Hekim Forumu - Ocak 1997

Yönetim Kurulu�ndan
Yeni yılda iyi haberler bize bağlı
1996 yılı bitip 1997'ye girilirken yoğun haberlerle gelen günler yaşıyoruz. Siz de birçok yurttaş gibi daha çok haber dinliyor, okuyor olmalısınız. Hekimler ve sağlık ortamının gündemi de çok yüklü.
Hekim Forumu'nu yayına hazırlayan arkadaşlarımız da bu hızla gelişen ve yüklü gündem içinde 25 sayfa ile sınırlı alanda sizleri bilgilendirmeye çalışıyor. Yine de bazı haberler size ulaştığı sırada o konuda yeni gelişmeler olacağı biliniyor. Biz de bu sayfayı biraz da son gelişmeleri ve o ay yapılan çalışmaları özetlemek amacıyla kullanıyoruz.
"Susurluk olayı" diye özetlenen mafya-uyuşturucu- siyaset üçgeninde devletin bazı güçlerinin birçok alanda faaliyet gösteren bir çete kurduklarını ortaya çıkaran gelişmeler bizim de gündemimizin ön sıralarında. Bu amaçla İstanbul'daki meslek örgütlerinin ve İstanbul Barosu'nun katılımıyla kurulan komite, demokratik yaşamı tehdit eden bütün gelişmelerle ilgili sürekli bir çalışma yürütecek.
21 Aralık günü Ankara'da toplanan TTB Temsilciler Kurulu'nda İstanbullu hekimler 32 kişilik en kalabalık heyetli oluşturdu. Toplantıya çok sayıda hekim milletvekili katıldı. Hekimlik ve ülke gündemindeki bir çok konuya değinilen konuşmalar sonunda bütün tabip odalarının katılımıyla gerçekleşecek bir faaliyet planının eskizleri çizildi. Aynı gün Temsilciler Meclisi üyeleri Sağlık Bakanlığı'na giderek taleplerimizi içeren bir pankartı Bakanlık binasına astılar.
Aralık ayında İstanbul'daki dokuz hastanede ve birinci basamak sağlık hizmeti verilen bölgelerde toplantılar düzenlendi. Tabip Odası yöneticilerinin katıldığı toplantılarda özellikle Kasım ayında yayınlanan "Atama Nakil Yönetmeliği" gündeme alındı. İstanbul Tabip Odası politikalarını oluşturmak açısından çok önem taşıyan bu karşılıklı alışverişin birim temsilcileri aracılığıyla sürekli hale getirilmesinin önemi vurgulandı. Bu toplantıları düzenleyen birim temsilcilerine, hekimlerin katılımı için katkıda bulunan idareci meslektaşlarımıza teşekkür ediyoruz.
Basınla ilişkilerde iyi ve kötü haberler içiçe. Örneğin Milliyet gazetesinin bir gazete görevlisinin trafik kazası sonucu kaldırıldığı hastanede ölümü ile sonuçlanan olayla ilgili olarak hekimler ve Haseki Hastanesi'nin hedef tahtasına koyulması meslektaşlarımızın tepkisine yol açtı. Sağlık Bakanlığı, başhekimleri "fırçalayıp" hastanelerdeki pratisyenleri suçlu göstererek sorumluluktan kurtulmaya çalıştı. Milliyet gazetesi ise Tansu Çiller'den balyoz harekatını sürdürmesini istedi. Yönetim Kurulu olarak Hastane'yi ziyaret ederek, İstanbul'daki acil sağlık hizmetlerinin sorunlarının çözümü ve organizasyonu için politik şovlardan uzak bir çabanın gereğini vurguladık. İstanbul Tabip Odası Temsilciler Kurulu, daha önceden kararlaştırıldığı gibi Ocak ayı gündeminde konuyu çeşitli boyutlarıyla ele alacak.
Eğitim ve Sağlık Muhabirleri Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile birlikte yürütülen çalışmalar içinde, basın mensuplarına yönelik sağlıkla ilgili bir kurs düzenlendi. Önümüzdeki günlerde başlayacak kursta hekimler, gazeteciler ve hukukçular eğitim verecek.
Bizim Gazete'de hazırlanmasına İstanbul Tabip Odası'nın da katkıda bulunduğu "Tıp ve Sağlık" sayfası yayınlanmaya devam ediyor.
Yaşam Radyo'da her perşembe günü 10.30-12.00 arasında İstanbul Tabip Odası'nın düzenlediği bir programda sağlıkla ilgili konular gündeme geliyor.
Aralık ayında gerçekleşen çalışmalardan biri de insan hakları ihlallerinin önlenmesi için "Mezuniyet Sonrası Birinci Basamak Adli Tıp Eğitimi" oldu.
İstanbul'dan ve çevre illerden hekimlerin katıldığı kurs, 11-15 Aralık arasında Adli Tıp Uzmanları Derneği ile birlikte Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde düzenlendi.
Atama Nakil Yönetmeliği Sağlık Bakanlığı kadroları arasında büyük huzursuzluk yarattı. TTB, Yönetmelik aleyhine mahkemeye başvurdu. Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi hekimleri 134 imza ile bu yöntemle dengeli ve adaletli bir atama sisteminin kurulamayacağı düşüncelerini belirttiler. Hekim Forumu'nun bu sayısında konu hakkında yeterli bilgiyi bulacaksınız. Atama işlemleriyle karşılaşan üyelerimizin, yayınladığımız başvuru izleme formundaki bilgileri Oda'ya iletmelerini bekliyoruz.
Tababet Uzmanlık Tüzüğü ile ilgili YÖK, Sağlık Bakanlığı, TTB ve Uzmanlık Dernekleri Koordinasyon Kurulu arasındaki müzakereler son aşamaya geldi. TTB ve UDKK'nın Tüzük Taslağı hakkında değişik isteklerinin tümü benimsenirken, tüm asistanların yeni tüzüğe tabi olup olmadıkları konusunda kazanılmış hakları korunmuş oldu. Özel sağlık kurumlarına eğitim yetkisi verilmesi taslaktan çıkarıldı. Yeterlilik sınavı uzmanlık eğitimi sonuna konulurken, şef yardımcıları ve yardımcı doçentlerin eğitici tanımı içine konulması kabul edildi. Müzakerede en sıcak tartışma Tababet Uzmanlık Kurulu'nda taraflara verilen sandalye sayısı oldu. Tıp fakültelerinin sandalye oranı 1/3'ten 1/2'ye çıkarılırken Sağlık Bakanlığı ve TTB'nin sandalyeleri 1/4'e düşmüş oldu. Tüzük bu haliyle Danıştay'da diğer yasalarla uyumu açısından değerlendirilecek.
Şef ve şef yardımcıları ile başasistanları ilgilendiren Tababet Uzmanlık Yönetmeliği değişiklikleri de Resmi Gazete'de yayınlanmak üzere Başbakanlık'a gönderilmiş durumda. Değişikliklerle TTB'nin ötedenberi savunduğu bazı düzenlemeler yapılırken, Sağlık Bakanlığı başasistan kadrolarını hızla boşaltmak için ısrarla Yönetmelik'e bazı hükümler koydu. Başasistanlıkta üç yılını dolduranların bir ay içinde eğitim hastaneleri dışına atanmalarını getiren hükümlerin taşıdığı sakıncalar ve yaratacağı hak kayıpları karşısında, TTB, girişimlerini sürdürüyor.
Asgari muayene, tetkik ve tedavi ücretlerini belirleyen katsayılar belli oldu. Buna göre 1 Ocak-1 Temmuz arasında İstanbul için ücretler hesaplanırken birim fiyatlar 100.000 ile çarpılacak, % 15 KDV eklenecek. Asgari ücretler, tabip odalarının önerileri üzerine TTBtarafından belirleniyor.
Üyelerimizin aidat borçlarını ödemeleri için yapılan çağrı, meslektaşlarımız arasında yankı buluyor. Artan personel ücretleri, özellikle yayın ve iletişim giderlerindeki hızlı artış karşısında ancak, üyelerimizin aidatlarını toplayabildiğimiz takdirde Oda'yı krizden koruyabiliyoruz. Yönetim Kurulu, bu sayı ile üyelere bir kez daha duyuru yapıldıktan sonra 1 Mart 1997'den itibaren birikmiş aidat borçlarına ceza uygulanmasını kararlaştırdı. 1997 yılı aidatları ise; yalnızca kamuda çalışanlar için 2.000.000 TL, özel hekimlik, işyeri hekimliği vb. yoluyla kamu dışında çalışan üyeler için 4.800.000 TL olarak belirlendi. Bu yazıyı okurken hala birikmiş aidat borçlarınız varsa dergide yazılı yollardan birini kullanarak bu yükümlülüğü yerine getirmenizi bekliyoruz.
Yapı Kredi Bankası'ndan maaş alan üyelerimiz için taksitle aidat ödeme yolu açıldı. Bugünlerde size ulaşacak olan veya Oda'dan temin edebileceğiniz formlara atacağınız bir imza ile 1997'den itibaren 12 eşit taksit halinde aidatınız Oda hesabına aktarılacak.
Yeni yılınızı kutluyor, 1997'nin daha örgütlü ve dayanışma içinde bir yıl olması için birlikte çaba göstermeyi diliyoruz.
*
Çağrı: Daha güçlü bir hekim birliği için...
Değerli meslektaşlarım,
Bildiğiniz gibi, İstanbul Tabip Odası, geçmişi Atatürk döneminin Etibba Odaları Nizamnamesi'ne kadar giden, köklü bir kurum. Bu Oda'nın gelenekleri, onu sadece hekimlerin değil, toplumun diğer sorunlarını da yansıtma duyarlılığını yönlendirir ve çalışmalara zaman zaman yeni alanlar eklenir. Katılanların ilgisi ve özverisiyle yürütülen tüm bu çalışmaların ürünleri, Odamızın birikimini sürekli arttırır. Bizlerin de böylesi bir çaba içinde olduğunu, bu dergiyi izleyenler sanırım görmektedirler.
Ancak bir kusurumuzun sürmekte olduğunu itiraf etmeliyiz. Mesleğimizle ilişkili sorunların çözümünde taraf olmamıza yetebilecek güçte sese sahip hekim birlikteliğini hala sağlayamadık.
TTB'nin ve İTO'nın tüm önceki yönetimlerince bu konuda yapılan onca toplantılara, panellere, yazılan yazılara rağmen, çağrılar yerini bulmadı. Hekimler, aralarındaki görüş ayrılıklarını öne çıkarmadan, ortak ilkeler etrafında bir kitle oluşturmayı bir türlü başaramadılar. Bunun nedenleri belki ülke koşullarına, TTB yasasının kısıtlayıcılığına, Oda yönetimlerinin temsil ettiği kitleden kopuk olmasına, hekimlerdeki meslek örgütlerini sahiplenme bilincinin yeterince gelişmemesine bağlanabilir ve bu başlıklardan her biri uzun uzun tartışılabilir.
Ancak bu tartışmalar bir gerçeği görmemizi engellememeli. Hekimliğe ve her kademedeki hekimlere yapılması alışkanlık haline getirilen saldırılar, suçlamalar, karalamalar, bireysel ve yerel tepkilerle engelleyebileceğimiz boyutları çoktan aştı. Kitlesel kararlılığımızı ortaya koymazsak, bunların artarak devam edeceği anlaşılıyor. Hekim birlikteliği bir zamanlar belki fantezi olarak kabul edilebilirdi; bugün artık bir zorunluluk haline geldi.
Elimizdeki demokratik araçları kullanarak hekim birlikteliğinin gücü nasıl oluşturulabilir?
Gelişmiş ülkelerde bu işlev, sendikalar ve meslek odaları tarafından üstleniliyor. Sendikalar hekimlerin daha çok maddi haklarını, meslek örgütleri ise hekimlik ortamının değerlerini savunuyor. Bazı ülkelerde bunlardan biri, diğerlerinde ise her ikisi etkili. Ülkemizde ise, meslek örgütümüz, sendikalaşmanın önündeki engellerin kalkacağı döneme kadar, tüm hekimlerin her sorununun tek sözcüsü olma konumunu zorunlu olarak sürdürecek. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu ağır sorumluluk, Oda içindeki küçük yönetim grubunun üstlenebileceği türden değildir. O nedenle hekim birlikteliğinin ilk adımı, hekim çoğunluğunun karar süreçlerine katıldığı demokratik bir meslek örgütünün yaratılması oluyor.
TTB'nin ve İTO'nun son 20 yılda oluşturduğu birikim, Oda'nın günlük yönetsel kararlarında yol gösterici olmaktadır. Ancak toplumla ilişkilerimizi düzenleyecek, mesleğimizin geleceği etkileyebilecek önemdeki kararların, mutlaka daha geniş bir hekim katılımıyla oluşan demokratik mekanizma içinde alınması gerekiyor. İTO'nun geçmiş yönetimleri bu gerçeği görerek iç hukukumuzu düzenlemişler ve "Temsilciler Kurulu"nu oluşturmuşlardır. Kurallarımıza göre, Oda yönetim politikalarını belirlemede bu kurul, Genel Kurul'dan sonra en yetkili organdır.
Bize düşen, program ilkelerimiz arasında öncelikli olarak belirtilmiş olan, Temsilciler Kurulu'nu en geniş katılımla işletmek görevini güncelleştirmek, bu kurulu bir karar ve denetim organı haline getirmekti.
Bu nedenle, iş başına gelmemizden sonra, yönetimdeki arkadaşlarımla birlikte, kamu ve özel sağlık kurumlarında ya da serbest çalışan hekimlere gücümün elverdiğince erişmeye çalıştım. Onlarla toplantılar yaparak, Tabip Odamızın geçmişini, gelecekteki konumunu, sorunlarımızı anlattım ve bizim görüşümüzde olsunlar ya da olmasınlar, uygun gördükleri temsilcileri seçmelerini kendilerinden rica ettim. İstediğimiz tek husus bu arkadaşlarımızın, bulundukları birimleri temsil etmedeki duyarlılıkları ve görevdeki devamlılıklarıydı. Ziyaret ettiğim özel ya da kamu kurumlarında yöneticiler de dahil, her kademedeki hekimin yoğun desteğini gördüm. Meslektaşlarımızın, geçmişte meslek örgütlerine ilgisiz kalmış olsalar da, bugün güçlü bir tabip odasına sahip olmanın zorunluluk haline geldiğini vurgulamaları ve bunun için katkıda bulunacaklarını ifade etmeleri, beni gelecek için umutlardırdı.
Şimdi, Temsilciler Kurulumuzun düzenli çalışma dönemi başladı. Temsilcilerini henüz seçmemiş birimler de, kısa bir süre sonra bu çalışmalara katılacaklar. Her ayın ilk salı günü Mecidiyeköy Kültür Merkezi salonunda yapılan bu toplantıları dikkatle izliyoruz ve sizin de izlemenizi istiyoruz. Temsilcileriniz buraya mutlaka aktif olarak katılmalı ve sizleri sürekli olarak bilgilendirmeli.
Sorunlarınız, görüşleriniz, deneyimleriniz, önerileriniz bu kurula temsilcileriniz aracılığıyla yansıtılmalı ve karara dönüşmeli. Sizler de, gerekli gördüğünüz her durumda bu toplantılara katılmalısınız. Bu Kurul'u, Oda yönetiminin geriye dönük değerlendirilmesi ve sorgulanması da dahil, her konumuzun görüşüldüğü, önemli kararlarımızın beraberce alındığı, 13.000 üyemizin gerçek sesi olan bir yapıya dönüştürmeliyiz.
Geçtiğimiz aylarda, Temsilciler Kurulu ve Yönetim Kurulu'nun belirlediği üyeler bir yönetim modeli üzerinde ortak bir çalışma yaptılar. Temsilciler Kurulu'nun büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen bu model, Temsilciler Kurulu'nun Odamızın Genel Kurul'dan sonra en yetkili karar organı olduğunun altını çizmektedir. Bu durumda, Temsilciler Kurulu'nun kabul etmediği bir kararın Yönetim Kurulu tarafından uygulanmaya devam edilmesi söz konusu olamayacak. Tabip Odası yönetimi, Temsilciler Kurulu'nun, yani sizin birimlerinizde seçtiğiniz meslektaşlarımızın verdiği kararların takipçisi ve uygulayıcısı olacak. Bunun çok önemli bir adım olduğuna inanıyorum. Geldiğimiz noktada, demokratik araçlarımızı kullanarak, hekim birlikteliğini sağlama yönünde Oda olarak üzerimize düşen temel görevi gerçekleştirdiğimizi sanıyorum. İşte sizler için önemli bir kanal açılmıştır. Bu durumda, "Tabip Odası bizler için ne yaptı?"yerine "Biz Tabip Odası ve hekim birlikteliği için ne yapmalıyız?" sorusunu kendinize sormanız gerektiğini düşünüyorum.
İlginiz, eleştirileriniz, katkılarınız oranında gücümüz artacaktır. Kaderimiz artık kendi ellerimizde olmalı. Bunun için sizlere ihtiyacımız var...
2000'e giden yılların, lekesiz bir ülke ortamında, sizler için sağlıklı ve başarılı geçmesini dilerim.
Prof. Dr. Orhan ARIOĞUL
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı
*
HABERLER
Tıp dergileri editörleri İstanbul'da toplandı
Türk Tabipleri Birliği tarafından Türkiye'de yayınlanan tıp dergilerinin editörlerini biraraya getiren toplantıların üçüncüsü İstanbul Üniversitesi Baltalimanı tesislerinde yapıldı. İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Orhan Arıoğul'un açış konuşması ile başlayan toplantıya çeşitli dergilerin yayınlanmasında sorumluluk alan 50 kişi katıldı. Toplantının başında Tıp Dergileri Kurulu Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, şu ana kadar yürütülen çalışmalar ve hazırlanmış olan Tıp Dergileri Katalogu hakkında bilgi verdi.
Daha sonra TTB Tıp Eğitimi Kolu Başkanı Prof. Dr. İskender Sayek "Tıp Dergilerinde Sürekli Tıp Eğitimi Kredilendirmesi" konusunda yaptığı sunuşun ardından konu tartışmaya açıldı. Hangi dergilerin kredilendirilmesi gerektiği ve kredilendirme kriterleri başlıca tartışma noktaları oldu.
Öğleden sonraki oturumda ise "Tıp Dergilerinde Hakem Değerlendirmesi" ele alındı. Prof. Dr. Altan Onat'ın moderatörlüğünü yaptığı tartışmada önce dergi editörleri kendi çalışma yöntemlerini aktardılar. Daha sonra uygulamada görülen sorunlar ve öneriler dile getirildi. Yazar ve hakem isimlerinin gizliliği, hakem kararına kesin uyulup uyulmaması öne çıkan tartışma noktaları idi.
Toplantının bitiminde görüşleri toparlayan Prof. Kutluk, genç editörlerin eğitimi için sonraki yıllarda bir kurs düzenlenmesinin planlandığını belirtti.
*
Sağlık Bakanlığı başasistan kıyımına hazırlanıyor
Sağlık Bakanlığı ile TTB arasında Eylül ayında yapılan görüşmelerde gündeme getirilen Şef ve Şef Yardımcılığı sınavlarının usullerini belirleyen yönetmelik ile ilgili değişiklikler karar aşamasında. Bakanlık TTB'nin önerilerini büyük ölçüde kabul eden bir yönetmelik değişikliği yaparken üç yıllık süresini dolduran başasistanların bir ay içinde eğitim hastaneleri dışına atanmalarını öngören hükümleri de yürürlüğe koymaya hazırlanıyor.
Şeflik sınavlarındaki yaygın usulsüzlükler ve hekim kamuoyunun baskısı karşısında TTB'nin önerilerini benimsemek durumunda kalan Bakanlık, üç büyük şehirdeki eğitim hastanelerinin uzman kadrolarını boşaltarak yeni atamalar için yer açmaya çalışıyor. Başasistanlıkta üç yılını dolduran uzmanların büyük kısmı son üç yıldır açılmayan şef ve şef yardımcılığı sınavları nedeniyle böyle bir fırsata hiç sahip olmadılar.
Türk Tabipleri Birliği atama ve nakil yönetmeliği ile birlikte bu konuda da hukuki yollara başvurmanın hazırlığını yapıyor.
*
Temsilciler Kurulu çalışmalarını sürdürüyor
İstanbul Tabip Odası Temsilciler Kurulu aylık toplantılarını sürdürüyor. Kasım ve Aralık ayındaki toplantılarda Temsilciler Kurulu ile Yönetim Kurulu arasındaki ilişki ele alındı. Temsilciler Kurulu'nun Tabip Odası'nın Genel Kurul'dan sonraki en yüksek karar organı olması benimsenirken Oda'nın çeşitli noktalarda temsili konusunda bazı yöntemler geliştirildi.
Aralık ayı toplantısında Atama-Nakil Yönetmeliği ve uzmanlık eğitimi konusundaki gelişmeler değerlendirildi. Bu konularda birim toplantıları yapılarak hekimlerin bilgilendirilmesi kararlaştırıldı. Yetkililere Oda'nın bu konudaki görüşlerinin iletilmesi, bir imza kampanyası açılması, Bakan veya yetkililerin İstanbul'a davet edilmesi alınan diğer kararlar oldu.
*
Susurluk�u izleme grubu
Türk Tabipleri Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ve Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği tarafından Susurluk kazası sonucunda ortaya çıkan ilişkileri izlemek için bir izleme grubu oluşturuldu. Yapılan basın açıklamasında olayın vehameti boyutunda bir çaba içerisine girilmediği belirtilerek her ay demokratik ve temiz toplum için gözlemlerin kamuoyuna duyurulacağı bildirildi.
*
TTB Pratisyen Hekim Kolu Nevşehir'de toplandı
TTB /PHK son toplantısını 9 Kasım 1996'da Nevşehir'de gerçekleştirdi, toplantıya 14 odadan 59 hekim katıldı. Tanışma ve ev sahibi odanın açış konuşmasından sonra toplantıyı yönetmek üzere İzmir Tab. Od. PHK'dan Dr. M. Vatansever görev aldı.
(Toplantıya Merkez Konseyi Genel Sekreteri Dr. Eriş Bilaloğlu, Mrk. Kom. üyeleri Dr. M. Baytemur, Dr. G. Azak ile Cumhuriyet ve Siyah Beyaz Gazeteleri muhabirleri de katıldılar).
Gündeme bir önceki toplantıda alınan kararların görüşülmesi ile başlandı. Yapılan çalışmalar değerlendirildi. Bunlardan ilki 1. Basamak Raporu idi. Çalışma grubu adına Dr. M. Baytemur gelişmelerden bilgi verdi, odalar görüşlerini ilettiler. İst. Tab. Od. PHK'dan Dr. Turabi Yerli hazırlanan anketin önsöz'ünü okudu, itiraz olmaması üzerine kabul edildi.
İkinci konu pratisyen hekimlerin adli hekimlik uygulamalarıydı. Bursa Tab. Od.'dan Dr. Elagöz gelişmelerden bilgi verdi, sonra iller sırayla düşüncelerini bildirdiler. Dr. Elagöz 1990 yılından beri TTBtarafından bazı kararlar alındığını, bunların takibi konusunda pratisyenlerin ısrarcı olmadığını ve yeni çözüm önerileri beklediklerini belirtti. Önerilerin adli hekimlik uygulamaları çalışma grubuna gönderilmesi kararlaştırıldı.
Üçüncü konu Sürekli Tıp Eğitimi idi. Marmara Böl. Prat. Hek. adına İst. Tab. Od.'dan Dr. N. Demirel hazırladığı dosyayı sundu. Dosyada TTB'nin 1. Basamakta Sürekli Eğitim Etkinlikleri konusunda yaptığı çalışmalar, Komisyonların etkinlikleri, izlenecek perspektifler ele alınmakta idi. Görüşmelerden sonra eğitim çalışmalarını koordine etmek 5 kişilik bir çalışma grubu oluşturuldu.
Topantının 2. gündem maddesi IV. Pratisyen Hekimlik Kongresi idi. Oluşturulan taslak kol üyelerinin görüşüne sunuldu, son değişikliklerle kongre programı kabul edildi. Kongrenin 29 Ekim-1 Kasım 1997 tarihleri arasında İzmir'de yapılması kararı kesinleştirildi.
Toplantının 3. gündem maddesi Pratisyen Dergisi'nin önümüzdeki dönem yayın politikasının görüşülmesi idi. Derginin üç ayda bir yayınlanmasına, bir yıl boyunca dergi hazırlıklarının Mar. Böl. PHKtarafından üstlenilmesine, biçiminin korunmasına, basımının ve dağıtımının TTB'ce yapılmasına karar verildi.
Toplantının 4. gündem maddesi PHK örgütlülüğü idi. Kol başkanı Dr. M. Sülkü tarafından illerin katılımı, illerden hekim katılımı ve ele alınan konularla ilgili sunum yapıldı, öneriler ve değerlendirmeler alındı. Bu konu bir bigilendirme gündemi olduğu için ayrıntılı kararlar alınamadı.
Son gündem maddesi Nevşehir Tabip Odası Nevşehir ilinin sağlık parametreleri ve sosyo-ekonomik durumu ile ilgili sunumu oldu.
Toplantıyı aynı gün ev sahibi oda tarafından verilen akşam yemeği ve ertesi gün bölgenin turistik yörelerini kapsayan bir gezi ile son buldu.
Dr. Şeyda Şener (İstanbul Tabip Odası, PHK)
*
Gıda / İnsan sağlığı: İlgili yasalar
Gıda Sağlığı ile ilgili yeni düzenlemelerin gündemde olduğu son yıllarda (özellikle pratisyen hekimler için) bir başvuru kaynağı olması açısından Dr. Hasan Ogan tarafından gerçekleştirilen kitap güncel bir gereksinime cevap vermektedir.
Kitapta elimizin altında her zaman bulunmayan yasa, yönetmelik, tüzük ve yönergelerle ilgili mevzuat bir araya getirilmiş bulunmaktadır.
Hekimlerin ve çalıştıkları ekibin tıbbi kanaatlerini belirtirken nelere dikkat etmeleri gerektiği açısından da önemli bir katkı sağlamaktadır.
1995'te yayınlanan 560 sayılı kanun hükmünde kararname ve 1996'da çıkan gıdaların satışı, üretimi, denetimi ile ilgili yönetmelikler sağlık ocağı hekimlerine önemli sorumluluk ve yetki getirmektedir. Konuyla ilgili deneyim eksikliği olan hekimlerin görevlerinde hata yapmamaları ve çalışma ekiplerinin rollerinin belirlenmesi açısından da yararlı olacaktır.
Toplum sağlığı ile ilgili komisyon çalışmaları olan Tabip Odalarının da böyle bir yayına sahip olmalarının önemli olduğu kanısındayım.
İki yılı aşkın bir süre boyunca titiz bir çalışma ile gerçekleştirdiği ve deneyimlerinin ışığında bilgilerini bizlerle paylaştığı için Dr. Hasan Ogan'a teşekkür ediyoruz.
Dr. Mustafa Sülkü (Türk Tabipleri Birliği Pratisyen, Hekimler Kolu Başkanı)
*
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ'NİN AÇIKLAMASI
Penisilin ve hekimler
Geçtiğimiz günlerde yaşanan penisiline bağlı ölüm olayı ve basında yer alışı, hekimlerin bir çoğunda rahatsızlık yaratmıştır. Bu bağlamda TTB Merkez Konseyi'nin penisiline ilişkin bir açıklamasını ve hekimlerin duyduğu tepkiyi ilgili yerlere ulaştırmak üzere imzaya açtığı metni sunuyoruz.
"İkinci, üçüncü nesil antibiyotikler penisilinin yerini tutamadı. Çünkü penisilin daha az yan etki yapması (allerji vs.), menenjit, zatürre gibi hastalıkların tedavisinde çok etkin olması nedeniyle günümüzde olduğu gibi daha ileriki yıllarda da ilk seçenek antibiyotik olacaktır. Penisiline karşı allerjik tepki % 1-10 oranında görülür. Bu vakalar arasında ölüm oranı ise daha da düşüktür.
Bilimsel veriler, her penisilin uygulaması öncesi test yapmanın pratik olmaması nedeniyle gereksizliğini, bunun yerine önlem almanın doğruluğunu göstermektedir. Bu arada penisilin allerjisi öyküsü verenlerde (yine önlem alınarak)test yapılması ve bunun sonucuna göre davranılması doğrudur.
Özellikle çocukluk çağının ölümcül birçok bakteriyel enfeksiyonunda yaşamı kurtaran ve ancak diğer ilaçlar kadar tehlikeli olan penisilinin yanısıra bilimsel bilgilerini en uygun biçimde hastalarına sunmaya çalışan hekimler de sıklıkla yargılanmakta ve hatta her ikisinin infazları yapılmaktadır.
Penisilin konusunda bilinçli olarak yapılan yanlış bilgilendirmenin sonuçta kimseye yararı yoktur. Aynı şekilde hekimlerin de yaptıkları her uygulama için yanlış yargılanmaları, suçlanmalarının kimseye yararı yoktur. İyi hekimlik yapmaya çaba gösteren hekimler olarak bu durumdan kaygı duyuyor, sağlık sistemindeki olumsuzlukları doğru biçimde dile getirerek hep birlikte daha nitelikli bir sağlık hizmeti sunumu için çaba gösterilmesini talep ediyor, penisilini ve mesleğini iyi uygulayan hekimleri aklıyoruz."
BİR HEKİM OLARAK...
... yazılı ve görsel basında yer alan sağlıkla ilgili haberlerin sunuluşundan kaygı duyuyorum.
Kaygım, kesinlikle hekim-hasta ilişkisinin hekim tarafından suistimal edildiğinin belgelendiği olayları içermiyor. Bu tür haberlerin Türkiye'nin en tepesindekilerden sıradan bir vatandaşa kadar herkesle ilgili olabileceğini biliyor ve yanlışların teşhirini onaylıyorum. Bu örneklerle de, başta tabip odalarımız olmak üzere çok daha etkin ve aktif bir mücadele gerektiğini düşünüyorum.
Kaygım, bir kısım basının;
Her türlü toplumsal sorumluluktan uzak bir biçimde işlediği sağlık haberleri konusundadır. Bu durum artık kabullenilemez boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki,
kimi zaman hasta bireyin haklarını ve hasta olmanın özel konumunu gözardı eden,
kimi zaman sağlık sisteminin olumsuzluklarını bir yana bırakarak (ve olayların sistemle ilişkisini kasıtlı olarak kurmayarak) tek tek sağlık çalışanlarını suçlayan,
kimi zaman Türkiye'deki hasta yükünün çoğunluğunun tedavisini gerçekleştiren devlet, SSK ve üniversite hastanelerini -araştırmadan- kötüleyen,
kimi zaman her tıbbi girişimin -istenilmeyen- doğal risklerinden herhangi biri ortaya çıktığında bunu beklenmeyen bir hata olarak yansıtan,
"Zakkum" olayında yaşandığı gibi hasta bireyleri umut tacirlerinin kucağına ve para tuzağına atma sorumsuzluğunu gösteren,
kimi zaman en son yaşanılan penisiline bağlı "anaflaksi" olayındaki gibi net bir konuda bile sansasyonu tercih eden tarzını kınıyorum.
Bu yaklaşım tarzının doğurduğu çarpık bilgilenmenin belki sıradan "tüketici hakları" açısından zararı olmayabilir. Ancak bu tutumu hasta haklarına ve onlara mevcut koşullara rağmen sağlık hizmeti vermeye çalışan hekimlere bir saldırı olarak kabul ediyor ve bu metne imza atarak uyarıyorum.
Basının sağlıkla ilgili haberleri verirken duyarlı davranacağına ilişkin umudumu -herşeye rağmen- korumak istiyor, bir kez daha sorumluluğa davet ediyorum.

