşhisi koyduğu hastaların artık cezaevlerinde kalabileceğine karar vermeye başladı. Önceki raporlarında hastalığın süreklilik kazandığını belirttiği hastaların bile “iyileştiği”ne hükmetti. Oysa mevcut tıbbi bilgilere göre Wernicke-Korsakoff hastalığının başlangıcından bir yıl ya da daha fazla bir zaman geçip hastalık sürekli bir hal alınca iyileşme görülmüyordu.
Bu durumda Adli Tıbbın başlangıçtaki raporlarıyla son kararları birbiriyle çelişiyordu.
Bu raporlar nedeniyle tekrar tutuklanmaya başlanan hastalar ve yakınları Tabip Odalarına şikâyette bulundular. Tabip Odaları da raporlardaki çelişkiyi tespit ederek sorumlularına meslekten men cezası verdi.
Bu arada bazı hastalar da AİHM’ne başvurdu. AİHM, öncelikle Hükümet’ten tutuklamaları kaldırmasını ve bu hastalar için yeni bir rapor düzenlenmesini istedi. AİHM’in bu yeni rapor için öne sürdüğü koşul; “ bu raporu hazırlayanların tarafsızlık ve bağımsızlık anlamında hiçbir şüpheli yanları olmamalı ve rapor tıbbi değerlendirme açısından hiçbir boşluk içermemeli.” oldu. Aslında bu karar bile siyasi iktidara bağlı bir bilirkişilik kurumu olan ATK’nın, AİHM tarafından da taraflı ve bağımlı olarak kabul edildiğini göstermekteydi.
AİHM daha sonra kendisine başvuruda bulunan 51 hastanın kendi belirlediği bağımsız bir tıbbi heyet tarafından muayene edilmelerine karar verdi. AİHM’in atadığı iki Fransız ve bir Türk doktordan oluşan Komisyon 2004 yılı Eylül ayında kırk altı hastayı muayene etti. Hazırladıkları rapor da 2005 Nisan’ında tamamlandı.
Komisyon, ATK 3. İhtisas Kurulu’nun başlangıçta verdiği kırk bir “Wernicke-Korsakoff Sendromu” teşhisinden sadece dokuzunu doğru buldu. Otuz iki hasta için verilen tanıları ise “yetersiz, şüpheli, çelişkili, yanlış” olarak değerlendirdi. ATK 3. İhtisas Kurulu’nun son muayenelerde “iyileştikleri”ni bildirdiği iki hasta için de komisyonun kararı tam ters yönde oldu. Komisyon beş hastanın durumuyla ilgili olarak ise bir karara varamadı.
AİHM Komisyonu’nun nihai olarak karar veremediği beş olgu ayrı tutulsa dahi ATK’nın ve Komisyonun kırk bir hasta için verdiği kararların sadece yedisinin birbiriyle “tutarlı” olduğu açık olarak görülmektedir. AİHM Komisyonu’nun verdiği kararlar doğru kabul edildiğinde ATK’nın kırk bir hastadan otuz dördü için verdiği ilk ya da son raporların yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır.
Görüldüğü gibi; Wernicke-Korsakoff hastaları için düzenlenen raporlar söz konusu olduğunda AİHM, ATK’nın raporlarını Adalet Bakanlığı’nın açıklamasında bahsedildiği gibi yüzde 95 oranında tutarlı değil; tam tersine yüzde 85 oranında tutarsız bulmuştur.


Sonuç
Asli görevi “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak” olarak tanımlanan ATK’nın bugünkü yapısı esas olarak 14.04.1982 tarihli 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ile oluşturulmuş; 19.02.2003 tarih ve 4810 sayılı Kanun’la da son halini almıştır.
4810 Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 2. maddesinde ATK’nın görevleri şöyle tanımlanmaktadır:
“a) Mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adlî tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,
b) Adlî tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini Tıpta Uzmanlık Tüzüğü çerçevesinde vermek,
c) Adlî tıp ve adlî bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adlî tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,
d) Adlî tıp hizmetlerinin  görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.”
