Doğurganlık ve Siyaset Paneli Yapıldı

Doğurganlık konusunda sağlık politikalarının değiştiği, ülkenin gündeminden doğum, kürtaj, sezaryen konularının eksilmediği günlerde 14 Mart Sağlık Haftası etkinlikleri kapsamında, 15 Mart 2018 tarihinde saat 18.30’da Odamız Cağaloğlu binasında “Doğurganlık ve Siyaset” başlıklı bir panel gerçekleştirildi.

Panelin açılışını Prof. Dr. Şahika Yüksel yaparak konuşmacıları kürsüye davet etti.

Odamız Kadın Komisyonu üyesi Dr. Lale Tırtıl tarafından kolaylaştırılan panelde Dr. Gülnihal Bülbül, tarihçi Öğretim Üyesi Gülhan Erkaya Balsoy ve Feminist yazar Ayşe Düzkan görüşlerini katılımcılarla paylaştı.

Lale Tırtıl açılış konuşmasında “Ülkemizde değişen nüfus politikaları doğurganlığı artırmaya yönelmiştir. Sağlıkta Dönüşüm Programı yürürlükte olan, kadın dostu olarak tanımlayabileceğimiz gebeliği önleme yöntemlerine ve kürtaja ücretsiz erişimi kısıtlamış; bu hizmeti veren AÇSAP’lar kapatılmış, vazektominin adı geçmez olmuş, kamu hastaneleri kürtaj hizmetinden çekilmiştir. Sağlıkta Dönüşüm, sağlık hizmetlerini serbest piyasaya açma programı koruyucu sağlık sistemi ve özel olarak kadın sağlığı örgütlenmesini talan etmiştir. Sosyalizasyon yapılanmasıyla bütün kadınların yaşam boyu sağlığını korumak amacıyla birinci basamakta titizlikle yapılan 15-49 yaş kadınların tıbbi izlemi değersizleştirilmiştir. Kadınları korumasız bırakan, gebeliğe zorlayan değişimler siyasetçilerin gündeminden hiç düşmemektedir.”

Açılış konuşmasının ardından yapılan konuşmalarda özetle dile getirilen görüşler ise şöyle oldu:

Gülnihal Bülbül: “Parmak izi gibi herkese özgün olan doğumlar son 50 yılda çok değişmiştir. Ülkelerin sağlık politikaları kadınların doğal doğum veya sezaryen kararında belirleyici olmuştur. Sağlığın özelleştiği ülkelerde sezaryen oranları artmıştır. Sosyal devlet anlayışını tümüyle terk etmeyen Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde ise doğal doğum, evde doğum ücretsizdir ve tercih edilmeye devam edilmektedir. Türkiye’de 1960’larda Prof. Dr. Nusret Fişek öncülüğünde sağlık hizmetleri ücretsiz ve entegre hale getirilmiş, koruyucu tıp uygulamalarına büyük önem verilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’ne bile model olan bu sistem 1980 darbesi ile gelişen genel neoliberal politikalara bağlı olarak değişmeye başlamıştır. Devletin ortadan kalkması; aslında sermayenin serbestleşmesi ile özel hastaneler çok kolay kredilerle desteklenerek artırılmıştır. Diğer yandan göç ve kentleşme sağlık gereksinimlerini artırırken devlet hastanelerine yatırım da yapılmamıştır. Doktorlar ‘yanlış uygulama, baskında uyurken yakalanma’ gibi haberler ile değersizleştirilmeye başlanmıştır. Dönüşümün alt yapısına toplumu hazırlamak için çeşitli algılar yaratılmıştır. 2002 yılından sonra AKP’nin başlattığı sağlığın ticarileşmesiyle 2003 yılında %21 olan sezaryen, 2013 yılında %48’3’e fırlamış, günümüzde %50’yi aşmıştır. Bu sezaryenlerin %90’ı da özel hastanelerde yapılmaktadır. Çünkü kadınlar devlet hastanesinden farklı olarak özel hastanelerde hekimini ve doğurma yöntemini seçebilmektedir. Küçük şehirlerde bile süslerle donatılmış odalar, fotoğraf ve diğer ikramlarla hazırlanan, herkesin bütçesine göre alabileceği doğum paketleri bulunmaktadır. Bu sistem ebelerin etkinliğini yok etmiştir. Dünyada doğal doğumun çok yüksek olduğu ülkelerde aynı zamanda güçlü bir ebelik sistemi de vardır. Bizim ülkemizde ebeler bu güce sahip değildir.