*
İstanbul Tabip Odası İşyeri Hekimliği Bürosu�ndan:
İstanbul Tabip Odası İşyeri Hekimliği Bürosu meslektaşlarımıza her gün büro sekreteri, perşembe ve cuma günleri büro avukatı ve pazartesi-çarşamba günleri saat 19.30-21.00 arası Oda'da bulunan ilgili hekimle yardımcı olmaktadır.
Size sunduğumuz rapor, büronun Nisan 96-Aralık 96 arasında yapmış olduğu çalışmaların bir özetidir.
Bu çalışma dönemi içerisinde 414 hekime işyeri hekimliği yetki belgesi verilmiştir. İşyeri hekimi bulundurmayan 195 işyeri saptanmış ve bu işyerleri yasal mevzuat hatırlatılarak uyarılmış ve kendilerine hekim önerilmiştir. Önerilen hekimlerle 17 işyeri sözleşme imzalamıştır. Uyarıldıkları halde yasal mevzuata uymamakta direnen işyerleri ile ilgili hukuk bürosunca cumhuriyet savcılıklarına başvurulmuştur.
İşyeri Hekimliği Bürosu'nca ön hazırlıları yapılarak 80 işyeri hakkında savcılıklara suç duyurusunda bulunulmuştur. Savcılığa yapılan başvurular sonucunda 31 işyeri, hekimle anlaşma yapmıştır. Halen devam etmekte olan 42 soruşturma ve dava mevcuttur.
Türkiye'de ilk defa 3 değişik mahkemeden (Üsküdar, Şişli, Bakırköy Sulh Ceza) tecil edilmiş olsa da işyeri kapatma cezası verilmiştir. Bu kararlar tüm tabip odaları için emsal teşkil etmektedir. Kapatma cezası kararının şikayet dilekçelerine eklenmesi sonucunda işyerlerinin hekim bulmaktaki hassasiyetleri artmıştır.
İstanbul Tabip Odası İşyeri Hekimliği Hukuk Servisi'ne haftada ortalama 20-25 arasında işyeri hekiminden ve 3-5 işyerinden başvuru olmaktadır.
İşyeri ile hekim arasında çıkan ihtilaflarla ilgili yapılan başvurular değerlendirilmekte ve üyelerimize izleyecekleri yol ve yasal hakları konusunda bilgi verilmekte, mahkemelerde işyeri hekiminin hak ve alacakları korunmaktadır.
Sertifika sahibi meslektaşlarımızın işyeri bulmak için Odamıza verdikleri dilekçeler tarihleri esas alınarak sıralamaya alınmıştır. Dilekçe veren meslektaşlarımızın büroyu arayarak sıralarını takip etmelerini özellikle hatırlatırız.
Asgari ücret tarifesi geçen ayın 20'sinden itibaren işyerlerine postalanmaya başlanmıştır. 1997 Ocak ayına ait bordroların Odamıza gönderilmesi gerekmektedir.
22 Şubat-2 Mart 97 tarihleri arasında düzenlenecek olan İşyeri Hekimliği Sertifika Kursu'na katılmak için 18 Aralık 96 tarihine kadar başvuran hekim sayısı 1102'dir. Noter onaylanan bu listenin ilk 200'üne çağrı mektubu gönderilmiştir. 20 Aralık tarihine kadar çağrıya yanıt vermemiş meslektaşlarımızın yerine sıra takip edilerek çağrı yapılmaktadır.
*
Bir teşekkür...
T. C. Dışişleri Bakanı Sayın Prof. Tansu Çiller'e açık teşekkür: 23.11.1996 akşamı televizyonda Karşıyaka Devlet Hastanesi'nde yaptıklarınızı gururla izledik. Elinize, dilinize sağlık!!! Ne güzel ağızlarının payını verdiniz o vatan hainlerinin!!! Hep o doktorlar değil mi zaten, ülkenin bu hallere düşmesinin sorumluları? Bu hainler yüzünden değil mi, ekonominin son 5 yılda bu hale gelmesi? Avrupa Birliği, Kıbrıs, Yunanistan ve uzak yakın diğer komşularımızla olan ilişkilerimizde rezil-i rüsva olmamız? Onlar değil mi şeriatçıların başımıza gelmesinin müsebbibi?Aslında daha 1980'lerde ileri görüşlü bazı devlet büyüklerimiz, bunun böyle olacağını öngörüp, "doktorların ayaklarından ağaca bağlanması" gerektiğini buyurmuşlardı. Daha sonra "bunların gözleri paradan başka bir şey görmez" diyen Sosyal Güvenlik Bakanları da gördük. Ama ne yazık ki gerekli önlemler alınmadı, Sayın Dışişleri Bakanım. Hep ihmal edildi, bu fakir devletin 300 dolarını aylık olarak alıp da yan gelip yatan bu hain doktorlar; hep ihmal edildi, bunların haklarından gelinemedi maalesef!!!
Tabii ki siz bu konuda gerekli önlemleri alamayan, basiretsiz, beceriksiz, öngörüşsüz yöneticilerden farklısınız, Sayın Dışişleri Bakanım. Siz bu ülkenin tarihine bin yılda bir bile gelemeyecek özelliklere sahipsiniz. Bu ülkenin onurunu siz korumayacaksınız da kim koruyacak? Ülkenin bu hallere düşmesinin hesabını siz sormayacaksınız da kim soracak? Şimdi bazı münafıklar çıkıp, sizin bunları gündemi saptırmak için yaptığınızı söyleyecekler. Ne münasebet!!! Aldırmayınız efendim!!! Yani bir dışişleri bakanı hastane de mi denetlemeyecek? Nöbet listesini de mi kontrol etmeyecek?Zaten sizin harekatınızı daha baştan sabote etmeye çalışmışlar. Elinize eski liste vermişler. Vurun o vatan haini doktorların kafalarına balyozunuzu. Hatta bence daha iyisi ayaklarından vurdurun!!!
En içten saygı ve hürmetlerimle, efendim.
...bir teessüf!
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin acil servisi önünde bir araya gelen İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyeleri ve bazı doktorlar, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller'in İzmir Karşıyaka Devlet Hastanesi'nde bir "baskın" yapıp, izinli olan bir doktoru hastanede bulamadığı gerekçesiyle "tamamen görevden almasını" protesto ettiler.
İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Orhan Arıoğul, Çiller'in davranışını 'abes' olarak değerlendirirken, bu durum karşısında yapabilecekleri tek şeyin "teessüf etmek" olduğunu söyledi.
*
Prof. Alemdaroğlu şeriatçı basının boy hedefi
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Cerrahi Tıp Bilimleri Başkanı Prof. Kemal Alemdaroğlu'nun, göreve yeni başlayan bir tesettürlü kadın asistana kitaplıkta görev vermesi başörtüsü konusunun bir kez daha istismarına yol açtı.
Bu durumda Vakıf Gureba Hastanesi'ne naklini isteyen asistan Dr.Şükran Çakır, tayini için muvafakat alıp ilişiğini kestiği günün akşamı Kanal 7 televizyonuna çıkıp Prof. Alemdaroğlu'nu suçladı. Ardından şeriatçı basın Alemdaroğlu hakkında sistemli bir yayına başladı. Çok sayıda tehdit telefonu alan Alemdaroğlu'nun telefon ve faks numaralarını yayınlayan Zaman gazetesi, başka tesettürlü kadın hekimlerin açıklamalarına yer verdi.
Fakülte Yönetim Kurulu uygulamanın yerinde olduğu yönünde karar alırken İstanbul Üniversitesi Senatosu da bazı basın mensuplarını kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan yayınları nedeniyle kınadı.
İstanbul Tabip Odası, bu saldırı karşısında Prof. Alemdaroğlu'na bir destek ziyareti yaptı. Ziyarette Oda Başkanı Prof. Orhan Arıoğul, bazı siyasi sembollerle hekimler arasında ayrım yapılmasının, hekimlik ve cerrahi pratiğin gereklerine uyulmamasının doğru olmadığını vurguladı. Türk Tabipleri Birliği Başkanı tarafından da destek mesajı aldığını belirten Prof. Kemal Alemdaroğlu meslek örgütünün bu tutumunun kendisine büyük kuvvet verdiğini dile getirdi.
*
Tabip Odası�nda �Çevre Hekimliği� semineri
İstanbul Tabip Odası Halk Sağlığı Komisyonu'nun 29 Kasım günü düzenlediği seminere konuşmacı olarak katılan Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Çağatay Güler, "Çevre Hekimliği" kavramını anlattı. Prof. Güler, çevre hekimliğinin dünyada giderek önem kazanmaya başladığını ve klinik bilimlerin klasik textbook'larına giderek büyüyen bölümler halinde girmeye başladığını söyleyerek bu dalın ayrı bir klinik uzmanlık dalı haline gelmeye başladığını söyledi. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarını hazırlayan ekipte mutlaka hekimlerin de bulunması gerektiğini belirten Çağatay Güler, halk sağlıkçılar kadar klinisyenlerin de Çevre Hekimliği'ne uzak kalmamaları gerektiğini vurguladı.
*
*
DOSYA: HAYVAN DENEYLERİ
YAPMALI MI, YAPMAMALI MI? YOKSA HİÇ DEĞİNMEMELİ Mİ?
Dr. Ümit Şahin
Ülkemizde fazla tartışılmayan hayvan deneyleri konusu, gerçekte tıp araştırmaları için önemli bir etik sorun oluşturuyor. Hayvanların deneylerde kullanılmalarına karşı çıkan kişi ve gruplar, Batı'da kozmetikle ilgili deneylerde hayvanların kullanılmasının yasaklanmasını sağladılar. Aynı hayvan koruma grupları ve eylemciler şimdi de tıpta hayvan deneylerinin yasaklanması için mücadele veriyorlar. Bu mücadeleler arasında doğrudan eylemlere girişen gruplar da yok değil. Üniversite laboratuvarlarının bombalanması, tehdit edilmesi, deney hayvanlarının serbest bırakıldığı laboratuvar baskınlarının düzenlenmesi gibi eylemler bunlar arasında. Bu eylemcilerin başarıya ulaşma olasılıkları şimdilik düşük görünüyor. Ne var ki konunun tıp dünyasında tartışılması gereği giderek daha fazla hissediliyor.
Bu dosyanın amacı da bu tartışmayı, yani hayvan deneylerinin tıp araştırmaları için kaçınılmaz olduğunu düşünenlerle, bu uygulamadan bütünüyle vazgeçilmesi gerektiğini düşünenler arasındaki tartışmayı anımsatmak ve gelebilecek katkılarla sürdürmek.
Hayvan deneylerinin boyutları
Tıpta hayvanlar başlıca iki amaç için kullanılıyor:Eğitim ve araştırmalar. Hepimiz fakültenin ilk yıllarındaki temel bilimler pratiklerinde izlediğimiz yada bizzat uyguladığımız kurbağa deneylerini hatırlarız. Tıbbi fizik, fizyoloji, biofizik, biyoloji gibi bilim dalları, öğrenci eğitiminde hayvan kullanmaya devam ediyorlar. Eğitimde daha çok kurbağa ve tavşan kullanılıyor. Araştırmalarda ise fare, köpek ve kedi de kullanılabiliyor. Yine ağırlıklı olarak temel bilimler, ama bir ölçüde de farmakoloji ve bazı klinik bilimler hayvan deneylerinin sıklıkla yapıldığı bölümler olmayı sürdürüyorlar. Özellikle bazı cerrahi bilimlerde tezlerin sıklıkla hayvan deneylerinden seçildiği gözleniyor.
Pekçoğumuz için hayvanlar üzerinde yapılan deney ve eğitim çalışmaları rahatsızlık verici olsa da yapılması zorunlu uygulamalardır. Birçoğumuz ise meslek yaşantımızda kullanmadığımızdan bu konuyu fazla düşünmeyiz. Oysa araştırmalarda hayvanların kullanılması tıp içindeki en özgün etik sorunlardan birini oluşturuyor. Herşeyden önce insanın da diğer hayvanlarla eşit bir canlı türü olduğunu düşünenler bir türün çıkarları için diğer türlerin "kullanılmasını" kabul edemiyorlar.
Konunun en çok tartışıldığı ülkelerden biri olan ABD'de yılda 50.000 kedi, 61.000 maymun, 180.000 köpek, 554.000 tavşan ve milyonlarca farenin deneylerde kullanıldığı belirtiliyor. Yapılan karşıt eylemler bu deneylerde hayvanlara yapılan "işkence" uygulamalarının sayısını büyük ölçüde azaltmış durumda. Artık hayvanlara acı çektirecek uygulamaların yapılması yasak. Ancak elbette denetlendiği oranda. Çünkü bu yasaklar uygulanmaya başlayana dek kozmetik ve yiyecek sanayiinde yapılan deneylerin korkunçluğunu anlatmak bile zor. Ancak işin ilginç yanı bugün kabul edilmeyen bu "vahşi" uygulamaların da aynı tıbbi deneylerde olduğu gibi "insanların zarar görmesini engelleme ve iyiliği için" yapılıyor olması. Yani köpeklerin ileri derecede radyasyona bulanmış yiyeceklerle beslenmeleri ve ölüm şekillerinin araştırılması ile tavşanların rimellerle kör edilmeleri (yani kör edecek miktarı bulma çalışmaları) benzeri amaç çizgisinde bulunuyor sayılmaz mı? Belki de asıl sorun insan yararı, bilim, ilerleme gibi sözcüklerde yatıyor.
Vazgeçmek mümkün mü?
Tıp alanında yapılan hayvan deneylerinden vazgeçemememizin en önemli nedenini bugüne kadar olan deneyimlerimiz oluşturuyor. Fizyolojiyle ilgili pek çok bilgiyi hayvan deneylerine borçluyuz. Üstelik bu bilgilerimizin daha çok artması için bir sınır varmış gibi görünmüyor. Fizyolojik mekanizmaların daha iyi anlaşılması da elbette bazı hastalıkların etyolojilerinin ortaya çıkmasında, ya da yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasında rol oynuyor. Ancak tüm bunlardan vazgeçilse bile bilimin en temel çıkış noktası, yani merak var. Hayvan deneylerine karşı çıkanların gerekçelerinin başında ise hayvanların da insanlar kadar değerli ve yaşam hakkına sahip oldukları düşüncesi geliyor. Gerçekten de "laboratuvar hayvanı" olarak sınıflandırdığımız pek çok canlı türü, doğada kendine ait bir ortam içinde, doğanın bir parçası olarak yaşamını ve türünü sürdürme hakkına sahip değil midir?(Bazı hayvanlar laboratuarda doğar ve ölürler, bundan haberdar olmadan.)İnsanın bazı hayvanların bu hakka sahip olmadığını öne sürme yetkisini, yani doğa üzerinde tahakküm kurma becerisini kullanma yetkisini nereden aldığını sormamalı mıyız? Kaldı ki tüm bunlar bir başka kışkırtıcı soruyu akla getiriyor:"Tıp, insanlar üzerinde yapılan deneylerden de çok şey öğrenmedi mi?" Bu sorunun yanıtını biliyoruz. Bazı soruları uç noktalara götürmek rahatsız edici de olsa, bir sonraki adımlar ancak böyle atılabiliyor.
Ülkemiz özelindeki en önemli sorun ise yapılan hayvan deneylerinin ne kadarının özgün olduğu, yani yapılmasının bilime gerçekten ne kadar katkı yaptığı. En azından yapılan hayvan deneylerinin de tüm diğer bilimsel araştırmalar kadar özgün olduğunu söyleyebiliriz ki, o zaman ciddi miktarda çok hayvan gereksiz yere öldürülüyor demektir. Göze çarpan ilginç noktalardan biri de hayvan deneylerinin diğer klinik çalışmalardan daha üst bir noktada, daha bilimselmiş gibi görünmesi. Bu imaj, bazen hiç bir önemli soruya dayanmayan, tümüyle gereksiz araştırmaların yapılmasına neden olabiliyor...
Bu dosyayı okurken aklınızda şöyle bir soru belirmiş olabilir:"İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ne kadar etik kurallar düşünülüyor ki, hayvan deneylerinde düşünülsün?" Bu kaygıya karşılık belki bir soruyla yanıt verilebilir:"Kendimizi sorgulamak için bir yerden başlamamız gerekmiyor mu?"
*
HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ'nden (15 Ekim 1978)
Madde 1: Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğar ve aynı var olma hakkına sahiptir.
Madde 8: Hayvanlara fizik ya da psikolojik acı çektiren deneyler yapmak, hayvan haklarına aykırıdır; tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki hertürlü deneyler için durum böyledir. Bunun yerine başka bir şey koyma tekniklerinden yararlanılmalı ve bu teknikler geliştirilmelidir.
Madde 11: Zorunlu olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış, bir "biocide", yani yaşama karşı suçtur.
(Kaynak:Hayvan Hakları, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, İstanbul, 1992)
"Hayvan öldürmeden insan öldürmeğe sadece bir adım vardır; dolayısıyla hayvana işkence etmekle insana işkence etmek arası da bir adımdır."
Tolstoy
*
�Beni denetleyecek bir etik kurul olması gerekir�
Doç Dr. Ertan Yurdakoş (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi):
Fizyolojide eğitim amaçlı olarak hayvan deneyleri kullanıyorsunuz, değil mi?
* Kas fizyolojisi, sinir fizyolojisi, solunum ve dolaşım regülasyonlarını göstermek için kurbağa ve tavşan kullanıyoruz.
Eskiden kedi de kullanılıyordu sanırım.
* Artık kullanılmıyor.
Sizin öğrenci pratiklerinizde kaç hayvan kullanılıyor yaklaşık olarak?
* Bir eğitim yılında 150'ye yakın kurbağa ve 8-9 tavşan kullanılıyor.
Eğitimde hayvanlar kullanılmak zorunda mı?
* Demonstrasyon amaçlı hayvan kullanılmasında ekonomi yapılabilir. Bir kez deney yapılıp videoya çekilebilir ve bu kullanılarak hayvan harcanması minimuma indirilebilir. Ya da yurtdışından kaset getirilebilir. Öğrenci kendisi yaptığı, hissettiği, örneğin kimografta kas eğrisini kendisi çizdirdiği zaman daha iyi öğrenir diyenler var. Ama ben buna katılmıyorum. Burada görsel hafızayla öğrenilir çünkü. Örneğin kan almayı insan seyrederek öğrenemez belki, ama burada her seferinde hayvan kullanılmasını ben lüks görüyorum. Bizim bu yönde 3-4 yıl önce alınmış bir kürsü kararımız var, ancak para sorunu çözülemedi, önce bir video alınması gerekiyor çünkü.
Bilimsel araştırmalarınızda hayvanlar ne ölçüde kullanılıyor?
* Bilimsel araştırmalarda daha çok fare ve tavşan kullanılır. Kedi, köpek artık çok az kullanılıyor. Bizde araştırmalarda genellikle hayvan deneyleri kullanılıyor.
Siz bu deneylerin zorunlu olduğuna inanıyor musunuz?
* Hayvan deneyleri gereklidir. Bunun alternatifi olarak hücre ve doku kültürleri gösterilebilir ama hücre-doku kültürlerini yapmak için de hayvanlar kullanılıyor. Ancak tekrar çalışmalarının, özgün olmayan çalışmaların denetlenip hayvan kullanımının minimumda tutulması gerekiyor. Bunun için ben çalışmaya başlamadan önce beni denetleyecek, benim üstümde, anabilim dalının üstünde bağımsız olarak işleyen bir etik kurul olması gerekir.
Bu konudaki etik kurallara uyuluyor mu peki, hayvanlara acı çektirmemek için?
* O tamamen senin vicdanına kalmış, İngiltere'de örneğin hayvan deneyleri yapabilmek için senin kraliçe onaylı lisans alman lazım. Bu lisans senin ne üzerine çalıştığına bakılarak veriliyor. Ayrıca müfettişler var. Bunlar sen deney yaparken laboratuvara gelip denetim yapıyor. O sırada örneğin çalıştığın hayvanlar uyanıksa lisansın, hatta ekip lisansı iptal ediliyor. Hayvanların ideal koşullarda tutulması denetleniyor. Hayvanlıklar kapatılabiliyor bu yüzden. Türkiye'de böyle bir denetim mekanizması kurulur mu?Kurulsa ne olur, çalışır mı?.. Bilemiyorum.
*
Araştırma ve eğitimde deney hayvanlarının kullanılmasında izlenen etik ilkeler
Doç. Dr. Berrak Çağlayan Yeğen* / Vet. Hekim Dilek Özbeyli*
Avrupa Topluluğu'nun 1985'te aldığı bir kararla bilimsel çalışmalarda canlı hayvanların kullanılmasında uyulması gereken bazı kurallar belirlenmiştir. Buna göre, "hayvanların ağrı, rahatsızlık, ızdırap veya fiziksel zarar görebileceği bir deney için kullanılamayacağı" karara bağlanmıştır. Bu karara göre, ancak şu amaçların bir veya birkaçının geçerli olması durumunda hayvanlar üzerinde deney yapılabilir:1- İnsanda normal fizyolojik mekanizmaların araştırılması, 2- İnsanları hastalıklardan koruma ile hastalıkların tanı ve tedavisini geliştirme yöntemlerinin araştırılması, 3- Çevrenin korunması, 4- Bilimsel araştırma, 5- Eğitim-öğretim, 6- Adli soruşturma (toksikolojik araştırma).
Bu ilkeleri araştırmacılarımıza duyurmak ve araştırmacıların hayvan kullanımını etik kurallar çerçevesinde yapmalarını sağlamak amacıyla tıp fakülteleri içinde ilk kez Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Deney Hayvanı Etik Kurulu kurulmuştur (6 Haziran 1996). M.Ü. Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu, uluslararası kabul gören Guide for the Care and Use of Laboratory Animals (1996) ile belirlenen kuralları araştırmacılara duyurmakta ve araştırma protokollerinin bu kurallara uygunluğunu kontrol etmektedir.
Deney hayvanı kullanımında uyulması beklenen temel ilkeler: Araştırmada deney hayvanı kullanımı
Araştırma planlanırken, araştırmacı öncelikle hayvan gerektirmeyen metodları (doku kültürü vs.)hayvan kullanımı yerine koymayı düşünmelidir. Hayvan kullanımı yerine uygun bir alternatif bulunamıyorsa, araştırmada deney hayvanı etik kurallar doğrultusunda kullanılmalıdır. Deney hayvanı olarak en az kompleks tür kullanılmaya çalışılmalıdır. Çalışma protokolü hayvan sayısını en aza indirecek şekilde olmalı ve kullanılacak olan dişi ve erkek sayısı mümkünse (çalışmanın gereği değilse)eşit olmalıdır.
Araştırmada kullanılacak en uygun deney hayvanını seçmenin 4 basamağı tanımlanmıştır. Bunlar:
1- Detaylı bir literatür taraması yaparak daha önce yapılmış çalışmalarda kullanılan hayvanları öğrenmek, 2- Eldeki mevcut imkanlarla karşılaştırmak üzere, çalışmada gerekli olacak malzeme ve teknik donanımı yazılı liste haline getirmek, 3- Tüm deneysel işlemleri sıralayan ikinci bir liste oluşturmak, 4- Seçilen deney hayvanının uygunluğunu denetlemek üzere bir pilot çalışma yapmaktır.
Deney hayvanlarının araştırma sırasında maruz kalacağı ağrı ya da rahatsızlığın maksimum süresi ve sıklığı belirlenmeli ve bu kriterler tanımlanmalıdır. Hayvanlar gereksiz ağrı ve strese maruz bırakılmamalı, hayvanların güvenliği sağlanmalı, maliyet ve kolaylık hiçbir zaman hayvanın fiziksel ve zihinsel sağlığından önemli olmamalıdır. Araştırmacılar aşağıdaki durumlarda özellikle çok dikkatli olmalıdırlar:
a- Pre/post operatif ağrı kesici ilaçların verilmeyeceği deneyler, b- Ağrı duyusunun giderilmediği (paralizi veya immobilizasyon stresi gibi) deneyler, c- Elektrik şoku uygulaması, d- Ağrı veya stres ile ilgili deneyler, e- Hayvanın fizyolojik beslenme koşullarına uymayan (su ve besin verilmemesi gibi) deneyler.
Cerrahi yöntemlerin uygulanmasında ağrıyı önlemek için yeterli genel ya da bölgesel anestezi uygulanmalıdır. Mide içeriğinin aspirasyonunu önlemek üzere anestezi öncesi hayvanlar uygun şekilde aç bırakılmalıdır. Mide boşalma süresi türden türe değiştiği için, açlık süresi kullanılan türe göre belirlenmelidir. Çalışmada deney hayvanlarının anesteziden uyanması bekleniyorsa, enfeksiyonu önleyecek aseptik koşullar sağlanmalıdır. Cerrahi sonrası analjezi ve yara iyileşmesinin uygun olmasını sağlayacak postoperatif bakım verilmelidir. Araştırmanın amacı, cerrahi bir yöntemin sonucu gelişen ağrı ya da rahatsızlığı belirlemek ise, ağrı kesiciler kullanılamayacağından, araştırmacı deneyin sonlanması gereken noktayı, ya da ötanaziye karar verilecek durumu iyi belirlemelidir. Ağrı duyumunun bozulduğu (özellikle analjezi, anestezi veya başka farmakolojik aktif maddelerden sonra) durumlarda deney hayvanı kaza ve kendini yaralama olaylarına karşı korunmalıdır.
İlaçlara psikolojik ve fizyolojik bağımlılığı konu alan çalışmalarda yoksunluk sendromunu azaltmak ya da önlemek için önlem alınmalıdır. Travma içeren yöntemlerin (yanık, kırık, sıyrık gibi) anestezisiz uygulanması kabul edilemez.
Nöromuskuler blokaj yapan ajanlar duyu kaybı oluşturmadan paralizi yaptıkları için ancak anesteziklerle birlikte kullanılabilirler, anestezik madde yerine kullanılamazlar. Motor paralizi anestezi derinliğini değerlendirmede zorluk oluşturacağı için, deneyimli personel ve uygun teknik donanım deney boyunca fizyolojik bulguları değerlendirmek ve hayvanın anestezide kaldığından emin olmak için mevcut olmalıdır.
Uzun süreli fiziksel kısıtlama, ancak alternatif işlemler yetersiz olduğunda uygulanmalıdır. Kısıtlama uygulamasının minimum derecede ve minimum sürede olmasına dikkat edilmelidir.
Hayvanların aç bırakılmalarının gerekli olduğu uzun süreli çalışmalarda vücut ağırlığındaki azalma, deney öncesi ağırlığın %20'sinden ya da uygun kontrol hayvanlarının ortalama ağırlığınının % 20'sinden fazla olmamalıdır. Gıda kısıtlamalarında metabolik ve fiziksel yan etkilerin (ülser, kırık, enfeksiyon)hangi aşamasında deneyin sonlandırılacağı iyi belirlenmiş olmalıdır.
Su kısıtlaması, çalışmanın amacı susuzluk mekanizmalarını araştırmak ise ya da anesteziden önce güvenlik amacıyla gerekli ise yapılabilir, bunun dışında su kısıtlaması yapılmamalıdır. Başka işlemlerle birlikte su kısıtlaması da yapılıyorsa, susuzluğun hayvanın fizyolojik ve metabolik durumunu gıda kısıtlamasından çok daha fazla etkileyeceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Deney hayvanının öldürülme metodu, "acı çekme"nin fiziksel ve psikolojik olarak minimuna indirildiğini garanti etmelidir.
a- Deney hayvanının öldürülmesinin gerektiği durumlarda, deney hayvanlarının acı çekmeden öldürülmesi için kabul edilmiş kurallar uygulanmalıdır. b- Deney hayvanı herhangi bir nedenle, çalışmanın amacı dışında, önlenemeyen, şiddetli, ani ya da devamlı ağrı, huzursuzluk veya kısıtlılıktan dolayı acı çekerse, araştırmacı tarafından hemen ötanazi uygulanmalıdır. Burada hayvanın bilincini hızla yitirmesini sağlayacak metodlar uygulanır. c- Protokolünde hayvanın öldürülmesinin kaçınılmaz olduğu çalışmalarda gereksiz acı çekmeyi önlemek amacı ile ötanazinin uygulanması gereken "kabul edilebilir son nokta"yı belirlemek için her türlü gayret gösterilmelidir. d- Ölüm kriterleri ispatlanmadan hayvan atılmamalıdır. e- Ötanaziden sonra, hayvan organ ve dokuları araştırmacılar arasında paylaşılarak hayvan kullanımı azaltılmalıdır.
Eğitimde hayvan kullanımı
Deney hayvanı kullanmak yerine video ve film gibi eğitsel araçlar canlı deney hayvanı yerine konulmalıdır. Deney hayvanlarında ilk kez çalışacak öğrenci ya da araştırmacılar anestezi ile hayvan cerrahi teknikleri hakkında kısa bir eğitim almadan invazif yöntemler yapmamalıdır.
Gizlilik
Deney hayvanları ile yapılan araştırmalar halka basın ya da TVgibi kitle iletişim araçları ile sergilenmemelidir.
* Marmara Üniversitesi Tıp Fak. Deneysel Araşt. ve Hayvan Lab.
*
HAYVAN DENEYLERİNİN YERİNE KULLANILABİLECEK TEKNİKLER:
Çok az deney türü dışında hayvan deneyleri yerine alternatif teknikler kullanılabilir. Bu yöntemler hala bilimsel araştırmalar için ikincil yol gibi görünmesine rağmen, yapılan onbinlerce testte milyonlarca hayvanın kullanımı engellenebilmiştir:
Bakteri kültürleri
En eski ve en önemli alternatiflerden biridir. Yöntemi geliştiren Bruce Ames'in adıyla anılan Ames testinde, antibiyotik deneylerinde sınanacak ilacın karıştırıldığı ortamda yetiştirilen fare tifüsü bakterisi kültürü kullanılır. Bu yöntem 20 yıldır tavşanların yerine başarıyla kullanılmakta ve geliştirilmektedir.
Hücre ve doku kültürü
İlaç deneylerinde kullanılır. Bir farenin karaciğerinden üretilen doku kültürünün 500 farenin yerine kullanıldığı bilinmektedir. Analjeziklerin denenmesinde beyin ve sinir hücreleri, diüretiklerin denenmesinde böbrek hücreleri kullanılabilir.
Fiziksel - kimyasal testler
Eskiden insülin üretimindeki testlerde bir üretim serisinde 800 fare öldürülürken, şimdi fiziksel-kimyasal modeller kullanılmaktadır.
Veri bankaları
Dünya çapında yapılan binlerce deney, veriler saklanmadığı için boş yere yapılmaktadır. Çalışmaların gereksiz yere tekrarını önlemek için pekçok merkez bilgileri depolayarak kullanıcılara sunmaktadır. Örneğin Almanya'daki Salem enstitüsünde 12000 deneyin sonuçları arşivlenmiştir.
Bilgisayar
Bilgisayar Destekli Moleküler Modelleme yoluyla bazı ilaç firmaları ilaç etkinliğini tasarım yoluyla denetliyor. Bu deneyler istenildiği kadar tekrarlanabilir, pekçok değişik seçenek tasarlanabilir.
Görsel - işitsel medyalar
Eğitimde hayvan kullanımı yerine yapılan tek bir deneyin görsel-işitsel medyalar yoluyla izlettirilmesi yaygınlaştırılıyor. Bu yöntemin hayvanların kurtarılmasının yanısıra görüntülerin tekrar tekrar izlettirilmesi, yakınlaştırılıp ya da yavaşlatılıp izlenebilmesi, çeşitli montajlar yapılabilmesi gibi avantajları da bulunuyor.
Tavuk yumurtası testi
Döllenmiş ama sinir dokusu gelişmemiş yumurtalarda kimyasal maddelerin zararlı etkileri deneniyor. Örneğin Toni Lindl tarafından geliştirilen bir yöntemle dölenmiş yumurtalardan kalp kası hücre kültürü geliştirilmiştir.
[Nature dergisinden (Temmuz 1987) alınmıştır.]
*
Gündem
Atama-Nakil Yönetmeliği: 9 soru, 9 yanıt
Sağlık Bakanlığı tarafından 16 Kasım günü Resmi Gazete'de yayınlanan atama ve nakil yönetmeliği ile ilgili bilgileri ve Türk Tabipleri Birliği'nin değerlendirme ve önerilerini bilginize sunuyoruz. Konuyla ilgili görüş ve önerilerinizi lütfen TTBMerkez Konseyi ile Tabip Odası'na iletiniz.
Adaletli, ülkemizin gereksinimlerine ve hekimlerimizin taleplerine uygun, adaletli bir hekim istihdamının bu ortak çaba olmadan gerçekleştirilemeyeceğine inanıyoruz.
Yönetmelik hekimlere ne getiriyor?
1- Hekimlerin farklı gelişmişlikteki 3 bölgede rotasyon şeklinde çalıştırılmalarını hükme bağlamaktadır.
En az gelişmiş bölgedeki il merkezlerinde 3, ikinci bölgede 4, birinci hizmet bölgesindeki il merkezlerinde ise 6 yıllık asgari çalışma süreleri getirmektedir. İlçe merkezlerindeki görevlendirmelerde bu süreler birer yıl azaltılmıştır.
Buna göre, atama talebinde bulunan hekim boş kadro varsa üçüncü bölgeden başlamak üzere tayin edilecek, görev süresi bittiğinde isterse bir üst bölgeye atanacaktır.
Birinci bölgedeki bir il merkezine atanabilmek için üçüncü veya ikinci bölge il merkezlerinde 8, ilçelerinde 7 yıl çalışmış olmak gerekmektedir. Birinci bölgedeki ilçe merkezine atanmak için ise üçüncü bölge il merkezlerinde 5, üçüncü bölge hizmetini tamamlamış ise ikinci bölge il merkezlerinde 4, ilçe merkezlerinde de birer yıl az süreyle görev yapmış olmak gerekmektedir.
2- Eş durumu, hastalık ve eğitim görmeleri mazeret sayılabilecektir.
3- Atama kararlarını Bakanlık üst düzey bürokratları verecektir.
4- Yürürlükteki standart kadro yönetmeliğine göre fazla hekim bulunan yerlerdekiler, en fazla çalışmış olandan başlayarak nakledilecektir.
5- Yönetmelikten önce nakil talebinde bulunanların işlemleri, eski yönetmeliğe göre yapılacaktır.
6- Üçüncü bölgeye atanma talebi olan pratisyenler ve ilan edilen boş kadrolara atanma talebi olan üç tercihle başvurabileceklerdir.
Diğerleri Bakanlık tarafından istekleri değerlendirilmeden atanacaklardır.