Darp-cebir raporları… Trafik kazalarında kusur oranları… Gözaltı raporları… İnsan hakları ihlalleri… Cinayetler... Otopsiler… Babalık davaları… Miras-vesayet davaları… Çek-senet sahtecilikleri… Ceza ertelemeleri… Uyuşturucu bağımlılığı... Cinsel saldırı muayeneleri… DNA analizleri…İş kazaları-meslek hastalıklarında maluliyet raporları… Cezai ve hukuki ehliyet muayeneleri… Zehirlenmeler… Halkın sağlığına, yenecek ve içilecek şeylere ilişkin cürümler…
Bütün bunlar Adli Tıp Kurumu’nun yürüttüğü faaliyetlerin sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Görüldüğü gibi ATK, üstlendiği görevler nedeniyle hukuk sisteminde ve toplumsal yaşamda son derece önemli bir yere sahiptir.
Bir bilirkişilik kurumunun, doğası gereği bilimsel, nesnel, tarafsız ve özerk/bağımsız olması gerekliliği tartışma dahi gerektirmeyen bir gerçektir. ATK’nın Adalet Bakanlığı’na bağlı olması ise gerek tıp ve hukuk çevreleri gerekse kamuoyu tarafından sıklıkla haklı olarak eleştirilmekte ve itirazlara yol açmaktadır.
Ancak son dönemde yaşanan gelişmelerin geçmiştekilerden çok farklı bir duruma yol açtığı açıktır:
Nur Birgen vakası… Wernicke-Korsakoff hastalarına verilen çelişkili raporlar… Siyasi kadrolaşma iddiaları… ATK gibi aynı zamanda Türkiye’nin en büyük adli tıp uzmanlık eğitimi kurumunun başkanlık görevinin hiçbir akademik unvanı ve eğitici niteliği olmayan bir uzman hekim tarafından yürütülmesi… 14 yaşındaki bir kız çocuğuna yönelik cinsel istismar-pedofili (subyancılık) suçlamasıyla tutuklu bulunan Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez hakkında ATK 6. İhtisas Kurulu’nca düzenlenen rapor… Ve son olarak ortaya çıkan Susurluk hükümlüsü ve Ergenekon tutuklusu İbrahim Şahin hakkında ATK 3. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapor ve İbrahim Şahin’in tahliye talebiyle tekrar başvurusunda aynı heyet tarafından rapor düzenlenecek olması…
ATK, aylardır basının ve kamuoyunun gündemini tartışmalı raporlarla meşgul etmektedir ve bu tartışmalara hemen her gün bir yenisi eklenmektedir.
TTB, hekimlik pratiği açısından son derece büyük bir öneme sahip olan ATK’da yaşananları yakından takip etmektedir ve sadece son iki buçuk ayda konuyla ilgili olarak beş kez basın toplantıları düzenleyerek kamuoyunu uyarmak ihtiyacını hissetmiştir.
“Hüseyin Üzmez raporu” dolayısıyla 14 Kasım 2008 günü düzenlediğimiz basın açıklamasında yaptığımız durum tespitini ve çözüm önerimizi bir kez daha hatırlatmak istiyoruz:
“Türkiye’nin adli tıp alanındaki en büyük bilirkişilik kurumu ATK, bilirkişiliğin en öncelikli koşulu olan güvenilirliğini bütün toplum nezdinde kaybetmiştir. ATK tarafından hazırlanan bilirkişi raporlarına bugün artık hiçbir vatandaşın itimadı kalmamıştır. …
Bu durum sürdürülebilir değildir ve Türkiye’deki adli tıp organizasyonunun hızla gözden geçirilmesi ve bilimsel veriler doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır.”