Bugün doğum yapmakta olan kadınlar devlet hastanelerinde çok kötü doğum anıları olan kadınların çocuklarıdır ve bu öykülerle büyümüştür. Diğer yandan doğal doğum hekim için de bazen iki güne varan emek gerektiren uzun ve meşakkatli bir uğraştır. Halk sağlığı konusunda yapılan bir çalışma hekimlerin İstanbul’da trafik nedeniyle bile doğuma yetişememek endişesi taşıdıklarını göstermiştir. Bizim için önemli olan önce kadının kendisinin doğum hikayesinden tatmin olması önemlidir.

Doğal ortam ve çevrenin bozulması sağlığı da etkilemiş; kadınlar tüp bebek merkezlerinde hamile kalıp soğuk hastane odalarında ameliyat olarak doğurmaya başlamışlardır. Doğal süreçler giderek medikalize edilmekte ve pahalı biçimde satılmaktadır.”

Gülhan Erkaya Balsoy: “Osmanlı dönemindeki çok değişik kaynakları inceleyerek yaptığım çalışmada özellikle 1838’in bir dönüm noktası olduğunu gördüm. Bu ıskat-ı ceninin (düşük) yasaklandığı yıldır. Öncesinde dinin alanında olan doğum konusuna modernite ile birlikte devlet müdahil olmuştur. Osmanlı çok dilli, çok dinli, çok etnisiteli bir toplum olduğundan Osmanlı kadınına dair tek bir doğum söylencesi genellemesi yapmak zordur. Kadınlar da inançlarına göre doğum ya da kürtaja karar veriyorlar. 1842’de ebelik mektebi açılıyor. 19 yüzyılın başında 30 milyon olan Osmanlı nüfusu toprak kayıpları ve savaşlara bağlı olarak yüzyılın sonunda 19 milyon oluyor. Tıbbiyede hekimler için olan ebelik ve doğum dersleri uygulamalı olmadığından hekimlerin doğum deneyimleri yok. Ebelik okulunda ilk öğretmenler Fransız ve Belçikalı eğitmenler ve uygulama derslerini doğumu bilmeyen ilk mezunlar veriyor. Kısa zaman sonra eğitimden vazgeçiliyor. Doğum yaptırmayı bilenler şehadetnamelerle doğum yaptırıyorlar. 19. Yüzyılda şehadetnameler giderek artıyor. Kürtaj yasak ama cezası olmayan bir yasak. Bir ebe Selanik’e sürgüne gönderilmiş. Askeri bir eczacı düşüğe neden olan ilaç verdiğinde hekim olmadığı halde ilaç vermekten cezalandırılmış. Düşük yaptıranın yemini ile yetinilmiş. Kadınlar tenperver oldukları için sefahat aleminde, yoksul oldukları için sefalet aleminde olarak tanımlansalar da kürtaj yaygın. 1858 sonrası sosyal politikalar çok çocuğu desteklemeye başlıyor. Dilde hep aile var. Doğum konusunda Müslüman nüfus hedefleniyor. Gerçeği yansıtmadığı halde Müslüman nüfusun azaldığı söylemi ile bu azalmanın nedeni ıskat-ı cenin olarak gösteriliyor ve yasaklanıyor. Doğum yapmak ilk kez 19. Yüzyıl sonuna doğru evlerden hastanelere yöneliyor. Kadınların hastanede kalması norm dışı da olsa Haseki Nisa Hastanesi’nde kadınlar bakılmaya başlanıyor. Kadın doğum alanında öncü olan Besim Ömer’in açtığı Viladethane’nin ilk kurulumu gizli olarak yapılıyor. Kadınlar evde doğurmaya devam ediyor, Viladethane’ye de kısa zaman sonra ‘piçhane’deniyor. Besim Ömer’in 1883 yılında yazdığı ‘Gebelik ve Gebelikte Tedavi’ kitabının yanında, Halit Ziya Uşaklıgil’in çevirdiği kitaplar dönemin önemli kitapları. 20. yüzyılda kısırlık daha çok tartışılmaya başlanıyor. 19. yüzyılda farklı olarak erkek iktidarsızlığı da bir meseleye dönüşmeye başlıyor. Müslümanlığa vurgu yapılırken giderek sınıfsal bir karaktere bürünüyor; bütün Müslümanlar değil, daha iyi değil eğitimli ve güzel insanlar daha çok doğurmalı . Dünyanın da ırkçılaşması ile birlikte düşünülebilir. Ancak hep erkek bir bakış açısı ile düşünülüyor olsa da kadınların da dert edildiği bir alan var. Kadın bedenine dönük politikalar önemli ama iyi ve özgürleştirici değil.”