Yönetmelik kimleri kapsamaktadır?
1- Tıp Fakültelerinden mezun olup Sağlık Bakanlığı'ndan görev talep edenler,
2- Yeni uzman olup SB'dan görev talep edenler,
3- Bulunduğu yerde öngörülen görev süresini dolduranlar,
4- Amirince hizmeti beğenilmeyenler,
5- Hizmetine başka bir bölgede gereksinim duyulanlar,
6- Standart kadro yönetmeliğine göre fazla bulunanlar.

Türk Tabipleri Birliği'nin değerlendirmesi nedir?
1- Yönetmelik, gönüllülüğü değil zoru esas alan esaslar getirmektedir.
2- Keyfi uygulamalara açık çok sayıda hüküm taşımaktadır.
3- Zorunlu hizmet uygulamasını daha ağır ve daha adaletsiz koşullarla geri getirmektedir.
4- Dengeli hekim dağılımı ve adaletli bir atama sistemini gerçekleştirmesi mümkün değildir.

TTB, sadece yeni uygulamalar çıktıkça mı fikir açıklıyor?
TTB, iktidar sahipleri ile yaptığı bütün görüşmelerde hekim istihdamı konusundaki görüş ve önerileri ısrarla gündeme getiriyor. Bu amaçla 1994 yılı Haziran ayında İstanbul'da bir sempozyum düzenlendi. Ortaya çıkan ortak fikirler yetkililere ve kamuoyuna iletildi.
1988-1993 yıllarında gerçekleşen "Beyaz eylemler"in önemli taleplerinden biri de hekim istihdamı konusu idi. Rıfat Serdaroğlu'nun Bakanlık yaptığı sırada, geri kalmış yörelerde çalışanlara yüksek oranda tazminat ödenmesine ilişkin görüş birliğine de varılmıştı. Ancak, verilen birçok söz gibi bu da yerine getirilmedi.
TTB son olarak yönetmelik çıkmadan önce sakıncaları konusunda Sağlık Bakanlığı'nı uyaran bir görüş iletti. Ancak SBbuna rağmen bir oldu-bitti ile yönetmeliği Resmi Gazete'de yayınlatıp yürürlüğe soktu.

Sağlık Bakanlığı uygulamada neden ısrar ediyor?
Bakanlık, yönetmelikle ilgili tezlerini dört ana tespite dayandırıyor:
1- Hekimlerin dengeli dağılımını teşvik için bir şey yapamayız.
2- Vatandaşın hekime ihtiyacı var.
3- Bakanlık'tan iş isteyen, 3 bölgede zorunlu rotasyon yapacak.
4- İstemeyen istifa etsin!
Bu uygulamada eleştirilere duyarsız olmalarının ise iki nedeni var:
a) Hekim enflasyonu nedeniyle görevlendirdiğimiz yerlere gitmek zorunda kalacaklar.
b) Atama ile karşı karşıya kalan kişi tek başına olduğu için bir şey yapamaz.

Madem tekrar çıkacaktı, neden zorunlu hizmeti kaldırdılar?
Zorunlu hizmet, mezun olan tüm hekimler için geçerli idi. Aynı zamanda devlete hekime iş bulmak yükümlülüğünü getiriyordu. Zorunlu hizmeti kaldırarak bu yükümlülükten kurtuldular. Üstelik özel sektörde ihtiyaç duyulan hekim için zorunlu hizmet engelini de kaldırdılar.
Devlet, böylece kamu sağlık sistemi içindeki hekim sayısını azaltırken, özel sektör için ucuz işgücü potansiyeli yaratmaktadır.
Zorunlu hizmet kaldırılırken aynı Sağlık Bakanlığı tarafından yazılan gerekçedeki "demokratik anlayış" ise iktidar sahiplerinin tutarsızlığı ve keyfiliğinin kanıtlarıdır:
"Tabiplik altı yıl süren uzun bir eğitimden sonra elde edilen bir meslektir. Uzman olabilmek için de, tıpta uzmanlık eğitimi için açılan sınavı kazanmak ve belirli sürelere bağlı (3 ila 5 yıl) asistanlık eğitimini başarı ile bitirmek gerekmektedir. İnsan sağlığı ile ilgili olan ve zor elde edilen bu meslek mensuplarına, başka hiçbir meslekte olmayan bir yükümlülük (Devlet hizmeti yükümlülüğü) getirilmiş ve uzun yıllar bu sistemle tabip istihdamı gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 2514 sayılı Kanun'un yürürlüğe konulmasında; sağlık hizmetlerinin ülkemizin her yöresine ve herkese eşit, dengeli, sürekli ve yeterli bir şekilde ulaştırılması ve bunun için de hekimlerin ülke sathında dengeli dağılımının sağlanması gibi hususlar gerekçe olarak gösterilmiş ise de; bugün, ülkemizde hiçbir mesleğe tatbik edilmeyen Devlet hizmeti yükümlülüğü uygulaması çeşitli yönlerden eleştirilerek şikayet konusu edilmiş olup; Kanun'un zorlamaya ve antidemokratik bir personel rejimine dayanmakta ve tabipleri, yükümlülülük süresi boyunca meslekte ilerleme ortamından uzaklaştırmakta bulunması, bunların başında gelmiştir.
Esasen, kamu hizmetinde gönüllü çalışma ilkesine uymayan ve demokratik olmadığı da kabul edilen 2514 sayılı Kanun'un tamamen yürürlükten kaldırılması düşünülmüş ise de; ülkemizin bazı yörelerinde istihdamında zorluklar çekilen tabiplerin isteğe bağlı olarak görev almalarını teşvik edici, özendirici mali ve sair tedbirler, çeşitli sebeplerden dolayı gerçekleştirilememiştir.
... Devlet hizmeti yükümlülüğünün tamamen kaldırılması için yukarıda sözü edilen teşvik edici tedbirlerin alınmasına ve bu maksatla bazı mevzuatın yürürlüğe konulmasının sağlanmasına çalışılacaktır. Bu yüzden, Tasarı'da bir yıl olarak öngörülen sürenin gerekirse üç yıla kadar uzatılması için Bakanlar Kurulu'na yetki verilmesi gerekli görülmüştür.

Şu anda Türkiye'de hekim dağılımı nasıl?
Türkiye'de 65 bin dolayında hekim var. Gerçek sayıyı, hele fiilen hekimlik yapan kaç kişi olduğunu kimse bilmiyor. Bilinen, bu hekimlerin bilgi ve birikiminden yeterince yararlanılamadığı ve bu kadar hekime rağmen sağlık alanındaki sorunların sürüp gittiği.
Hekim dağılımında bölgelere, illere ve şehrin merkez ve gecekondu kısımlarına göre büyük dengesizlik var. Hekimlerin Ankara, İzmir ve İstanbul'da toplanma eğilimi hiç değişmiyor. Bu merkezlerde ortalama 500-700 kişiye bir hekim düşerken, bu sayı Doğu ve Güneydoğu illerinde 2.500-3.500 arasında seyrediyor. 1992 verilerine göre o zamana göre sayıları 50.639 olan hekimlerin 28.500'ünün Ankara ve İstanbul çevresinde toplandığı görülüyor.
Bugün de sayıları 65.000 dolayında olan hekimlerin üçte ikisinin 3 büyük şehrimizde çalıştığı biliniyor.

Tabip odaları ve TTB, zorunlu atama-nakil uygulaması ile karşı karşıya olan hekime ne öneriyor?
1- Herşeyden önce yapılması gereken sorun, sorun olmadan önce harekete geçmektir. Yani o an için sizi tehdit etmiyorsa bile, sorunu hekimlerin ortak sorunu olarak kabul edip yapılan çalışmalara katılınız.
2- Atama-nakil ile ilgili bir uygulama ile karşılaşırsanız veya herhangi bir başvuruda bulunacaksanız bu sayfadaki form bilgilerini içeren bir belgeyi Tabip Odası'ndaki "istihdam izleme bürosu"na iletiniz.
3- Hukuki destek isteyip istemediğinizi belirtiniz.

NE ÖNERİYORUZ?
TTB'nin adil ve dengeli bir hekim dağılımı, hekim insangücünün ülkemiz sağlık gereksinimleri açısından daha iyi kullanılması için önerilerini üç aşamada gerçekleştirilebilecek önerileri var.
Uzun vadede;
1- Ülke gereksinimlerine uygun bir hekim insangücü planlaması, DPT, YÖK, Sağlık Bakanlığı, TTB'nin içinde bulunduğu bir özerk otorite tarafından yapılmalıdır.
2- Hekim insangücü planlamasına paralel olarak diğer sağlık insangücü planlaması da gerçekleştirilmelidir.
3- Birinci basamak sağlık hizmetleri, özellikle pratisyen hekimlerin işlevlerini netleştirecek ve sağlık hizmetini yaygınlaştıracak bir anlayışla yeniden düzenlenmelidir.
4- Hekimlerin sürekli eğitimi için TTBve uzmanlık derneklerinin etkin olduğu bir düzenleme yapılmalıdır.
5- Ülkemizin bölgeleri arasında ekonomik ve kültürel eşitsizlikleri ortadan kaldıracak önlemler alınmalıdır.
6- Ülkemizin gereksinimlerine uygun bir tıp eğitimi için sektörler arası işbirliği yapılmalıdır.
7- Hekimlere can güvenliği ve resmi-sivil baskılardan uzak bir çalışma ortamı sağlanmalıdır.
Orta vadede;
1- Sağlık insangücü kadro ihtiyaçları yerel sağlık yöneticileri ve tabip odalarının katılımıyla yeniden belirlenmelidir.
2- Özellikle geri kalmış bölgelere altyapı ve sağlık personeli desteği yapılmalıdır.
3- Bu bölgelerde çalışanlar için kıdem tazminatı yasası çıkarılmalıdır.
4- Başasistan atamaları için Bakanlık, EPKK ve hastane yönetimlerinin uyacağı kriterler Tababet Uzmanlık Yönetmeliği'ne eklenmelidir.
5- Hekim atama ve nakilleri yönetmelik değil yasa ile belirlenmelidir.
Kısa vadede;
1- Atamalar şeffaflaştırılmalıdır. Açık kadrolar resmi gazete ve yayın organları aracılığıyla ilan edilmeli, yine atama kararları aynı şekilde yayınlanmalıdır.
2- Atama Komisyonunda TTBtemsilcisi gözlemci olarak yer almalıdır.
3- Geri kalmış yörelerde ve uç noktalarda çalışan hekimlere 97 bütçe yasası ile yüksek iş güçlüğü tazminatı oranları verilmelidir.
4- Hekimin sicil amirinin hekim olması sağlanmalıdır.
İyi niyetli, samimi, adaletli ve dirayetli bir yönetim için bunların aşamalı olarak gerçekleştirilmesi zor değildir.