Ne yazık ki gerek kamuoyunun yoğun tepkilerine gerekse TTB’nin bütün uyarılarına ve çözüm önerilerine değer verilmemiştir ve sonuçta bugün gelinen durum tek kelimeyle vahimdir. ATK tarafından verilen raporlar ister doğru ister yanlış olsun toplumun bütün kesimleri tarafından büyük bir şüpheyle karşılanmakta ve bu raporlar sonucu mahkemeler tarafından verilen kararlar toplum vicdanını derinden yaralamaktadır.
Bu koşullarda ATK’nın faaliyetlerini hâlâ sürdürmesi imkânsızdır ve acilen müdahaleyi gerektirmektedir.
TTB, ATK’yla ilgili kamuoyunda oluşan yaygın ve son derece olumsuz kanaati ortadan kaldırmak ve adli tıp hizmetlerini hizmetin gerektirdiği saygınlığa ve güvenilirliğe kavuşturmak için aşağıda yer alan altı tedbirin sırasıyla ve zaman geçirilmeksizin hayata geçirilmesini kaçınılmaz kabul etmektedir:
1-Bilimselliğini, tarafsızlığını ve güvenilirliğini tamamen kaybettiği açık olan ATK İhtisas Kurulları’nın faaliyetleri acilen durdurulmalıdır.
2- Yaklaşık altı yılı doldurmakta olan görev süreleri boyunca izledikleri tutumlarla ATK’nın bugünkü güven vermeyen  durumundan birincil derecede sorumlu olan;  üstelik hiçbir eğitici nitelikleri olmadığı halde Türkiye’deki en büyük adli tıp uzmanlık eğitimi kurumunu yönetmeye devam eden mevcut ATK yöneticileri derhal görevlerinden alınarak yerlerine bilimsellikleri, tarafsızlıkları ve güvenilirlikleri tartışmalara yol açmayacak yeni yöneticiler atanmalıdır.
3- Başta en tartışmalı raporlara imza atan 3. ve 6. İhtisas Kurulları’nın üyeleri olmak üzere bütün İhtisas Kurulu üyeleri görevlerinden alınmalıdır.
4- Görevi gereği bağımsız olması gereken ATK İhtisas Kurullarına üye olarak atanmak için tanımlanmış hiçbir bilimsel ve objektif kriter yoktur. Atamalar tamamen siyasi otoritenin tercihi ile yapılmaktadır ve bu durum atamalarda bilimsel liyakatten çok siyasi otoriteye yakınlığın gözetildiği endişe ve eleştirilerine yol açmaktadır. ATK gibi son derece önemli bir bilirkişilik kurumunun siyasi iktidara bağlı olması ve onun tarafından şekillendirilmesi hiçbir biçimde kabul edilemez. Bu duruma son vermek için ATK İhtisas Kurulları üyeliğine atanma süreci şeffaf hale getirilmeli; atanma için gerekli bilimsel ve objektif koşullarla atama yapılacak kadrolar belirlenerek önceden ilan edilmeli ve atanma işlemleri ÖSYM tarafından yapılacak sınavın sonuçlarına göre gerçekleştirilmelidir.
5- 4810 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu değiştirilerek ATK’nın özerk bir yapıya kavuşması ve Türkiye’deki adli tıp hizmetlerinin yeniden organizasyonu için gerekli çalışmalar ilgili meslek odaları ve uzmanlık dernekleriyle işbirliği yapılarak başlanmalıdır.
6- Bu süreçte adli tıp hizmetlerinin aksamaması için ATK İhtisas Kurulları’nın elinde bulunan dosyalar bilirkişilik görüşü oluşturmaları için tıp fakültelerinin ilgili birimlerine gönderilmelidir.
TTB, her zaman olduğu gibi doğru bildiğini cesaretle söylemeye devam edecek ve ATK’da olan hiçbir şey gizli kalmayacak.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ



Ara

Twitter'da İstanbul Tabip Odası