Ayşe Düzkan: “Doğum yaptığım 1987’de hastanede sağlık personelinin tavrı çok caydırıcıydı. Annelik güzel ama doğum yapan kadınların hep pişmanlık içeren sözleri vardı. Şimdiki doğum ve annelik söylemi yoktu. Kadınlar sık kürtaj olurdu. Her zaman hekimler önce caydırmaya çalışırdı. Bugün kadınlar tedavi görerek hamile kalıyor , çocuk ‘yapıyorlar’, hastaneden çocuk ‘alıyorlar’. Bu kadar toplumsal sonuçlara olan bir şeye politik müdahale olmaması beklenemez. Toplumsal ve hukuki etkilerin bir kısmı anlaşılabilir. Miras konusu; insanlar büyüttüğü kişilere miras bırakmak istiyorlar. Mülkün aile içinde kalması için kadına ihtiyaç var. Babanın belirlenmesi; doğumun evlilik içinde olması gerek. Bu nedenle babanın başka ilişkilerinden olan çocuklar da evlatlık olarak aile içinde sahipleniliyor. Toprağın para ettiği yerlerde aile işletmesinin yaygın olduğu tarım alanında çocuğa ihtiyaç var.

Christine Delphy miras ve toprak üzerine yaptığı çalışmalarda kadının ev içi emek sömürüsünü fark ediyor. Fransız çiftçiler Endonezya’dan evlenecek kadın getiriyordu. Aile işletmesi için bir kadına ihtiyaç var. 70’li yıllarda nüfusun çoğu kırsal alanda yaşarken şimdi kentlerde yaşıyor. Doğum şehirli insan için farklı bir şey. Devletin nüfus politikalarını mesele etmesi de anlaşılır. Kapitalizmin bu döneminde öne çıkan iki unsurdan biri servetin dar bir kesimin elinde olması; 70’lerde Yves Saint Laurent alan 4000 kişi iken bugün 34 kişi alması bir göstergedir. Diğer unsur da emekçinin üretim aracı olarak görülmesi; fabrikanın bir makinesi, dişlisi gibi… Çalıştığın kadar para alırsın, çalıştığın kadar insansın… Bu durumda emekçi üretilmesi gereken bir şey. Nüfusun bugün %28’i genç; ölüm yaşının yükselmesi ile daha fazla emekçiye, daha fazla gence, bu nedenle daha fazla doğuma gerek var. İşte nüfus politikası bu.

Annelik toplumsal bir şey. Çocuğun olunca farklılaşıyorsun. Kadınlar belki çok doğurabilir ama oldukça pahalı, yaşamı değiştiren doğum babalık gerçek bir ebeveynlik haline gelmedikçe, iş yerleri çocuk bakımı yapmadıkça kısa vadede artamaz. Seks yapmanın değil doğum kontrolünün ayıp olduğu zamanlardayız. Görüyorsunuz seksten başka bir şey konuşulmuyor.

Bir yandan da tüm toplumda özgürlükçü bir damar var. Kürtaj politik bir mesele haline geldi. Kadınlar ‘yeter artık’ dedi. Geziyi doğuran öfkelerden biri de budur.”

Yapılan sunumların ardından toplantının ikinci bölümü katılımcıların soru ve katkılarıyla forum şeklinde sürdürüldü. Tarihi 1970’lere dayanan “İstediğimiz çocuklara, eğer istersek ve ne zaman istersek sahip olacağız” sözü vurgulandı.

Katkıları nedeniyle bütün katılımcılara teşekkür ediyoruz.