ATAMA - YER DEĞİŞTİRME BAŞVURU İZLEME FORMU'nda yer alması gerekli bilgiler
(Bilgiler, başvuruyu yapan hekim istemediği takdirde İzleme Komisyonu tarafından gizli tutulacak, resmi kurumlarla görüşmelerde sadece çıkan sorunlar ve bunların sayısal değerleri kullanılacaktır. Hazırladıktan sonra bağlı bulunduğunuz Tabip Odası'na iletiniz ve bir örneğinin Türk Tabipleri Birliği'ne gönderilmesini talep ediniz.)
Adı soyadı:
Üye olduğu tabip odası, üye numarası:
Son görev yeri:
Başvuru nedeni:
Adres, tel, faks:
Kaç yıllık hekim:
Önceki görev yerleri:
Ünvanı, varsa uzmanlığı:
Atama-nakil işleminizin bulunduğu aşama:
Karşılaşılan güçlükler:
Gözlemler:
Varsa başka başvurularla ilgili bilgi:
Tarih
İmza
*
UNESCO-Dünya Sağlık Örgütü ve Tayland Ulusal Kültür Komisyonu'nca düzenlenen Uluslararası Kültür ve Sağlık Konferansı'ndan notlar:
Sağlık uygulamalarında bütüncül yaklaşım
Prof. Dr. Ayşen Bulut
Her yıl 21 Mayıs'da kutlanan Dünya Kültürel GelişmeGünü'nün geçen yılki toplantısı, 27-31 Mayıs 1996 tarihleri arasında Tayland'ın kuzeyi Chang-Rai'da düzenlendi. Katılımcılar, Asya-Pasifik'den değişik ülkelerin temsilcileri, hükümet ve gönüllü kuruluş üyeleri, akademisyenler, iyileştiriciler ve gözlemcilerden oluşuyordu. Modern ve geleneksel sağlıkçılar, yöneticiler, sosyal bilimciler ve din adamları multidisipliner bir grup oluşturdu.
Toplantının amacı; kültür-gelenek yolu ile sağlığı ve iyileştirmeyi algılama arasındaki yaşamsal ilişki hakkında bölgesel-bölgelerarası düzeyde bilgi-deneyim paylaşımı, işbirliği olanaklarının değerlendirilmesi idi. Bildiri sunarak katıldığım toplantının temel sonuçlarını sunuyorum.
"Sağlık", yalnızca hasta olmama hali olarak sınırlandırılmadan, doğum öncesi dönemden başlayıp ölüme dek yaşamın kültürle yoğrulmuş bir parçası olarak ele alındı.
Kültürlerde sağlık, hastalık ve iyileşme kavramı; kültür, sağlık ve çevre etkileşimi; (özellikle kanser ve AIDS gibi ölümcül hastalıklarda); farklı kültürlerde ölüm ve ölme; toplumda sağlık sistemlerinin dinamiği; modern ve geleneksel tıbbın olumlu işbirliği ve gelecek için ortak çalışmalar yarım günlük oturumlarda incelendi.
Pekçok değişik sağlık uygulaması barındıran, Chang-Rai'da ilgili kuruluşlara gezi yapıldı.
Konferans, genel tartışma, geleceğe yönelik işbirliği planı ve önerilerle tamamlandı.
Toplantının sonunda, kişisel ve toplumsal sağlık ve ölümile ilgili oluşan ortak görüşler şunlardır:

Kişisel sağlık kriterleri
1- Hastalıklarla savaşabilme yeteneği.
2- Olanaklıysa hasta olmamak.
3- Bireyin kendi bakımını düzenleme özgürlük ve yeteneğine sahip olması.
4- Gerektiği zaman ağrı ile başedebilme.
5- Anlamlı sosyal ilişkiler içinde bulunma şansı.
6- Yeterince bakım alabilme ve gerekirse başkasına verebilme.
7- Uyumlu ve sağlıklı bir sosyal grubun değer verilen bir üyesi olabilme.
8- Kendi dışında başkaları ile (moral ya da ruhsal) ilişki içinde olma.
9- Yaşamın kalitesi ve süresi arasındaki seçimin kişinin bireysel olarak ya da içinde bulunduğu grubun sosyal-moral kurallara göre yapılabilmesi.

Sağlıklı sosyal grupların kriterleri
1- Kendine yeterli tarım ve endüstri.
2- Her üyenin saygıdeğer bir konumda yaşam şansının olması.
3- Toplumun hiç bir kesiminin bir diğerini sömürmemesi.
4- Üyelerin kendini yararlı ve değerli olarak hissetmesi.
5- Kişilerarası ilişkilerin vazgeçilmez olması.
6- Karşılıklı yarar ilişkileri içinde bakım sağlanabilmesi.
7- Genel olarak (kabul gören) inanılan ve uygulanan üstün değerler olması.
8- Bireylerin diğerlerini incitmedikçe genel inanç ve uygulamalara katılmama hakkının olması.
9- Grupta iyi ölüm ve kötü ölüm kavramlarının olması.

İnsanların sağlık bakım uygulamalarını etkileyen basit temel gerçekler
1- İnsanların besin, konut ve giyecek gereksinimleri minimum düzeydedir.
2- İnsanlar patojenlere, strese ve ilaçlar gibi bilimsel önlemlerle üstesinden gelinebilecek olumsuz koşullara maruz kalırlar.
3- Hemen tüm tedavi uygulamaları insanlar inanarak uyguladığında daha etkilidir.
4- Sosyal ilişkiler içinde olmak insanların sağlığını geliştirir ve daha uzun yaşamalarına neden olur.
5- İnsanlar yaşamlarının anlamını kendileri oluşturma hakkına sahiplerdir.
6- Yaşamın anlamı, sosyal grup içindeki ilişkilere yakından bağlıdır.
7- İnsanlar kendi bakımları ile ilgili seçimlere katıldıklarında daha çabuk iyileşirler.
8- İnsanlar sağlıklı sosyal gruplar içinde daha sağlıklıdırlar.

İyi ölüm kriterleri
1- Kişinin ölümü ile ilgili konularda seçeneklere sahip olması.
2- Bilinç halini ölüme dek koruyabilme.
3- Beklenen ölümler.
4- Çabuk ve ağrısız ölüm.
5- Her koşulda minimum acı ile olan ölüm.
6- Bakım alabilerek ölüm.
7- Ölümden sonra sosyal-ruhsal ilişkilerini sürdürebilme.
8- Ölümün sosyal grup ya da din arkadaşları için sorun oluşturmaması.

Kötü ölüm kriterleri
1- İyi ölüm kriterlerine uymayan tüm ölümler:
Beklenmeyen, kontrol edilemeyen koşullarda, acının azaltılamadığı, dolaylı olarak sömürü sonucu olan, üyesi olan sosyal grubu inciten ölümler.
Modern ölümler genellikle sosyal sömürü, kazalar, AIDS ya da kanser gibi moral değerlere uymayan nedenlerden oluyor. İlginç olan, hiç bir ülkede tıp eğitiminde ölümü bekleyen kişilere ya da ölüme yaklaşım gibi konuların yer almamasıdır.

Modern bilimlerde tıp uygulamalarının özellikleri:
1- İnsan yaşamı mekanik bir açıdan görülür.
2- Bireyin sosyal ilişkilerini görmezden gelir.
3- Profesyonellerce ve kâr getiren bir endüstri olarak icra edilir.
Modern tüketici toplumun özellikleri:
1- Tüm değerler para ile ölçülür hale gelmiştir.
2- Firmalar tüketim harcamaları yaptırmada ustalık kazanmışlardır.
3- Üreticiler doğayı korumak ile ilgilenmezler.
4- Politikacılar ve iş adamları sıklıkla doğa ve insanın sömürüsü için firmalara gönüllü yardım ederler.
5- Yaşamlar, sosyal ilişkilerin yerini alan tüketim araçları ile sürdürülür.
Geleneksel tıbbın özellikleri:
1- Sağlık, hastalık, ölüm, ilaçlar ve tedaviler, kültürlere bağlıdır.
2- Şifalı otlar, masaj, akupunktur vs. gibi değişik teknikler kullanılır.
3- Ruhsal, sosyal ve fiziksel iyileştirme birarada yapılır.
4- Tekniklerin çoğu bilimsel ya da mekanik olarak etkilidirler. (Değişik teknikler bir arada kullanılabilir.)
Bazı modern doktorların değişik tedavilere (özellikle tıbbi otlara) karşı tutumu:
1- Tıbbi otlar, (geçmişte kinin örneğinde olduğu gibi) gelecekte de önemli ilaçların kaynağı olabilirler.
2- Etkilerin bilimsel standartlarla doğrulanmaları zor ve uzun işlemler gerektirir. Bu nedenle doğrulanana kadar kullanılmamaları yerinde bir karar olamaz.
3- İlaçların önemli yan etkileri araştırılmalıdır.
4- Akupunktur ve masaj gibi diğer teknikler için de benzer çekinceler vardır.
Modern ve geleneksel tedavilerin integrasyonu ile ilgili görüşler:
1- Halen modern tıp üstündür ve yakın gelecekte bu üstünlüğü koruması beklenmektedir.
2- İki sistemin bağlı olduğu paradigmalar birbirini tamamlayıcı şekilde kaynaşmalıdır.
3- Yine de birbirinden çok farklı bu iki sistem genelde kaynaştırılamayabilir.
4- Bazı kültürlerde bu kaynaşma, Çin'de olduğu gibi, geniş anlamda yapılabilir ama her kültürde aynı yaklaşım beklenmemelidir.
5- Kaynaşma olmasa da işbirliği yapılabilir.
6- Uygulayıcılar gelecekte kaynaşma umutlarını korumalıdırlar.
7- Açık iletişimle doktorlar ve hastalar kendilerine en uygun tedavileri modern ve geleneksel uygulamalar arasından seçebilmelidirler.
*
Bize gelenler
Sigorta mı sigara mı?
Dr. Ali Haydar Yedek
Ülkemizde belli bir sağlık politikasının varlığından kimse söz edemez. Ortalama bir buçuk yılda bir değişen hükümetlerle birlikte yenilenen sağlık bakanları (bazıları hekim bile değil) oluşturulması gereken politikayı gerçekleştirmek şöyle dursun, iyi-kötü başlamış işlerin yürümesini bile kontrol edemiyorlar.
Tıp hizmeti pahalı bir hizmettir. Modern ve insanca sağlık hizmeti almak isterseniz parasını ödemek zorundasınız. Bu hizmetin karşılığını siz ödemezseniz sizin yerinize birileri (devlet, kurum, sigorta, vs.)ödemek zorundadır. Alışılageldiği üzere, Türk vatandaşı hala sağlık hizmetini bağlı bulunduğu kuruluşa ödetme eğilimindedir. Yine bu vatandaş bağlık bulunduğu kuruluşun sağlığa ayırdığı paranın yetersizliğini de bilmektedir.
Devlet ve SSK hastaneleri modern sağlık hizmetini eşit ve sağlıklı bir şekilde dağıtamamaktadır.
Devlet ve SSKhastanelerinin özerkleştirilmeleri ve özelleştirilmeleri bir an önce yapılmalıdır. SSK'nın sağlık sigortası bölümü ihtiyarlık sigortasından ayrılarak SSKsağlık sigortası yasal zorunluluk olmaktan çıkarılmalıdır. Özel sağlık sigortaları teşvik edilmeli, parasal değil yasal kolaylıklar sağlanarak yaygınlaştırılmalıdır.
Türkiye'de yeni bir taşıt aracı satın alan vatandaşların yarısından fazlası aracına kasko sigortası yaptırmaktadır. Yeni doğan çocuğuna sağlık sigortası yaptıran ana-baba ise parmakla sayılacak kadar azdır. Sigorta şirketlerinde kasko sigortası yaptırılan hiç bir aracın kasko gideri o aracın sürücüsünün yaptırabileceği özel sağlık sigortası priminden az değildir.
Diğer taraftan her yüz hekimin kırkbeşi sigara içmektedir. Bilinçli olması gereken hekimlerle karşılaştırarak toplumun diğer kesimlerinin yüzde altmışının sigara içtiğini varsayabiliriz.
Türkiye'de bugün ortalama bir paket sigara yüz bin Türk lirasıdır (Ekim 1996). Sigara içenlerin en iyimser varsayımla günde bir paket tükettiklerini düşünürsek toplumun yarısından fazlası her ay üç milyon lirayı "duman etmektedir". Sigaraya bu ay ve gelecek aylarda zam gelmezse hesabımız yılda otuz altı milyon liraya ulaşır. Bir kişinin özel sağlık sigortası primi yıllık olarak bu miktardan fazla değildir.
İlgilenenlere iyi bir çözüm olacağı kanısıyla saygılarımı sunarım.
*
Tepkiler
Dergimizin Kasım-Aralık 1996 sayısında "Sınırlar bu kadar keskin mi?"başlıklı ve kamu hekimi - özel hekim ayrımını konu alan kapak düzeni azımsanmayacak yankılar oluşturmuşa benziyor. Gerek hekimlerin kendi aralarındaki sohbetlerden bize yansıyan "göbekli takımı" yakıştırmaları, gerekse dergimize gelen fakslar; bizi bu konuda bir rahatsızlığı deşifre ettiğimiz sonucuna götürüyor.
Bir meslek grubu olarak ele alındığında hekimler arasında hem ekonomik hem de sosyal yönden ciddi farklılıkların bulduğunu biliyoruz. Bizi kimin ne kadar para kazandığı ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren, "iyi hekimlik pratiği" ve bunun karşılığında elde edilen insanca yaşam koşulları.
Bu çerçevede ister kamuda isterse özel olarak çalışan hekimler arasında bir ayrımı değil, bir içiçeliği vurgulamaya çalıştık. Evet, tekrar soruyoruz:"Sınırlar bu kadar keskin mi olmalıydı?"
Tabip Odası eski Başkanı Prof. Dr. Ferruh Korkut hocamız derginin kapağından çok etkilenmiş ve üzülmüş olmalı ki, nazik üslubu çerçevesinde eleştirel bir makale yazmış ve bize fakslamış. Yer darlığımız nedeniyle bu makalenin bir kısmını sizlere aktarabiliyoruz:
"...ister kamuda çalışsın ister özelde çalışsın her iki kesimde de başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanları emeklerinin karşılığını en az alanlar durumundadırlar ve her iki kesimde de sömürülmekte ve istismar edilmektedirler. Meslek örgütü tüm faaliyetlerinde bu temel gerçeği gözönünde bulundurarak yürütmelidir. Tabip odası öncelikle serbest çalışan hekimlerin bir örgütü olduğu unutmamalıdır. Özel kesimde çalışan hekimlerin ekonomik durumlarını belirleyen ciddi araştırmalar ve çalışmalar yapmalı, raporlar hazırlamalı ve bunu üyelerine açıklamalıdır. Özel kesimde çalışan hekimlerin sorunlarını (yüksek vergilendirme, muayenehane ve özel sağlık birimi açan meslektaşlarına uzun vadeli düşük faizli krediler, haksız rekabet, Türk vatandaşı olmayan hekimlerin çalıştırılmaması, yoğun bir asgari ücret denetimi, meslek içi eğitim ve sosyal aktiviteler düzenlenmesi vs.) Oda bünyesinde ortaya koyarak çözümler için çaba sarfetmelidir. Tabip Odası bir meslek örgütü olarak kamu hekimi - özel hekim ayrımı yapmamalı sanki onları ayrı kampların insanlarıymış gibi karşı karşıya getirmemelidir. Tam tersine birleştirici unsur olarak görev yapmalıdır..."
Yine Amerikan Hastanesi hekimlerinden Dr. Orhan Yeğinsu da hemen faksın başına koşup kısa-öz ve net yeni bir ayrım yollamış:
"Bana göre yanlış ayrım:
Kamu kesimi hekimleri - özel kesim hekimleri.
Doğru ayrım:
İster kamuda, ister özelde olsun; dürüst hekimler ve dürüst olmayanlar."
Sonuç olarak insanlar yaptıkları tercihlerin bedelini bir şekilde ödüyorlar. Kimilerinin, tercih yapabilme lüksü bile olmuyor.
*
Forum
İşyeri hekimi ve yasalar
Av. Nahide Parlak
Kural ve yasalara uygun çalışmak yaşamımızın ve haklarımızın güvencesidir. Mesleğimizin gereğini yerine getirirken memur, işçi, işveren veya işveren vekili olabiliriz. Bu konumlar bize mesleki yasal görev ve sorumluluklar yükler.
Bu yazıda işyeri hekimlerinin yasaya göre konumlarını inceleyeceğiz.
İşyeri hekimliği yapan hekimler işçi statüsündedir. 1475 sayılı İş Kanunu'nun madde1/1'ine göre "bir hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye" işçi denir.
2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nun 2/1 maddesine göre ise "hizmet aktine göre çalışanlara" işçi denir. Yani, kişi bir işte çalışacak, hizmet akdi olacak ve yaptığı işin karşılığında ücret alacak.
1475 sayılı kanunun 1/1 maddesinde"... işçi çalıştıran tüzel veya gerçek kişiye işveren ..." denir denmektedir. Yine 1475 sayılı İş Kanunu'nun 9. maddesinde "belirli süresi bir yıl veya daha uzun süreli hizmet akitlerinin yazılı olarak yapılması zorunludur" denmektedir. Ancak hemen belirtelim ki yazılı olma zorunluluğu çalışmak için işçi açısından olmazsa olmaz bir koşul değildir. Aksine aynı kanunun 98/1 md. bu zorunluluğu işçinin talebine rağmen yerine getirmeyen işverene cezai sorumluluk yüklemiştir.
İş Kanunu'nun 11. maddesine göre hizmet aktinde, yapılacak işi de kapsayan hususlar bulunur. Bunlar:taraflar, iş, işyeri adresi, sözleşme süresi, ücret ve ödeme süresi, özel şartlar, imza, tarih, gündür.
Yukarıdaki tanımda işçi için esaslı unsurlardan biri de ÜCRETTİR.
İş Kanunu'nun 26. maddesine göre "genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakten ödenen meblağları kapsar". 193 sayılı Gelir Vergisi kanunu'nda da (2361 sayılı kanun 43. madde değişik) "ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilen menfaatlerdir" denmektedir.
İşveren yaptığı sözleşme gereği belirtilen ücreti işçiye ödemek zorundadır.
İş Kanunu'nun 30. maddesi işvereni, her ödemede işçiye ücret hesabını gösterir imzalı bir pusula vermek ve kaydetmekle yükümlü tutmaktadır. İş Kanunu'nun 99. maddesi ücreti ödemeyen ve 98/B-1'de de bu ücret pusulasını vermeyen işveren aleyhine cezai yaptırımlar getirmektedir.
Ayrıca ücretin ödenmemesi İş Kanunu'nun 16/II-d fıkrasına göre işçi lehine haklı fesih sebebi sayılmaktadır.
Yukarıda kısaca açıkladığımız hususlar işçi/işveren ilişkisini direkt ilgilendiren bölümdür. Bu olayın bir de maliyeyi ve devletin sair kurumlarını ilgilendiren yönü vardır.
Vergi Usul Kanunu'nun 238. maddesinin "ücret bordrosu" başlıklı birinci paragrafında "işverenler her ay ödedikleri ücretler için ücret bordrosu tutmaya mecburdurlar" denmekte ve devamındaki fıkralarla bordroda neler olması gerektiği açıklanmaktadır.
Hekimlerin, özellikle işyeri hekimlerinin düştükleri bir yanılgıya açıklık getirmek isteriz. İşyeri hekimliği bir işverene bağlı olmak, hizmet akti gereği bir ücret gerektirmek koşullarıyla 1475 sayılı iş kanununa tabi bir faaliyettir ve işveren tarafından ücret bordrosu maliyeye bildirilerek vergisel yükümlülükler yerine getirilir. İşyeri hekimliği ifa eden bazı hekimlerin serbest meslek makbuzu keserek düştüğü hata şudur. Vergi Usul Kanunu 65. md 2. fıkrası "serbest meslek faaliyeti, sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin İŞVERENETABİOLMAKSIZINşahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır" demektedir. Burada şahsilik özelliğine ve işverene tabi olmama durumuna dikkat çekeriz.
Kısaca işyeri hekimliği bir serbest meslek faaliyeti değildir. Zira hekim belirlenen süre "işyerinde" çalışmak zorundadır.
506 sayılı SSK 2/1'e göre bir hizmet aktine dayanarak birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre sigortalı sayılırlar. Aynı kanunun 6. maddesi: "çalıştırılanlar, işe alınmalarıyla kendiliğinden kanuna göre sigortalı sayılırlar. Sigortalılar ile bunların işverenleri hakkında sigorta hak ve yükümlülükleri sigortalının işe alındığı tarihte başlar."Aynı kanunun 9. maddesi işverenin bir ay içinde işe başlayan işçiyi sigortaya bildirmesini, 79/1 maddesi prim belgesi vermesini, 2. madde ise bu belgenin işyerine asılmasını zorunlu kılmaktadır. Yine aynı kanunun 140. maddesi ise bu işlemleri yapmayanlara cezai yaptırımlar getirmiştir.
Bu defalık işyeri hekiminin işyerindeki ve yasalar karşısındaki konumunu, özel yasa ve yönetmeliklere girmeden verdik. Daha sonraki yazılarımızda ise hekimlerin karşılaştıkları sorunlar ve bizim belirlediğimiz konuların ayrıntıları yazılacaktır. İşyeri hekimliğindeki ve mesleki sair konularda karşılaştığınız hukuki sorunları faksla ya da yazılı olarak Hukuk Bürosu'na bildirdiğinizde değerlendirmeye ve cevaplandırmaya çalışacağız.
*
Vejetaryen olmak
Dr. Şükrü Bilge
Vejetaryen değilim. Olmayı düşündüm, ama uygulamaya koyamadım. Belki tembellikten (yoksa annemin vereceği tepkiden mi korktum?), belki de bu konuda kesin bir karara varmayı hep ileri bir tarihe ertelediğimden.
Kesin bir karara varmak konusunda da kuşkularım var aslında, vejetaryen olmanın tamamiyle bir tercih meselesi olduğu kanısındayım zira.
Olmayı düşündüm, çünkü vejetaryenliğin (özünde) her zaman savunmuş olduğum yalın ve sağlıklı yaşam biçimine ilişkin bir arınma (katharsis) ruhu taşıdığına inanıyorum. Erteledim, çünkü temel düzeyde değişimler gerektirebilecek böyle hassas bir konuda kesin bir karar vermek için kendimi hazır hissetmiyorum.
Vejetaryen olmamayı seçmenin de vejetaryen olmayı seçmek kadar saygın bir tercih olduğunu unutmayalım ve bu konuda daha iyi fikir sahibi olabilmek için eldeki verilere bir göz atalım.
...
Vejetaryenliğin Türkçe karşılığı:Etyemezlik. Sözlük anlamı:Ahlaka ya da beslenmeye ilişkin nedenlerden ötürü (balık ve kanatlılar dahil) hiçbir tür et yememek. Kimi vejetaryenler süt, süt ürünleri ve yumurtayı da yemezler, bazıları bunları yemekte sakınca görmüyorlar. (Etin, insan vücudu için gerekli tüm aminoasitleri içeren kusursuz bir besin olduğu da gözardı edilmemeli bu arada).
Etyolojisinde, tüm hayvanların (insan dahil) aynı soydan geldiği, bu nedenle insanın yemek için diğer yaratıkları öldürmemesi gerektiği türünde görüşler, ruhun yeniden bedene döneceği şeklinde dini kökenli inançlar veya kanlı kurban törenlerine karşı çıkmak gibi hümanist düşünceler yatıyor, tarihçesi ise epey eskilere uzanıyor.
Platon etsiz beslenme biçimini öğütlüyor. Budistler, hiçbir canlıya zarar vermemek gibi ahlaki kaygılarla hayvan öldürmeye karşı çıkıyorlar. (Bugün Hindistan'da inek hâlâ kutsal)! Akdeniz toplumlarında da yaygın olan vejetaryenlik, Çin'e ve Japonya'ya dek uzanıyor, ancak Batı'ya oldukça geç ulaşıyor.
Zamanla, değişik felsefi görüşlerin eklenmesiyle etyemezliğin değişik şekilleri oluşuyor ve akım kendisine Voltaire, Tolstoy, Bernard Shaw gibi ünlü yandaşlar buluyor.
Tek Tanrılı dinlere baktığımızda, vejetaryenliğe önem verilmediğini görüyoruz. Musevilerin et içermeyen dini perhizlerine ve kimi Hıristiyan grupların et yemeyi zalimlik saymalarına rağmen, büyük dinler et yenmesinde sakınca görmüyorlar.
İslam'da ise, vejetaryenliğin hiç yeri olmadığı gibi, müslümanlar yılın belli bir zamanında Allah'a hayvan kurban etmeyi kutsal sayıyorlar. (Bu eylemin herkese eşit aş gibi sosyal bir norm taşıdığını da kabul etmek gerekiyor).
Günümüzde vejetaryenlik, halen etik amaçlar içermesine rağmen, daha çok sağlıklı bir beslenme biçimi olarak kabul görüyor ve vejetaryenler tutumlarını 'kozmik uyuma dayalı yaşama biçimi' şeklinde tanımlıyorlar. [Bazı etyemezler vejetaryen kelimesinin İngilizce'deki vegetable (sebze) sözcüğünden, daha püriten olanlarsa Latince'deki vegetus(etkin)'dan türetildiğini savunuyorlar.]
Dernekleri, lokantaları, özel konaklama yerleri, (baklagillerin önem kazanmasıyla) yüksek proteinli sebzeleri pazarlayan fabrikaları ve Uluslararası Etyemezler Birliği ile vejetaryenlik bugün bir sanayi! (Anlayacağınız, Batı herşeyde olduğu gibi bu işin içine de etmiş bulunuyor).
...
Bana gelince, kürkleri için öldürülen morsları veya dişleri için katledilen filleri sonuna dek kahramanca savunabilirim belki ama, hiçbir canlıya zarar vermeme düşüncesinden yola çıkan vejetaryenlik anlayışı pek mantıklı gelmiyor fikrime. Aynı idolü tarlalarımıza zarar veren fareleri ve ekinlerimizi yiyen kargaları korumaya dek vardırabiliriz çünkü, hatta daha da ileri gidip bakteri ve virüslere de hayatlarını bağışlayabiliriz pekala!
Doğa gibi, epey kanın döküldüğü bir arenada, doğadan ve doğal olandan yana bir insan olarak, doğa kanunlarına müdahale etmemek ve varlığımıza olduğundan fazla anlamlar yüklememek gerektiği inancındayım.
Koçları canlı canlı boğazladığımız konusunda yaygara koparmayı pek seven Batı'ya ise gülmekle yetiniyorum, çünkü aynı Batı'nın (büyükbaşları kesimden önce nasıl bayılttığını tatlı tatlı anlatsa da), zavallı istakozları iki saat nasıl canlı canlı kaynattığını çok iyi biliyorum (ve ideolojik kökenli törensel katliamların gastronomik kökenli tecimsel katliamlardan daha mazeret kabul eder olduğunu düşünmek eğilimindeyim).
...
Günün birinde vejetaryen olacağım, ama sanırım bu, beslenme tarzımı yaşam biçimime uydurmak, bedensel ve zihinsel açıdan daha zinde olmak ve bahsetmiş olduğum katharsis misyonuna ters düşmemek için olacak, bu konuda ahlaki bir kaygı taşıdığım için değil! (Atıklarla kirlettiğimiz denizler, bir türlü vazgeçemediğimiz nükleer deneyler ve İstanbul'da gittikçe düşen bir eğri çizen ağaç sayısı konusunda ciddi endişeler taşıyorum ama)!
...
Evet, vejetaryen olmak ya da olmamak! Tüm mesele bu olmasa da üstünde oturup düşünmeye ve vardığımız çıkarımlardan yeni fikirler türetmeye değer bir konu! Hangi sebeple olursa olsun, et yememeyi (fanatikleştirmedikleri sürece!) seçen (radikal olmak serbesttir!) vejetaryen dostlarımı destekliyorum, yeterince grinin olduğu şu yaşlı ve köhne dünyamızın değişik renklere, çeşitlere ve tarzlara ihtiyacı var çünkü!
(Bu yazı, derginin bu ayki dosya konusu 'Hayvan Deneyleri' olduğu için kaleme alınmıştır).
*
Medya-hekim ilişkileri
Doç. Dr. Oğuz Taşdemir
Türkiye'de kardiyoloji ve kalp-damar cerrahisinde verilen hizmetlerin çok büyük kısmını karşılayan merkezler medyada çoğu kez olumsuz konu edilmiştir.
Son bir yıl içinde: Haseki Kardiyoloji Enstitüsü, 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi, Türkiye Yüksek İhtisas hastanesi, SSKDışkapı Hastanesi, İzmir Devlet hastanesi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Siyami Ersek Göğüs ve Kalp-Damar Cerrahisi Merkezi, Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi, İstanbul Üniversitesi çeşitli nedenlerle medyaya konu olmuşlardır.
Olaylarda gözlenen ortak özelliklere göz atarsak;
1- Haber kaynağı:
a) Doktor, hemşire, teknisyen:
Özellikle doktor kurumdan uzaklaştırılmış veya kurum yöneticileri ile kişisel çekişme içine girmiştir ve her nedense olayın patlak vermesi hekimin kurumdan ayrılma dönemine rastlar.
b) Hasta sahibi veya hasta:
Olayların bir kısmında da haber kaynağı hasta sahibi veya hastadır.
Ancak bu kişilerin öncelikle (Yüksek Sağlık Şurası) ve hukuk (mahkeme) kurumları yerine medyaya başvurmalarının temelinde; son yıllarda ülkemizde had safhaya ulaşan ekonomik ve sosyal tatminsizlik duygusunun da rol oynadığı gözardı edilmemelidir.
Medya tarafından sunulan her olaya kolayca inanılması, her olayın arkasında yolsuzluk, haksızlık temalarının işlemesi ve hukuk sisteminin yavaş yürümesi medya yolu ile hak arama yolunu tercih sebebi yapmıştır.
2- Medyanın bu olaylara fazlaca ilgi göstermesinin nedenleri:
a) Türkiye'de halen 108 bölgesel, 1058 yerel ve 36 ulusal olmak üzere 1462 radyo; 15 bölgesel, 229'u yerel ve 15'i de ulusal olmak üzere 259 TV yayın yapmaktadır. Ve bu alanda büyük bir rekabet yaşanmaktadır.
b) Rating artışı - Reklam alımında artış - ticari kazanç artışı demektir. O halde medyanın rating arttırıcı programlara ihtiyacı vardır.
Ahmet Oktay, "Düşünmeyi, sormayı dikkat etmeyi savsakladığımızda, katil değil, belki suç ortağı, ama asıl anlamda kurban olacağımızı bilelim" diyor ve devam ediyor:"TV'lere rating sağlayan seyircilerin % 80'lik çoğunluğu hem reel, hem de virtüel kurbandır. Kendini kamuoyunun vicdanı yerine koyan, dahası kamuoyunu yönlendiren bir görsel varlığın sesi, aklına geleni değil ağzına geleni söylemekte, kendini özgür ve dokunulmaz hissetmektedir."
c) Kamuoyu'nun vicdanı, sesi ve gözü olma iddiaları:
Programların çoğunda; toplumdaki legal kurumlara olan güvensizlik duygusu kullanılmakta, haber kaynağının (ihbarcı) sözleriyle olaylar abartılmakta ve bunun kamuoyunu bilgilendirme adına yapıldığı vurgulanmaktadır. Sunuş tarzı, temelde yatan çarpıklıkları açığa çıkarmak yerine "suçlu gösterme"ye yönelmiştir. Adeta hem savcı, hem hakim rolüne soyunulmuştur. Hasta ölür, suçlu hekimdir, hasta hastaneye yatamaz, suçlu hekimdir; hasta ücretini ödeyemez, suçlu hekimlerdir.
d) Olayı işleyen yayıncının kendi kariyerini yükseltme içgüdüsü olaylara hakimdir. Yorumcunun tarzı toplum adına hareket ettiği ve kendisini topluma adadığı imajını vermeye çalışır. Bu şekilde dokunulmaz olur. Böylece "Baskın basanındır!" ilkesi ile bireylerin hukuksal haklarına başından baskı uygulanır.
Hedef alınan hekimler ve kuruluşlar ile ilgili olarak ortak özellikler incelenirse:
1- İlgili hekimler çoğu zaman toplum tarafından tanınan kimselerdir ve haklarında söylenecek her şey doğrudan ilgiye açıktır.
2- Hekimlerin ve kurumların en önemli eksiklikleri:
a)Medya ile ilişkiler kopuktur.
b) Çoğu kurumun Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu yoktur.
c)Gelişen olayla ilgili olarak çoğu kez sorulara cevap vermeye yanaşmamaktadır.
d) Hekimlerin ve kurumların verdikleri sağlık hizmeti hakkında medyaya yeterli ve geniş bilgi aktarılmamaktadır.
Medyadaki önemli eksiklikler:
a) Medyada olayların doğruluk derecesini belirleyecek sağlık danışmanları yoktur. (Oysa haberlerin ortalama % 45'i sağlık sektörü ile ilgilidir).
Haber kaynağı tarafsız olmadığı gibi gerekli araştırmayı da yapmamaktadır.
b) Program hazırlayıcılarının hekim ve hasta hakları, evrensel etik kuralları ve tıp mesleği hakkında yeterli bilgilerinin olmadığını görmekteyiz.
(Bir bakteri virüs olarak sunulur, Multiple Skleroz kas erimesi hastalığı sanılır, mucize ilaçlarla bypass ameliyatları tarihe karışır).
3- Tefrikalar halinde yabancı hekimlerin her çeşit özellikleri tanıtılır, anlatılır. Dahası kazançlarından bahsederken de, sadece maaşla çalıştıkları ifade edilir. Ama bu maaşın yıllık en az 600.000 $ olduğu ve Türkiye'de bir hekimin yılda 600 milyon TL, yani 6.000 $'a çalıştığı gözardı edilir.
Bu şekilde medya;
a) Türk hekimlerine olan güveni sarsar, insanları endişeye sevk eder.
b) Hasta endişe içinde kendisine yapılan işlemden kuşku duymaya başlar.
c)En büyük olumsuzluklar hekimler üzerinde yaşanır. Hekimlerin ruh ve beden sağlığı olumsuz etkilenir.
d) Ülke ekonomisi ve sağlık sistemi olumsuz etkilenir. Türk hekimine güveni sarsılan vatandaşın yurt dışında tedavi olmak isteği artar. [ABD'de koroner bypass fiyatı 22.000$, Türkiye'de 500 milyon (5.000 $)dır.]
Çözüm, öneri:
Tüm bu olayların sağlık sektörü kadar medyayı da olumsuz etkileyebileceği fikrinden yola çıkıldığında halkın medyaya olan güveni de sarsılmaktadır. Bunun sonucunda, siyasi otorite kamu güvenini yaratmak adına "sansür kanunları" gündeme getirmektedir. Bu, her ne kadar duyulan öfkenin bastırılmasında kabul edilebilir görülse de, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan medya için hiç kimsenin razı olmayacağı bir durumdur.
Bu nedenle medya kendi içinde bu tip olayları işleyecek programları daha özenle ve dikkatle hazırlamalıdır.
Kürşat Başar'ın "Dikiz Aynası" başlıklı makalesinde "Herşeyi herkesten iyi bilen ve öğrenmek ihtiyacı duymayan biz gazeteciler, sürekli öğretmekten bıkıp, usanmadık. Gazetecinin gerçek işi olan 'anlamak ve aktarmak' yerine kendi önyargılarımızı anlatıp durduk. Basit, arka planı olmayan yorumlarla ülkenin doğru dürüst eğitim görmüş, kafası çalışan, işini iyi yapan insanları kendimizden soğuttuk. Elimdeki kalemle, kamerayla, mikrofonla herkesi 'mahvetmeye' kararlı birtakım insanları ortaya saldık. Saldırganlığı, gereksiz agresifliği, cehaleti ve tembelliği örtmekte kullanabileceğinizi sandık" diyor.
Böylece görülmektedir ki; çözümün önemli bir adımı, medyanın kendi özünde saklıdır.
Türkiye'de Tabip Odaları ve Meslek dernekleri (Türk Kardiyoloji Derneği, Türk Göğüs ve Kalp-Damar Cerrahisi Derneği), batıda olduğu gibi profesyonel birer kurum olarak görevlendirilmedikleri taktirde gerçekten, sağlık dosyaları hiç kapanmayacaktır. Durum bu günden daha kötü olacak ve her hekim bundan nasibini alacaktır.
Batıda, bu meslek dernekleri, bord kurmakta, eğitim şekil ve sürelerini belirlemekte, araştırmaların devam veya durdurulmasına, tıpta kullanılacak malzemeler ve protezler hakkında karar vermektedir.
Ayrıca hekimlerin özlük haklarına yapılan saldırılar da bu kuruluşlarca karşılanmaktadır.
Bu yazı; hekimler arasındaki mevcut rahatsızlığın dile getirilmesinde bir fırsat yaratacağı ve belki de bu yöndeki çalışmaları başlatacağı için sevinçliyim.
Not:Bu yazı 16-20 Ekim 1996 tarihleri arasında Antalya'da düzenlenen Ulusal Kardiyoloji Kongresi'nde tebliğ edilmiştir.
*
Prim ve gereksiz üst radyolojik tetkiklere olası çözümler:
TÜRKİYE'DE ÖZEL SAĞLIK SİGORTASI
Dr. Orhan Konez*
Bu konuda söylenebileceklerin, en doğru çözümü işaret edemeyebileceğini varsayarak yazının başlığı "Olası çözümler" seçilmiştir.
1- Paranın negatif "feedback" tarzında kendi kendini kontrol etmesi şeklinde gelişecek olan olası çözüm en gerçekçi olanıdır.
Çalışanlarımızın ve aile bireylerinin çoğu zorunlu olarak SSK'nın sağlık sigortası altındadır. Ayrıca, Özel Sağlık Sigortasından faydalanan ülkemizin çok küçük bir insan kitlesi de mevcuttur (ülkemizde 150-200.000 kişi). Özel sağlık uygulamaları ülkemizde yaklaşık 8 yıl önce başlamış, ancak insanımızın bu konuya eğilimi son 3-4 yılda belirginleşmiştir. Sağlık sigortasında prim üretimi 1992'de 122 milyar, 1993'de 357 milyar, 1994'de ise 1 trilyon 20 milyar TL'dir. Özel sağlık uygulamasının önündeki en önemli zorluk prim ödeme mecburiyetidir. Çoğu özel şirket, çalışanlarını bu sistemden faydalandırmak istemesine rağmen, çifte prim olayı yüzünden özel sigortalardan uzak durmaktadır. Buna karşın, yeterli sağlık hizmeti alamamaktan da yakınmaktadır. Çalışanlarımız için temel sorun ise, kalitesiz ve gecikmeli sağlık hizmetidir.
Bir diğer sorun, kayıtların yeterli şekilde tutulmamasıdır. İnsanlarımızı doğru biçimde sigortalandırmak için, tıbbi geçmişleri hakkında detaylı ve doğru bilgilere ulaşılabilmelidir. Hazırlanmış patoloji preparatının veya yapılmış olan radyoloji tetkiklerin kliniğin malı olduğu artık kavranmalı ve bu tetkikler, daha sonraki tetkiklere taban oluşturması ve doğru istatistik elde edilmesi için uygun şekilde korunmalıdır. Radyoloji kliniklerinin görevinin film çekmek değil, yapılan tetkiklerin yorumlarını klinisyenlere sunmak olduğu ve esas değerin daha önceki tetkiklerle yapılacak kıyaslamak ve takip olduğu unutulmamalıdır.
Özel hastaneciliğin yeteri kadar gelişmemiş ve yaygınlaşmamış olması da, diğer bir sorundur. Özel hastanelerin yatak kapasitesi, toplamın ancak % 3.7'sidir.
Yükselen kapital değerler ile siyasi akımlarla bu yön değiştirilmezse, en kısa sürede yasal düzenlemede uygun değişiklikler yapılmalıdır. Böylece, SSKyerine Özel Sağlık Sigortaları ağırlık kazanacak ve kapsadığı insan kitlesini genişletecektir. Şirketlerin, pazar payı kapmak amacıyla, işverenlere uygun koşullarda yaklaşacaklarını da varsayarak (grup sigortası gibi), bir çok gelişmiş ülkede olduğu gibi, ülkemizde de özel sağlık sigorta sistemi yerleşecektir. Prim politikalarındaki uygun değişiklikler ile pahalı tetkikler ve üst radyolojik tetkiklere ciddi sınırlamalar getirilebilecektir. Bu sınırlama, MRve BT gibi pahalı uygulamaların gereksiz kullanılışını kısıtlayacaktır.
Uluslararası standartlar ile belirlenecek olan tetkik sisteminin uygulanması hastada oluşabilecek "kandırılıyor muyum?" düşüncesini de silecektir.
Sağlık kuruluşu ile sigorta şirketi arasında yapılacak olan parasal antlaşmalar, prim için ayrılan paranın en azından bir bölümünü alacaktır. Bunun örneğini yakın zamanlara kadar SSK'ya çalışan görüntüleme merkezlerinde yaşadık. Bu noktaya gelindiğinde, işini iyi yapan görüntüleme merkezlerinin daha çok hastası olacağını, buna karşın o ana kadar prim ile iş yapan merkezlerin ise belirgin şekilde hasta kaybedeceğini varsaymak çok yersiz olmasa gerek.
Bu olası çözüm ile sorun ortadan kalkacak mı? Bu süreci tamamlamış olan ülkelerde prim sistemi yok mu? Veya özel sağlık sigortası yapan şirketlerin ağırlık kazanması yüzbinleri bir yönüyle de olsa kötü şekilde etkilemez mi? Bunu tamamıyla ortadan kaldırmak mümkün değil gözüküyor. Gelişmiş ülkelerde de prim sistemi değişik boyutlarda görülmektedir (bahsedilen yaklaşımı ideal çözüm olarak görmeyip, sadece kötünün iyisi olarak yorumlamak daha doğru olacaktır). Ancak, prim vermeden veya almadan yaşamak isteyen doktorların da mesleklerini onurlu bir şekilde yapmaları daha iyi olmaz mı?Bu süreçte daha çok sayıda insanımızın sigortalı olması için uygun çalışmaları devletimizden beklemek çok mu yersiz? Sistemin bir diğer avantajının da, SSK'nın azalan hasta yükü ile birlikte artacak sağlık hizmeti kalitesi olduğu unutulmamalıdır.
2- Diğer olası bir çözüm tetkik isteğinde bulunan klinisyenlerin üst radyolojik tetkikler hakkında daha bilgili olmasıdır (çalışan hekimlerin onurlu çalışıp çalışmayacakları tartışmanın konusu değildir). Özellikle iletişimin sınırsızlaştığı günümüzde, tıbbın evrensel boyutlara taşınması, dolayısıyla paranazal sinüs grafisi olmadan BTtetkikinin yapılamaz olduğu gerçeğinin herkes tarafından öğrenilmesi gerekmektedir.
a- Tabip odalarının görünümsel olmaktan sıyrılıp, kendi meslektaşları adına güç odağı oluşturması gerekmektedir. Değişen hükümetlerden etkilenen tıp ve ihtisas eğitimi düzeyinin oluşturduğu sorunların temizlenmesi pek kolay değildir. Yurtdışından transfer ile gelerek ihtisas kadrosunu dolduran yüzlerce insan 50 kişi kapasiteli fakültelere 300 kişinin alınması ve her önüne gelen yere Tıp Fakültesi açılması, tüm tabip odalarının protestolarına rağmen, Ankara'nın bunları ciddiye bile almaması ürkütücü değil mi?.. Bizim ve mesleğimiz için neyin doğru olduğuna artık lütfen Ankara karar vermesin!.. Tabip odalarının güç kazanması ile hekimlik onurunu daha düzeyli olarak görmek mümkün olacaktır.
b- İhtisas sonrası akademik kariyer yapmak isteyen veya bir konuda araştırma yapmak isteyen (ABD'deki karşılığı "Fellowship") ve yaşanılması imkansız ekonomik koşullarda yaşamayı da kabul eden, değerli binlerce doktorumuzun üniversitelerin kapılarından açıklanamaz nedenlerle geri çevrilmesi garip değil mi?.. 60 ve 70'li yıllarda hızla gelişen teknolojik devrim, bu yılları izleyen kısa dönemde çok sayıda insanın çeşitli bilim dallarında akademik kariyer elde etmelerini sağladı. Bugün dünyada yapılmaya çalışılan, bu teknolojik devrim içinde gelişimini tamamlamış gençlere yeni alanlar bulmak ve mevcut kadroları mümkün olduğunca genişletip verimli kılmaktır. Bu gençler yeni teknolojik bilimlerin yatırımlarıdır. Türkiye'de yeterli teknoloji transferi (ülkemizdeki BT ve MRG cihaz sayısı, Kanada'nın sahip olduğundan fazladır) ve benzer genç insanlar olmasına rağmen, ne bu konuda çalışan bir kurum ne de bunu görebilecek klinik yöneticilerimiz var.
c- Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde uygulanan "Malpractice" yasasının ülkemizde de uygulanmasına en kısa zamanda başlanmalıdır. Bu yasa ile hangi uygulamanın hangi kişiler tarafından ve ne şekilde yapılacağı netleşecektir. Hastanın sağlığında karar verici olan bizlerin dünyanın gelişen tıbbi bilgilerine yaklaşmamızı ve hastalar veya tanısal tetkikler üzerinde daha dikkatli olmamızı gerektirecektir. "Malpractice" yasasının tıbbi hataları hedef almasının yanında, tıbbi bilgilere sahip hukukçularımızın varlığı ile birçok hukuksal önlemlerin alınacağı unutulmamalıdır.
d- Ülkemizde uygulanan "Tıpta Uzmanlık Sınavı", dezavantajları olsa da, toplumsal bir değişim yaşadığımız bu dönemde, adaletli bir yöntem olarak birçok çevrelerce kabul görmektedir. Çok daha önemlisi, bu sınava çalışırken çoğu tıp öğrencisinin veya mezun olmuş doktorumuzun tıbbi bilgisini geliştirdiğidir. Buna karşın, ihtisasını bitiren hekimlerimize, sınava girecek hekimin klinik şefinin de içinde olduğu 4-5 kişiden kurulu bir sınav kurulu tarafından, çoğu zaman formalite bir sınav yapılmaktadır. Oysa ki, bir doktora uzmanlık belgesi vermek bir kişiyi ihtisas eğitimine almaktan daha büyük sorumluluk değil midir? Yapılması gereken, uzmanlık eğitim sürelerinin tekrar düzenlenmesi ve uzmanlık sınavının daha ciddi hale getirilmesidir.
3- Olasılığı az diğer bir çözüm, bir meslektaşımızın (?) kimlere ne kadar zamandır ve ne kadar prim verdiğini, vergi memurları bizlere çok sık uğruyor demeyi bırakıp, yapmış olduğu üst radyolojik tetkiklerin yüzde kaçına fatura kestiğini açıklaması ile olabilir (veya hiç sesini çıkarmaması da tercih edilebilir). Bunun, bugün sesi pek çıkmayan birçok kişiye cesaret vermesi ve yazının başından beri olası olarak tartıştığımız çözümlerin yönünü ve hızını olumlu yönde bir çırpıda değiştirmesi beklenebilir.
Saygılarımla, Hoşçakalın.
* Radyoloji Uzmanı
*
son dakika...son dakika... Basına açıklama
İstanbullu hekimler 10 Ocak 1997 tarihinde çalıştıkları birimlerde, sağlık ocaklarında ve hastanelerde sağlık sistemindeki tüm aksaklıkların hekimlere fatura edilmesini ve sağlık çalışanlarına kaynak bul(a)mayan ve kendilerini önemsiz memur gören hükümeti protesto etmişlerdir. Bu amaçla üç saatten tam güne varan sürelerde hastalara da durumu açıklayarak biraraya gelmişler, daha iyi sağlık hizmeti vermenin koşullarını ve sorunları ile çözüm yollarını tartışmışlardır.
Şu ana kadar bize ulaşan bilgilere göre;
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde yapılan toplantıya 120 kadar hekim katıldı. Toplantının ardından Hastane bahçesinde basın açıklaması yapıldı. SSKOkmeydanı Eğitim Hastanesi'nde yapılan toplantıya 100, Taksim Hastanesi'nde yapılan toplantıya 100, Kartal Devlet Hastanesi'nde yapılan toplantıya 75, Şişli Etfal Hastanesi'nde yapılan toplantıya 100, Validebağ Hastanesi'nde yapılan toplantıya 50, İstanbul Tıp Fakültesi'nde yapılan toplantıya 60, Küçükçekmece Bölgesi Sağlık Ocaklarında yapılan toplantılara 35, Tuzla Bölgesi Sağlık Ocaklarında yapılan toplantılara 20, hekim katıldı.
Ayrıca diğer sağlık kurumlarında hekimler hükümetin kendilerine reva gördüğü bu uygulamayı ve nedenlerini düşünmüşlerdir.
Ardından Sağlık Bakanı Dr. Yıldırım AKTUNA'ya hekimlere ek zam için kaynak bulun(a)mama gerekçesini soran faks metnini imzalamışlardır. Şu an Bakanlık faksı kilitli...
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu olarak üyemiz hekimlerin haklı taleplerini destekliyor ve bu taleplerin takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.
Kamu görevlileri arasında sadece güvenlik görevlilerini önemli gören, sağlık hizmetlerini ve sağlık çalışanlarını yok sayan, kamu çalışanları arasında ayrım yapan anlayışı kınıyoruz.
Hükümeti hekimlerin ve tüm çalışanların taleplerine duyarlı olmaya çağırıyoruz.
İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU
*
MÜZİK-KİTAP ve DİĞERLERİ
Hazırlayan: Ümit Şahin
Bu sayfaların amacı sizlere bir kültür-sanat rehberi sunmak değildir. Ayrıntılı kent rehberlerini çeşitli gazete ve dergilerde bulabilirsiniz. Burada bazı okuma önerileriyle, önümüzdeki günlerde izleyebileceğiniz kimi etkinliklerin, bazı alternatif mekanlar ve medyaların tanıtılmasıyla, sizlere televizyon-medya-Hollywood üçgeni dışındaki yolculuklarınızda biraz olsun yardımcı olmaya çalışacağız. Öneri ve seçimler elbette yazanların öznel beğenisinden etkilenecektir. Ama katkıda bulunarak yelpazeyi genişletebilirsiniz.
Konser
Klasik müzik:
Klasik müzik dinlemek isteyenlere Cemal Reşit Rey Konser Salonu'na uğramalarını öneririz. 28 Ocak Salı günü 19.30'da Oliver Charlier-Brigitte Engerer, 27 Şubat Perşembe günü 19.30'da Isabelle Van Keulen-Ronald Brautigam keman piyano ikililerinin konserleri izlenebilir.
İngiltere'nin ünlü Kraliyet Filarmoni Orkestrası da 24 ve 25 Şubat Pazartesi-Salı günleri saat 19.30'da CRR'de.
Paris II Dörtlüsü 5 Şubat Çarşamba günü 19.30'da, Fujita Piyanolu Üçlüsü 20 Şubat Perşembe 19.30'da CRR'de izlenebilir.
Santa Cecilia Gitar Üçlüsü'nün Gershwin'in Rhapsody in Blue'su ile Piazzola'nın tangolarını da yorumlayacağı gitar resitali de 13 şubat Perşembe günü 19.30'da CRR'de.
Kontr-tenor DavidDe'or'un şan resitali 3 Şubat Pazartesi 19.30'da, Hilliard vokal topluluğunun İngiliz Rönesans Kilise Müziği dinletisi ise 17 Şubat Pazartesi 19.30'da yine CRR'de.
Atatürk Kültür Merkezi'nde İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın Cuma-Cumartesi konserleri sürüyor. 10 Ocak'tan itibaren üç hafta üstüste Brahms konserleri var. Bunlardan 17-18 Ocak ve 24-25Ocak konserlerinde solist olarak katılan İdil Biret'in piyanoyla Brahms yorumları kaçırılmamalı. 31 Ocak-1 Şubat Konserleri ise 200. doğum günü nedeniyle Schubert'e ayrılmış. 21-22 Şubat konserlerinde ise 150. ölüm yıldönümü nedeniyle Mendelssohn'un eserleri yorumlanıyor.
Flemenko
Flemenko sevenler için Juan Martin Flemenko Dans Topluluğu'nun gösterisini anımsatırız. 21 Şubat 1997 Cuma 19.30'da CRR'de.
Dünya müziği
Portekizli Sanatçı Misia'nın Fado konseri de 27 Ocak Pazartesi 19.30'da CRR'de izlenebilir.
Türk müziği
CRR'de Türk müziği konserleri de oldukça yoğun. 31 Ocak Cuma 19.30'da İhsan Özgen ve Jalil Andalibi Türk ve İran geleneksel müziklerini sunacaklar. 4Şubat Salı 19.30'da Göksel Baktagir'in kanun resitalini ve 14 Şubat Cuma 19.30'da Alaeddin Yavaşça konserini CRR'de izleyebilirsiniz.
Caz
CRR'nin caz konserlerine gelince:Global Theory 18 Ocak Cumartesi 20.30'da; New York'da yaşayan Türk saksafoncusu İlhan Erşahin'in trompetçi Eddie Henderson'un da yer aldığı beşlisi'nin konseri 23 Ocak Perşembe 20.30'da; Ehrlich/Formanek/Erskine (saksafon-bas-davul)Üçlü'sünün konseri 26 Ocak Pazar 20.30'da; Piyanist Jasper Van't Hof'un Okay Temiz ile birlikte vereceği konser 11 Şubat Salı 19.30'da; Asiaminor'ün konseri 12 Şubat Çarşamba 20.30'da; alto saksafoncu Bobby Watson'un Urban Renewal'in konseri 15 Şubat Cumartesi 20.30'da; "Sihirli Gitarlı Kadın" olarak tanıtılan Joanna Connor'un konseri 28 Şubat Cuma 20.30'da CRR'de izlenebilir.
"İstanbul Kanatlarımın Altında" filminin müziğiyle ünlü olan piyanist Tuluyhan Uğurlu'da 6 şubat Perşembe 19.30'da CRR'de bir konser veriyor.
Unutmayın!
* Cemal Reşit Rey konserlerinin biletleri ay başlarında satışa çıkıyor. Konser saatinde gidildiğinde genellikle numarasız (yani sandalye) bile olsa bilet bulunabiliyor. Caz konserlerinin oldukça pahalı, diğerlerinin uygun fiyatlarda olduğunu ekleyelim. CRR'nin telefonları 240 50 12 - 231 54 98 ve 246 65 28.
* Atatürk Kültür Merkezi'nde bilet fiyatları bu yıl parter 300.000, 1. balkon 200.000, 2. balkon 100.000 TL. Biletleri (çok özel bir konser olmadıkça) bitmiyor. AKM'nin telefonları ise 243 10 68 ve 251 02 07.
Paul Auster okumak
Geçtiğimiz aylarda sinemalarda oynayan filmleri "Smoke" ve "Blue in the Face" ile adı daha çok duyulmaya başlayan ABD'li yazar Paul Auster'in romanlarının büyük çoğunluğu Türkçe'ye çevrilmiş. Auster, şaşırtıcı ama (genellikle) olağanüstü olmayan öyküleri, çok rahat bir anlatımla yazıyor ve elinize aldığınız bir romanı bitirmeden bırakmanız oldukça zor. Can Yayınları'ndan çıkan öykü kitabı "Kırmızı Defter" yazar için ipuçları taşıdığı için öncelikle okunabilir. Yine de Paul Auster'in dünyasına sağlam bir giriş için Metis Yayınları'ndan çıkan New York Üçlemesi'ni öneririm:"Cam Kent", "Hayaletler"ve "Kilitli Oda". Can Yayınları'ndan ise "Ay Sarayı", "Leviathan", "Yükseklik Korkusu(Vertigo)", "Son Şeyler Ülkesinde", "Şans Müziği" ve "Yalnızlığın Keşfi" romanları yayınlanmış. Rastlantılar ve önemsiz görünen tercihlerle değişen, altüst olan yaşamlar; tüm yazgıları inanılmaz kurgulara bağlı insanların ardarda sıralanan öyküleri; alışılmadık bir tarz. Alıp okumakta tereddüt etmeyin!
Tiyatro Boğaziçi, Shakespeare'in "Fırtına" adlı oyununu epik bir yorumla, üstelik Can Yücel çevirisinden sunuyor. Bu son zamanların en ilginç, hareketli ve eğlenceli Shakespeare yorumunu, Şubat ayından itibaren Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu'nda (Güney Kampüs) izleyebilirsiniz. Prospero, Caliban ve Ariel sizleri bekliyor.
Ada
Yazan: Athol Fugard /Yöneten:Bülent Yarar / Tiyatro Ti
Oynayanlar:Devrim Nas, Hakan Pişkin / Martı Sanatevi:251 66 20
Oyun ırkçı baskılara karşı düzenlenen bir protesto yürüyüşüne katılmak suçundan tutuklanan John ve Winston'un hapis günlerini anlatıyor. Nelson Mandela'nın da yattığı dört tarafı sularla çevrili bu hapishane bir çalışma kampı gibidir. Bütün gün çalışan, akşamları ise yorgunluklarıyla savaşıp, yaşayabilmek için güzel günlerini, anılarını konuşan John ve Winston hala varolduklarına, yaşadıklarına inanabilmek için bir oyun sahnelemeye karar verirler. Seçtikleri oyun, Sofokles'in Antigone'sidir. Yasa-birey tartışmasını, özgürlüğü, John ve Winston'dan dinlemek isteyenlere...
BİR RADYO: 94.9
Kainatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo (94.9) kısa zamanda İstanbul'un en kaliteli radyo istasyonlarından biri haline geldi. Dünya müziği, Latin, Caz, Blues, Rock, Türk Müziği, Klasik müzik gibi değişik türlerin en kaliteli örnekleri, sabah Açık Gazete, akşamüstü Açık Dergi gibi kuşak programları dinlenebilir. Dr. Tuğrul Erbaydar ve Dr. Serdar Öztürk'ün Aids ve Sağlık üzerine telefon bağlantılı programı "Saklı Saatler" de Pazartesi günleri gece 12.00 ile 02.00 arasında Açık Radyo'da... Önerilecek birkaç ilginç program arasında pazar günleri 17.00-18.00'de. Oruç Aruoba'nın "Filozof Dedikoduları", Cumartesi günü 14.00-15.00 arasında Mario Levi'nin Akdeniz müzikleri çaldığı "Akdeniz'e Bir Zeytin Dalı", Uğur Yücel'in Cumartesi 21.00-22.00 arasındaki caz programı "Damardan", Salı günleri 21.00-22.00 arasında Jak Kohen'in rock-blues programı "Gitaresk" bulunuyor. Kapatın televizyonlarınızı (hatta atın!) ve radyonuzu açın!
"İnanan biri bulunduğu sürece, gerçek olmayan öykü yoktur."
Paul Auster
*
Kültür-sanat
Kesişme (Şarlatanlar dönemi)
Derleyen:Dr. Şükrü Bilge
Bu yazı, 1950-54 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan koyu faşizm dönemini ve aynı dönemde sorgulanan yazar Lillian Hellman'ın öyküsünü anlatır. Olaylar, isimler ve tarihler gerçektir.
YAŞAR KEMAL'E ...
Yıl: 1947
II. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ABD'de yeni bir savaş başlamıştı:Soğuk savaş. Ve bu yeni savaşta düşman faşizm değildi artık, 1917 Rus Devrimi'nden beri öcü gibi korkulan komunizmdi. Bir ara kurulan Rus-Amerikan ittifakıyla tarihin kuyruğu kıstırılır gibi olduysa da; Sovyetler'deki durum, Çin'de patlayan devrim ve derken Kore Savaşı komunistlere duyulan korku ve nefreti körüklemişti ve insanlar bu gidişe nihayet birilerinin (çok iyi tahmin edebileceğiniz gibi Amerikalı dostlarımızın)dur demesi gerektiğini düşünüyorlardı.
Ve bir grup politikacı bu siyasal fırsatı gündelik çıkarlar açısından (önlerine çıkan herşeye ve herkese çamur atarak) çok iyi değerlendirdiler. İktidar oldular.
Güneyliyim ben ve tüm Güneyliler gibi düşünce özgürlüğüne inanırım. Böyle yetiştirildim çünkü. Diğerlerinden daha iyi ya da daha kötü bir çocuk değildim, başından beri bir asiydim yalnızca!
Nasyonel Sosyalizm'le üniversitede tanıştım, yazar olmaya nasıl karar verdiğimi ise bilmiyorum, böyle şeyler kendiliğinden olur çünkü.
Oturduğumuz evin sokağı dönen köşesindeki büyük incir ağacını çok iyi hatırlıyorum, bir de korkudan nasıl nefret ettiğimi ve ona nasıl meydan okuduğumu!
Ve bugün, aradan yıllar geçtikten sonra, bu inadın yalın, eski tarz bir gururla karışmış eski tarz bir özdenetimden geldiğini çok iyi anlıyorum.
Olayların akışı değişmeye başlamıştı. 16 yıldan beri ilk kez Cumhuriyetçi bir kongre işbaşındaydı ve Amerika'nın tümü bir partiye, o partinin çizgisine indiriliyordu. Yeni bir bağlılık programı uygulanmaya başlandı:Amerikanizm.
Artık hükümet dairelerinin içine dek sızan araştırmalar yapılıyor, komunist oldukları gerekçesiyle suçsuz insanlar sorguya çekiliyor, bireysel yanıt mekanizmasının işlemesine fırsat bile vermeden kara listeler hazırlanıyordu. (Onaylanmayan bir toplantıya rastgele girdiyseniz, bir bağış kampanyasına çek imzaladıysanız veya radikallere şöyle uzaktan bir merhaba dediyseniz, aksi ispatlanıncaya dek suçluydunuz ve her pislikten paçayı kurtarsanız bile işsiz kalıyordunuz).
İnsan haklarına yöneltilmiş kökten bir saldırıydı bu, düpedüz bir küfürdü, sonraki küfürlere de iyi bir ortam hazırlıyordu. Bu zırha gereken cila ise yurtseverlik etiketiyle vuruluyordu. (Öyle ya, Amerika yeniden ve bir kez daha kurtarmak zorundaydı dünyayı)!
İşte Amerika'ya Karşı Çalışmalar Kurulu böyle doğdu.
Tarihte ilk kez görülmüyordu bu durum! Namuslu yurttaşların şaşkınlığını birtakım satılmışlar daha havadayken yakalar, ortalığı şöyle bir kolaçan ettikten sonra bir kamuoyu yaygarası yaratırlar ve bu oyunu hiç utanmadan sahneye koyarlar.
Halkın kafasını karıştırmak için her zaman bir ana tema gereklidir, Senato bu sefer de kızıl düşmanlığını çekti torbadan. Yalnızca sosyalizmden ürktüğümüzden değildi bu durum, bir süredir gelişen çalışmaların kökünü kurutmak içindi aynı zamanda! (ne de olsa Amerika ve Amerikalı sözcüklerini bir cümlede dört kez kullanan herkese bayılırız biz)!
Ancak, komunizm düşmanlığını yanlış kişilerle gül alıp vermede kullandılar onlar, hala da kullanıyorlar.
1952'ye gelindiğinde ortam daha da iç kapayıcıydı.
Senatoya tekrar girmeyi başaran McCarthy, Dışişleri Bakanlığı'nda görevli 205 komunist olduğu yolunda bir açıklama yaptı, ancak ifade için çağrıldığı Dış İlişkiler Bürosunda tek isim bile veremedi.
Kendini 'Amerika'nın Sesi' sanan senatör işi büyüterek soruşturmalarını mahkeme salonlarına taşıdı, 'Amerika'nın Sesi'ni duyduklarına inanan (bir ölçüde doğruydu da)! 'yurtsever' Amerikalılarsa Temizleme Harekatını desteklemeyi seçtiler.
Bu koyu faşizm yılları boyunca, FBI, özellikle Güney Amerika ülkelerinde, ihbar mekanizmalarını iyice genişleterek büyük ölçüde güç ele geçirdi. Dönemin ABDulusuna bir başka armağanı da CIAoldu.
İnsanların yaşamları kırılıp geçiriliyordu özetle.
Komunist partiye hiç yazılmadım (hem de yöneticilerinin ağzımı tatlı tatlı aramalarına karşın) ancak toplantılarına katıldığım oldu. Sömürüden, haksızlıktan, eşitsizlikten sözeden herşeye ilgi duyarım çünkü ben. İspanya İç Savaşı'na da bu yüzden katıldım (gazeteci olarak tabii)!, Rusya seyahatim de bu yüzdendir, Tito ile bunun için söyleştim, Dünya Barış Konferansı'na fon sağlamam da amacına inandığım içindi.
Yanlış ya da sakıncalı gördüğüm bir olay karşısında sesimi yükseltmenin ve eyleme geçmenin yalnız hakkım değil, ödevim olduğunu da düşünüyorum ve bunu yaparken atalarımdan devraldığım hakkı kullandığım inancındayım.
Kara listeler uzuyordu. McCarthy üst kademelere el atmıştı ve işe sinema çevresinden başlıyordu:Amerikan Sanat ürünleri ideolojik testlerden geçiriliyordu artık, hem de bu işi hiç bilmeyen kişiler tarafından! (Sözgelimi bir filmde Ruslar gülerken gösteriliyor ise Rus propagandası yapılıyor demekti o filmde, ya da bir Rus çiftçisine 'nefis bir buğday bu!' diyen Robert Taylor Kurul'a ifade vermeye çağrılıyordu, senaryoyu iyi okumuş muydu acaba)?Oysa ki, Taylor'ı sorguya çeken Nixon, 25 yıl sonra yaptığı bir gezide "Çin Seddi'nin nefis olduğunu" söyleyecekti Çinli liderlere.
Saçmalık sürdü.
.....
Birbirlerini suçlamaya başladı insanlar. 5. maddeye sığınmak (yani cevap hakkını kullanmamak) yaygınlaştı. Ve Elia Kazan gibileri, verilen gözdağları karşısında suçsuz kişilerin isimlerini vererek Kurul'a yaltaklanmaya, kendilerini aklamaya çalıştılar (bir yüzme havuzunun, bir tenis kortunun, bir resim koleksiyonunun ellerinden alınması önemli gözdağlarıydı çünkü onun gibiler için); Günün sloganı buydu:"Ben seni sattım, sen de beni!"
Nixon u başkan yardımcılığına getiren Kurul Hiss'i hapisaneye yolladı. Lillian'daydı sıra, kesişme yaklaşıyordu. 1951'de Rosenbergler ölüme mahkum edildiler.
Özgürlüğün beşiği diye bilinen Amerika, kan, pislik, leş kokuyordu artık.
Aydınlara inanmıştım bir zamanlar. Yanılmışım!
Eğitimden geçmiş inançlı kişilerin inançlarına sahip çıkacaklarını, sorguya çekilenlerin yardımına koşacaklarını sanıyordum. Düşünce ve söz özgürlüğü, her bireyin kendi inancına bağlı kalma hakkı falan!
Yanılmışım.
Sesini yükseltenlerin sayısı üçü-beşi aşmadı, durumun vehametini kabul eden ise çıkmadı.
Hemen herkes, ya yaptıklarıyla, ya da yapmadıklarıyla bu döneme hizmet etti aslında, kendilerini almak için yavaşlamayan arabanın peşinden koştular.
.............
..mayıs '952
82. sokaktaki evimde oturuyordum. Kapı çaldı ve biri "Lillian Hellman olup olmadığımı" sordu. Kuruldan bir çağrı getirmişti.
bir saat süreyle evde yapayalnız oturdum. İşte gelmişti sonunda!
19 mayıs..
...kurul'a bir mektup yazarak "yaşamım boyunca utanacağım hiç bir şey yapmadığımı, gizleyecek hiçbir şeyim olmadığı için kendimle ilgili bütün soruları yanıtlamaya hazır olduğumu, ancak, başka isimler vermem istenirse 5. maddeye sığınmak zorunda kalacağımı" bildirdim. Yılın modasına uymak için vicdanımda gerekli kesip biçmeleri yapamayacağımı söyledim onlara, yapmayacaktım da!
Mektubum başka bir mektupla geri çevrildi.
21 mayıs..
...hergünkü gibi bir gündü. saat 11.00'de dinlenilecektim.
Kurul salonuna erken geldik. Basın ve halk yavaş yavaş boş sıraları doldurdular.
Sorgulama tam vaktinde başladı. Sorular değişmiyordu:İsmim neydi?Ne işle uğraşıyordum?Rusya seyahatimin altında ne yatıyordu?Giderek sıklaştırdılar:'Komunist Partiye üye miydim?' Partiye ne zaman kaydolmuştum?Partiden ayrılmayı düşünmemiş miydim?
Sözkonusu toplantılara katılıp katılmadığımı sorduklarında, yaşamım boyunca bana en ağır gelen şeyi yaptım, ve onlara:"Sürüyle ödlekten sürüyle yalancı çıkardınız, bana da gücünüze boyun eğdiğimi gösteren bir mektup yazdırdınız, canınız cehenneme!" deyip kapıyı vurmak yerine, dilimin ucuna gelen sözcükleri yuttum.
...........
Sonra, duruşmanın akışını değiştirecek olağanüstü birşey oldu. (sanırım avukatım Kurul'a yazmış olduğum mektubu salona dağıtmıştı.) Basının olduğu bölümden kıpırdanmalar geliyordu.
Gürültü arttı.
Ansızın dupduru bir ses duyuldu:
- Tanrı'ya şükür!Bu yürekliliği gösterecek biri çıktı sonunda!
Bir uğultu oldu. Başkan tokmağını masaya vurdu.
- Böyle bir şey bir daha olursa salonu boşalttırırım, dedi öfkeyle.
- Aman boşalttırın efendim, dedi aynı ses.
....
Hepsi bu!
Kurul başka soru sorulmasını gerekli bulmayarak duruşmaya son verdi. Sorgum 1 saat 7 dakika sürmüştü.
Bugün bile konuşanın adını bilmiyorum, ama o gün, o sesin beni kurtardığına inanıyorum.
.....
Evet, yaman bir bahardı 1952 baharı!

Basın Hellman olayını iyi işledi ve 21 mayıs sorgulaması McCarthy Devri'nin dönüm noktası oldu. 21 Mayıs'tan sonra dinlenen tanıklar isim verme yıldırmacası karşısında daha kolay direndiler.
Senatörün suçlamaları zıvanadan çıkınca Muhalif Kanat sonunda sesini yükseltti. McCarthy giderek Başkan Eisenhower'a ve Demokrat Parti önderlerine saldırmaya başlamıştı, Ordu'nun ihaneti tartışılıyordu artık. 1954'te yıkıcılıkla suçladığı askeri ve sivil görevlilere karşı yürütülen 36 günlük sorgulama T.V'den yayınlanınca halk arasındaki itibarını da yitirdi, kamuoyu aleyhine döndü.
Amerika'da hiçbir şey 10 yıldan fazla sürmez. Belleği zayıf bir halkız, biz geçmişimizi aklımızda tutmak istemeyiz.
Kimse yanılgısını üstlenmedi, bu ülkede gerekmiyor çünkü.
........
Ben de düzeldim, toparlandım tabii. Telif haklarımı ve mesleki kariyerimi geri kazandım.
Ama bana asıl pahalıya oturan, yaşamış olduğum o keşmekeş içinde, liberalizme olan inancımı yitirmemdir, onun yerine de sanırım (başka deyim bulamadığım için söylüyorum) kişisel namus denebilecek birşey koydum.
Yaşamımın bu tatsız dönemine ilişkin yazdıklarımı bitirirken, o zamanla şimdiki zamanın benim gözümde bir bütün olduğunu ve tümbunları bu dünyada yaşamak adına söylediğimi bilmenizi isterim, çünkü iyileşmeye inanmam ben!
............
Joseph McCarthy Kasım 1954'te görevinden alındı ve senato geleneklerine aykırı davranmaktan yargılanarak suçlu bulundu.
Lillian Hellman, 1984'de, vatanında, ABD'de öldü. Sömürüyü, haksızlığı ve eşitsizliği konu alan oyunları hala sahnelenir.
Kaynakça
Şarlatanlar Dönemi (Alçağın günü)-Lillian Hellman, Garry Willis(önsöz).
*
Tıpik
Haliç kıyısında birkaç adım (I)
Dr. Naz Oğuzoğlu
"İstanbul deyince aklıma bir
martı gelir
yarısı gümüş, yarısı köpük
yarısı balık, yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma
bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş."

İstanbul destanında böyle diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu...
Keşmekeşi gün geçtikçe artan bir şehirde yaşamaya çalışırken günlük koşuşturmalardan fırsat bulup geriye baktığımızda İstanbul'dan bizim aklımızda kalanlar neler acaba?
Bu düşüncelerle bir yandan binlerce yıllık bir şehrin yokoluşuna seyirci kalırken, bir yandan da kıyıda köşede kalabilmiş birkaç anıyı belleklerimize yerleştirebilmek için bir pazar sabahı Haliç'e doğru yola çıkıyoruz.
Pek çoğumuzun eski güzelliğini duyduğumuz, hızla geçtiğimizde uzaktan şöyle bir göz attığımız Haliç kıyıları İstanbul'un ilk yerleşim yerlerinden biri. Deniz kıyısı ve özellikle aranılan bir liman olması yüzyıllarca çeşitli dinlerden ve milletlerden insanların buraya yerleşimini sağlayarak eşsiz güzellikte bir kültür mozayiği oluşturmuş. Bugün pekçok yer gibi tahribatlardan arta kalan bu güzel dokuyu İstanbul sevgisi ile bilgisini birarada diline indirebilen rehberimiz "Faruk Pekin" sayesinde daha iyi hissedebiliyoruz.
Gezimize Cibali'den başlıyoruz. Cibali adı İstanbul'un fethi sırasında Fatih'in ordusundaki Cebe Ali adındaki bir dervişten geliyor. Rivayet o ki su üstünde yürüyebilen bu derviş bütün orduyu Bizanslıların şaşkın bakışları arasında Haliç'in karşı kıyısından bu tarafa geçirmiş. Bugün Cebe Ali, Muammer Karaca'nın meşhur ettiği Cibali karakolunun içindeki mezarında yatıyor.
Hemen bu cadde üzerinde Aya Kapı yakınında "Aya Nikola" Rum Ortodoks Kilisesi var. Batı'nın Santa Claus'u Aya Nikola aynı zamanda balıkçıların ve denizcilerin de koruyucusu olduğundan, kilisenin girişinde denizcilerin armağanı olan kristallerle süslü bir gemi maketi asılı. Aya Nikola'nın hemen üstünde eski bir bizans kilisesi olan Gül Camii görülüyor. 10. yy'dan kalan bu kilisenin güzelliğini içine girdiğinizde bir kere daha keşfediyorsunuz. İçerdeki mezarda İsa'nın havarilerinden birinin yattığı rivayet ediliyor. İçerdeki süsleme sanatından rahatsız olanlar bazı motifleri suntalarla kapatmış, yine de İstanbul'un en yüksek kilise camiinin bir eşi yok. Camiinin karşısındaki yapı ise 2. Bayezid'in veziri olan Küçük Mustafa Paşa tarafından yaptırılan ve bugün hala kullanılan İstanbul'un en eski hamamlarından biri.
Yolumuza Fener'e doğru devam ediyoruz. Burada eski Bizans kilisesinden dönüştürülen Sinan Paşa mescidine, Mimar Sinan'ın havuzlu hamamının ve Yeni Ağa kapısı çevresindeki ilginç evlere bakarken yokuşun sağında burada Dimitri Kantemir'in evinin olduğunu gösteren (bu sefer sağlam) bir levha ile karşılaşıyoruz. "Dimitri Kantemir" 18. yüzyıl başlarında yaşamış Eflak voyvodalarından. Siyasetçiliği ile birlikte klasik Türk müziğine olan ilgisi sayesinde 300'den fazla şarkının notalarını kağıda geçirerek bugün bu konuda yazılmış en eski ve kapsamlı eserlerden birinin günümüze kadar gelmesini sağlamış.
Yokuşun sonunda solda İstanbul'un fethinden bu yana camiye çevrilmeden ayin yapılan Meryem Ana veya Moğollar'ın Meryemi kilisesi var. Bu ayrıcalığı sağlayan Fatih Sultan Mehmet'in özel fermanı birçok badire atlatmasına rağmen hoşgörü ve saygının bir örneği olarak bugün hala içerde asılı duruyor.
Kiliseden çıktığımızda birçok kişinin patrikhane sandığı bir masal şatosunu andıran kırmızı tuğlalardan örülmüş "Fener Rum Kilisesi'ni" görüyoruz. Şu anda çok az öğrencisi kalan bu güzel yapı Atatürk'ün doğumu ile yaşıt.
Vodina caddesinden sola sapıldığında yüksek bir duvarla örtülü büyük bahçenin içinde bir zamanlar kütüphanesi ile ünlü Aya Yorgi Kilisesi var. Kanta Kuzenus ailesi üyelerinden Mihail'in yaptırdığı bu büyük kitaplık 1906 yılında içinde Arkimedes'in el yazması Mekanik Sorunları Ele alma Yöntemi adlı kitabının bulunması ile dünya çapında meşhur olmuş.
Fener sokaklarında gezerken bir zamanlar şehrin belli bir refah düzeyine erişmiş bu bölgesinde pazar sabahı yeni başlarken anne ve babalarından daha erken uyanan çocular sokaklara dökülmüşler. Arkamızdaki "Hello" sesleri ile bir yandan rehberimizi dinlerken; bir yandan da kendi kendimize nasıl yabancılaştığımızın muhasebesini yapmaya çalışarak aklımızda bin bir soru ile yürümeye devam ediyoruz.